Tırnova'nın cadıları

Fotoğraf
(İllüstrasyon) Selçuk Ören
24 Mayıs 2022 - 16:53

6 Ekim 1833 veya 21 Cemaziyülevvel 1249 günü –neşredilir neşredilmez en önce okuma fırsatı bulduklarından– Dersaadet’te yani İstanbul’da, o günün Takvim-i Vekayi nüshasını okuyanlar epey hayrete düşmüş olmalılar. Nitekim devletin 1831’den beri basılan resmi gazetesi olan Takvim-i Vekayi’de ricalden ve ahaliden hiç kimse Rumeli’den bir korku hikâyesiyle karşı karşıya gelmeyi ummuyordu herhalde. Doğma büyüme şehirlilerin kuvvetle muhtemel, “Efendim taşra ahalisinin birtakım mevhumudur, kuruntusudur!” diye burun kıvıracağı, Rumeli memleketlerinden gelme yahut Rumelili akrabalarından cadılı, hortlaklı, cinli, perili masalları dinlemiş olanların ise “Bizim kocakarı mesellerinin burada işi ne?” diye hayretle okuyacağı bu satırlar, Tırnova şehrinde zuhur eden cadıların yarattığı dehşetli hadiselerden başka bir şey değildir!

Rumeli'nin "cadıları", yani "vampirleri"

Evvela metinde geçen “cadı”nın bizim bildiğimiz cadı olmadığını, Rumeli memleketlerinde Müslüman ahalinin vampire, hortlağa verdiği isim olduğunu bilmek gerekir. Nitekim asırlar öncesinde Evliya Çelebi’nin, “Lisân-ı Tatar’da ‘obur’, cadûya ve sihirbaz avrete ve mezârda dirilene derler” sözleriyle dikkat çektiği üzere, Osmanlı literatüründe “cadı”, “vampir” için kullanılan isimlerdendir. Bizlerin siyah beyaz dönemin Universal korku klasiklerinden, Hammer’ın 1950’lerden 70’lere dek dehşet saçmış korku şaheserlerinden tanık olduğumuz mezardan hortlayanların, tahta kazıklarla ortadan kaldırılan vampirlerin tüyleri ürperten sahneleri, bundan asırlar öncesinde Balkanlar’da bilhassa taşra ahalisinin folklorunun önemli bir parçasıydı. Kanuni Sultan Süleyman devrinin meşhur şeyhülislamı Ebussuud Efendi’nin “hortlak fetvaları”ndan hareketle, bu acayip inanışın devrin Osmanlı ahalisi arasındaki tesirini az çok kestirebiliyoruz. Osmanlı kaynaklarında ve yine Osmanlı’nın muhtelif dönemlerine dair yabancıların seyahatnamelerinde, bugün Kuzey Makedonya’da kalan bölgelerin yanı sıra Manastır, Doyran, Selanik’e bağlı köyler, İstanbul yakınlarındaki Yeniköy ve Edirne’de de, Ege Denizi’nde Mykonos Adası’nda vampir-hortlak hadiseleriyle alakalı örneklere rastlayabiliyoruz. Nitekim Takvim-i Vekayi’de bahsi geçen “cadı” yani “vampir” vakası, bugün Bulgaristan’da, Veliko Tırnova’da bulunan Tırnova şehrinden – halkbilim tabiriyle- bir memorat yani doğaüstü varlık veya doğaüstü olay anlatısıdır. Balkanlarda bazı bölgelerde 2000’lerde bile rastlanabilen “toplu histeri” vakalarından biridir.

Peki, Takvim-i Vekayi’de böyle bir memorata neden yer verilmiştir? Tırnova’da hangi dehşetler zuhur etmiştir ki ta İstanbul’da yankı bulabilmiştir?

Takvim-i Vekayi

Tırnova'da yaşanan tüyler ürpertici olaylar

1833'te yazın son zamanlarında yaşandığı tahmin edilen ancak Eylül ayında İstanbul’a bilgisi verilen bu hadise, Tırnova’nın kadı naibi, müderrislerden Ahmed Şükrü Efendi’nin mektubuyla haber verilmiştir ki anlatılmasına Takvim-i Vekayi’de vaka kadı naibinin “ibret alınacak ilamı olup aynen basılmıştır” ibaresiyle başlanır. Söz konusu mektuba göre gece çöktüğünde Tırnova ahalisi için dehşetli saatler başlamaktadır. “Tırnova şehrinde ortaya çıkan cadı”, gün batımından sonra evlere musallat olup kilerlerdeki un, yağ, bal gibi erzakları birbirine karıştırıp veya içine toprak atarak berbat etmekte, evlerdeki eşyaları görünmez ellerle hareket ettirmektedir. Cadılar sadece yastık ve bohça gibi eşyaları başka yerlere sürüklemekle kalmamaktadır. Dört-beş aylık bir bebeğin dahi annesinin döşeğinden oda kapısına kadar çekilmesi, insanların üzerine taş, toprak, tabak, çanak gibi eşyaların uçması, erkek ve kadınların üzerlerine görünmez bedenlerce karabasan misali ağırlık çökmesi mektupta anlatılan dehşetlerdendir. Olayların şehri birbirine katması üzerine ahalinin bir kısmı huzursuz olup başka başka yerlere taşınmaya başlamış, kendilerine “cadıların” musallat olduğu her yerde konuşulur olmuştur.

"Cadıcı" yahut "vampir avcısı" Nikola

Osmanlı dönemi kaynaklarında “cadıların” zikredilmesinde vakalar kadar bu vakaların çözümü için çoğu zaman devletçe kiralanan “cadıcıların” yahut “cadı üstatlarının” yani vampir avcılarının da bahsi geçer. Balkan folklorunda bu vampir avcıları muhtelif bölgelerde “Dhampir”, “Krsnik-Krusnik”, “Lampijeroviç”, “Vampijeroviç”, “Vampirci”, “Vampirdzhija”, “Vampirdzia”, “Vapirdzija” ve “Vapirdzii” gibi adlarla da anılmaktadır. Makedonya Arşivi’ndeki 1836-39 yılları arasındaki üç ayrı masarif defterinde bunların isimleri “cadıcılar” yahut “cadı üstatları” olarak geçmektedir. Bunlar belgelerde şu şekilde anılmaktadırlar: “... Tikveş’den cadu def’ine gelen adamlara ta’yinat 100 guruş. ... Cadu zuhurında def’iyçün Köprili’den celb olınan caducılara ücret 252 guruş. ... Bazı mahallarda zuhur eden cadu nam (?) men’ ve def’ine âher kazadan üç def’ada celb olınan cadu üstadlarına cânib-i kazadan olarak verilen hizmet 980 guruş...” Günümüz Türkçesiyle aktarmak gerekise: “Tikveş’ten cadı kovmaya gelen adamlara (erzak) ... Cadı ortaya çıktığında defedilmesi için Köprülü’den çağrılan cadıcılara ücret... Bazı yerlerde ortaya çıkan cadı denilen (?) engellemek ve kovmak için başka kazadan üç defa çağrılan cadı üstatlarına kaza tarafından verilen hizmet...”

Ahmed Şükrü Efendi’nin mektubu bu folklorun önemli bir örneğidir. Tırnova’da cadıların zuhur etmesi ve ahalinin dehşete düşmesi üzerine şehrin ileri gelenlerinin girişimiyle İslimiye (Sliven) kazasında, Osmanlı döneminde Rumeli’de oluşturulan bir Hristiyan asker teşkilatı olan Voynuklardan cadıcılığı ile meşhur Nikola şehre çağrılır. Hacı Derviş isminde bir Tırnovalının getirttiği Nikola ile pazarlık edilir, 800 kuruşa anlaşılır.

Mektubun buradan sonraki kısmı korku filmlerini aratmamaktadır ki burada aktarılanın yukarıda bahsettiğim gibi folklorik-kültürel arka plana sahip bir “toplu histeri” vakası olduğu gözden çıkarılmamalıdır. Cadıcı Nikola, ahaliden şahitlerin gözleri önünde Tırnova Mezarlığı’na giderek ahşaptan bir ikonayı parmağında çevire çevire dört bir yana bakar. O dönemde o yörede, ikona hangi mezara yönelir ise vampirin orada yattığına inanıldığını yine mektuptan öğreniriz. 

İkona pek de eski olmayan iki mezarı işaret ettiğinde dehşet ve hayret doruktadır. Zira ahali söz konusu mezarlarda yatanları çok iyi tanımaktadır.

Bugün Kuzey Bulgaristan'da yer alan Tırnova'nın 1877 tarihli bir fotoğrafı

Cadılar teşhis ediliyor

Daha önce İST’in 6’ncı sayısında kaleme aldığım “Eski İstanbul Kabadayıları Kimdi?” başlıklı yazımdan hatırlayanlar olacaktır, özellikle 1700’lerin sonuna doğru yeniçeri zorbaları İstanbul’da ve taşrada haraç toplamaları ve kanlı kavgalarıyla meşhurdur. İşte Tırnova Mezarlığı’nda, Cadıcı Nikola’nın elindeki ikonanın işaret ettiği iki yeni mezar da, yaşadıkları dönemlerde ahaliye kök söktüren “eşkıyalığı âdet edinmiş” iki yeniçeri zorbası, Tetikoğlu Ali Alemdar ile Abdi Alemdar’a aittir. Çoğu kişi bu toplu histeri vakasının 1833’te yani meşhur Vaka-i Hayriye’nin, Yeniçeri Ocağı’nın ilgasının akabinde meydana gelmesi sebebiyle devletin yeniçerilere karşı propaganda maksadıyla bu hadiseyi kullandığından dem vurur ki kısmen haklıdırlar da. Yeniçeri Ocağı merkezde ve bazı şehirlerde kaldırılırken, Rumeli’de örneğin Bosna Eyaleti’nde yeniçeriler ve sipahilere uzun dönem dokunulamamış, Tanzimat Fermanı’nı (1839) takip eden reformlar isyanlara yol açmıştır. Bununla birlikte meseledeki folklorik arka plan göz ardı edilmektedir. Mektuba göre “alemdar” yani bayrak taşıyan anlamında iki gedikli yeniçeri olan Ali ile Abdi, “sağlıklarındayken yeniçeri ocağı kaldırılmıştır”. Yani 1826’da hayattadırlar. Mektuba göre bu yeniçeri zorbaları sağlıklarında ahaliye her türlü kötülüğü yapmış, mal gasp etmişler, ırza saldırmışlar ve cinayetler işlemişlerdir. Yeniçeri Ocağı’nın ortadan kaldırılmasını gören bu iki zorba epey ileri yaşlarda olduklarından 1830’ların başında yalnızlık içinde ölmüşlerdir.

Tırnova ahalisinin, hayattalarken zorbalıklarını gördükleri bu iki yeniçeriyi, “yaşarken ettiklerinden mülhem hortlamaları mümkündür” şeklinde bir toplu histerinin öznesi haline getirdiklerini düşünebiliriz. Burada muhtemelen devrin ricali yeniçeri karşıtı propagandası için kurgusal bir olaya başvurmamıştır, Rumeli halk inanışları çerçevesinde bir toplu histeriyi resmi gazetede yayınlamayı, propaganda açısından isabetli bulmuştur.

İllüstrasyon

Mezarlar açıldığında...

Mezarlar kazıldığında ahali büyük bir korkuya kapılır. Abdi Alemdar ile Ali Alemdar’ın mezarları açıldığında iki zorbanın cesetlerinin normal hallerinin iki katı olduğu, saçlarının ve tırnaklarının epey uzadığı, kan çanağı gözlerinin ise açık vaziyette olduğu görülmüştür. Bir cesette olabilecek şişme, saç ve tırnak uzaması gibi olağan durumların, devrin ahalisinin bilgi birikimi ve inanç yapısı neticesinde hortlaklık, cadılık alameti gibi görüldüğünü fark ederiz. Ebussuud Efendi’nin hortlak fetvasında vurgulanan “kan çanağı gözler” ve Bram Stoker’ın kurgusal eseri Dracula’da dahi vurgulanan “ateş kızılı gözler” detayları akla geldiği zaman folklorun asırları aşan tesiri karşısında ürpermemek elde değildir. Günahlarından ötürü “ervah-ı habise”nin yani kötü ruhların, cinlerin ki bu tabir Ebussuud Efendi’nin hortlak fetvalarında da geçer, bedenlerine girmesiyle hortlamışlardır. Hortlamalarının bir diğer sebebinin de “padişah hazretlerinin kızgınlığı” olduğu vurgulanır ki burada Sultan II. Mahmud’a (1785-1839) asi gelmelerinden ötürü bu hale düştükleri ima edilmektedir. 

Cadıcı Nikola, “vampir” yeniçerileri göbeğinden ağaç kazık çakarak toprağa mıhladıktan sonra yüreklerini çıkarıp kaynar kazanda haşlarlar. Mektupta açık olmamakla birlikte bu tesirlerin işe yaramadığı ifade edilerek Nikola tarafından cesetlerin ateşe verildiği anlatılır. Burada Ebussuud Fetvası yerine Şeyhülislam Hasan Can oğlu Sadeddin’in “cadıların yakılmasına dair cevaz veren” fetvasına atıfta bulunulmuştur. Nikola’nın yaptıkları neticesinde Tırnova ahalisinin huzura kavuştuğu vurgulanan mektup, padişaha övgülerle sona ermektedir. 1826’nın halen taptaze sayılabilecek hatırası ışığında, Tırnova’ya musallat olabilecek hortlakların iki namlı yeniçeri zorbası olabileceğinin zannı, halk inançları ışığında değerlendirilmelidir.

(Hatırlatma: Yukarıda bahsi geçen Tırnova cadıları vakasının orijinal tam metninin Latinize halini ve Günümüz Türkçesi aktarmalarını, Edhem Eldem’in ve Reşad Ekrem Koçu’nun kaynakçada geçen ilgili makalelerinin internetteki nüshalarından okuyabilirsiniz.)

KAYNAKÇA

Aycibin, Zeynep, “Osmanlı Devleti’nde Cadılar Üzerine Bir Değerlendirme”, Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi, Sayı 24, Ankara 2008, s. 55-69.

Duvarcı, Ayşe, “Türklerde Tabiatüstü Varlıklar ve Bunlarla İlgili Kabuller, İnanmalar, Uygulamalar”, Bilig, Sayı 32, Kış 2005, s. 125-144.

Eldem, Edhem, “Yeniçeri Mezartaşları Kitabı Vesilesiyle Yeniçeri Taşları ve Tarih Üzerine”, Toplumsal Tarih dergisi, Sayı 188, İstanbul 2009, s. 2-13.

Gölen, Zafer, Tanzimat Dönemi Bosna İsyanları 1839-1878, Alter Yayınları, Ankara 2009.

Kahraman, Seyit Ali, Dağlı, Yücel, Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Cilt 1 (1-6. Kitaplar), İstanbul 2016.

Koçu, Reşad Ekrem, “Tırnava Cadıları”, Türk Folklor Araştırmaları, Sayı 154, Mayıs 1962, s. 2727-2728.

—-, Yeniçeriler, Doğan Kitap, İstanbul 2004.

Sarpkaya, Seçkin, Yaltırık, Mehmet Berk, Türk Kültüründe Vampirler-Oburlar, Yalmavuzlar ve Diğerleri, Karakum Yayıncılık, Ankara 2018.

Turhan, Fatma Sel, Eski Düzen Adına: Osmanlı Bosnası’nda İsyan (1826-1836), Küre Yayınları, İstanbul 2013.

Ursinus, Michael, “Osmanische Lokalbehörden der frühen Tanzimat im Kampf gegen Vampire? Amtsrechnungen (masarıf defterleri) aus Makedonien im Lichte der Aufzeichnungen Marko Cepenkovs (1829-1920)”, Wiener Zeitschrift für die Kunde des Morgenlandes, Sayı 82, Viyana 1992, s. 359-374.

Yaltırık, Mehmet Berk, “Türk Kültüründe Hortlak-Cadı İnanışları“, Tarih Okulu dergisi, Sayı XVI, İzmir 2013, s. 187-232.

Yaltırık, Mehmet Berk, “Eski İstanbul Kabadayıları Kimdi?“, İST, Sayı 6, İstanbul, s. 134-139.

Yazıcı, Nesimi, Takvîm-i Vekâyi, Diyanet İslam Ansiklopedisi, Cilt 39, İstanbul 2010, s. 490-492.

Tırnova
Vampir
Cadı
Memorat
Doğaüstü anlatılar
Toplu histeri
Tarih
Belge
Fantastik Edebiyat
Mehmet Berk Yaltırık
Selçuk Ören
Sayı 010

BENZER

Azapkapı’dan Unkapanı Köprüsü’ne girerken sağda yıllardır gördüğümüz iki dev vinç, bu şehirde sabit kalan, hâlâ bildiğimiz, tanıdığımız yerde yaşadığımızı hatırlatan, bu yüzden de güven veren birkaç şeyden biri. Tarihin bekçileri gibi... O iki vincin ait olduğu Haliç Tersanesi ise dışarıdan köhne ve terk edilmiş gibi dursa da içinde koskoca bir hayat var. Bu 70 dönümlük arazide, İstanbul’un iki köklü kurumu; 565 yaşındaki Haliç Tersanesi ile 169 yaşındaki Şehir Hatları bir arada çalışıyor. Umarım şu anda bu yazıyı bir vapurda okuyorsunuzdur ve o vapur Haliç Tersanesi’nden suya inmiştir.
Sokaklarda ayı oynatma, yüzyıllar boyunca İstanbulluların aşina olduğu “eğlence”lerden biriydi. Doğal ortamından yavruyken koparılıp zalim yöntemlerle eğitilen ayıların durumu 1920’lerden itibaren tartışma konusu oldu. Ayı oynatmanın yasaklanmasını isteyenlere karşılık çoğunluk bunun bir gelenek olduğunu ve devam etmesi gerektiğini savunuyordu. Nihayet 1929’da yasak geldi ama bir süre sonra önlemler gevşedi ve ayılar sokaklara döndü. 1993’te uluslararası baskıların da etkisiyle kesin yasak gelene kadar ayıların başına gelmeyen kalmadı.
İST, yepyeni sayısıyla kent yaşamının tarihine ve bugününe ışık tutmayı sürdürüyor.