Eski İstanbul kabadayıları kimdi?

Fotoğraf
İBB Atatürk Kitaplığı Arşivi, Mehmet Berk Yaltırık Arşivi
08 Haziran 2021 - 13:47

Orta Çağ’da İslam dünyasında “ayyar” denilen, kendilerini her ne kadar kahraman, civanmert olarak tanımlasalar da yağmacılık, soygunculuk gibi menfi icraatlardan geri kalmayan İstanbul kabadayılarının tarihi Yeniçeriler ve Kapıkulu ocakları içerisindeki “zorba” unsurlarla başlar. Kökleri Sultan III. Murad döneminde (1574-1595), takriben 1580’lerde faaliyetlerini gördüğümüz Sipahi zorbalarına kadar uzanır.

“Zorba” kelimesi, Farsça “güçlü, kuvvetli, bilek gücünü sergileyen” anlamındaki “zorbaz”dan gelmiş ve dilimize “zalim, zor kullanan, kaba kuvvete güvenen” anlamıyla girmiş, Rum ahali tarafından bu şekilde kullanılmıştır. III. Murad döneminde çıkan isyanlarda ve çeşitli gailelerde başı çeken, sivrilen kimselere “zorba” denilmektedir: Sipahi zorbası, Yeniçeri zorbası vb.

"Kabadayı” kelimesi ise yine Yeniçerilerle ilgilidir. Eskiden Yeniçerilerin ileri gelenlerine, gedikli Yeniçerilere “dayı” denilmekteyken, onlar gibi olmaya çalışan taslakçılara, sözde dayılaraysa hakaret amacıyla “kabası” demek için “kabadayı” denilmeye başlanmış, Yeniçerilik sonrasında ise bu kelime “babayiğit, gözü korkmaz, delikanlı” anlamında kullanılmaya başlanarak olumlanmıştır.

Yeniçeriler (Fotoğraf: İBB Atatürk Kitaplığı Arşivi)

Yeniçeri kabadayılığının ortaya çıkışı

Eski İstanbul kabadayılığı, Yeniçeri zorbaları ve kabadayılarının meşruiyetlerini ocaktan ve ortalardan (ocak bölüğü) aldıkları “ocak dönemi” ile mahalle ve semtlerden aldıkları “mahalle dönemi” olarak ikiye ayrılabilir. 1580’lerden itibaren Yeniçeriler, Kapıkulu Sipahilerine göre daha geri plandaysa da 1648’de Sultanahmet’teki Sipahi-Yeniçeri çatışmasının ardından öne çıkmaya başlamış, bu da ocak içerisindeki çıkar amaçlı grupların oluşumuna zemin hazırlamıştır. Ben 1648’deki bu kıyımı, daha doğrusu Arnavut kökenli ocak ağalarının liderliğinde Kapıkulu Sipahilerini geri plana iten kıyımı, “Birinci Kabadayılar Meydan Muharebesi” ismiyle (kesinlikle tarihî bir isimlendirme değildir) anarım genelde. Sultan IV. Mehmed döneminde (1648-1687) başkentin “de facto” olarak İstanbul’dan Edirne’ye taşınmasıyla başlayan, 1703’teki Edirne Vakası’nın ardından Sultan III. Ahmed’in tahta çıkarılıp başkentin yeniden İstanbul’a taşınması sürecinde, İstanbul ciddi bir otorite boşluğu yaşamış olup bu dönemde Yeniçeri içerisindeki “zorba” unsurlar piyasalara, ticarete dâhil olmuştur. Özellikle 1730’da Patrona Halil İsyanı’ndan itibaren ocak içerisinde zorbalık organize hale gelmeye başlamış, 18. yüzyıl itibariyle tabiri caizse “yasa dışı ekonomik çıkarlara yönelik suç çeteleri” ağırlık  kazanmaya başlamıştır.

Şehir asayişinin sarsıldığı dönem

Sultan III. Selim döneminden (1789-1807) başlayarak 1826’daki son ayaklanma girişimlerine değin Yeniçeri zorbalarının haraç toplamaları ve şehrin sokaklarında çeşitli sebeplerle birbirleriyle dahi kanlı kapışmalara girmeleri olağan hale gelmişti. Bir ara “Boğaz Yamakları” yahut “Kargalar” olarak anılan Karadenizli askerler Kabakçı Mustafa liderliğinde şehre hâkim hale gelmiş, bastıkları Yeniçeri karakolunda dansöz oynatmaya varıncaya değin ciddi otorite bunalımlarına yol açmışlardır. Bu dönemde İstanbul’da haraç toplayan ve kendi otoritelerini tesis eden Yeniçerilerin etkisinde kalan mahalle delikanlıları, kabadayılığı cazip bulmuş; mevcut otorite boşluğundan da istifade ederek kendilerini mahallelerinin koruyucuları ve “Yeniçeri ortaları” (Her bir orta belli bir muhitin, semtin asayişinden mesuldü) olarak tanımlamışlardır.

Bu sosyokültürel dönüşüm taşrada da etkisini göstermiştir. Mesela Rumeli’de Hezargrad kasabasında 1700’lerde iki Yeniçeri ortasının arasına düşmanlık girince kasaba iki fırkaya ayrılıp birbirleriyle mücadeleye tutuşmuştur. 1800’lerin başında Semendire Sancağı’nda (Belgrad ve çevresi) Yeniçeri zorbaları taşraya yayılıp köylere kurdukları hanlara yerleşerek haraç toplamayı öyle olağanlaştırmışlardır ki, 1804’teki Sırp ayaklanmasında Sırp haydutların başını çektiği isyancılar, ele geçirdikleri yerleşimlerde tepki olarak Yeniçerilerle bağdaştırdıkları hanları ateşe vermişlerdir.

Kabadayı saldırıları, 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başı

Yeniçeri argosundan söz ve deyimler

Yeniçeri kabadayılarının o dönemdeki “sözlü kanunları ve teamülleri” öylesine yerleşmişti ki, belli başlı tabirler onlarla anılagelmiştir. Kollukları yani karakolları, ki ekseriyetle kahvehaneler olmuştur, “orta yoldaşımızdır”, “ayaktaşımızdır” denilerek suçluların korunduğu yerlere dönüşmüş, ocaklı olmanın nüfuzundan istifade amacıyla esnaftan, kayıkçılardan, hamallardan, tellaklardan, ayaktakımından, baldırı çıplaklardan, hayta güruhundan kişiler Yeniçeri olarak yazılmaya başlamıştır. Yeniçeri kabadayılarının kolluğu olan kahvehanelerin üst katları bekâr odalarına dönüştürülmüş, sayıları  yüzleri bulan eli bıçaklı, baldırı çıplak bekâr uşaklarını yanlarına toplayıp kendi çetelerini teşkil etmişlerdir. Bu kimseler mensup oldukları ortayı gösterip hasımlarını sindirebilmek için baldırlarına, kol, pazı ve göğüslerine mensup oldukları Yeniçeri ortasının nişanlarını, yani işaretlerini dövme olarak işletmişlerdir.

İstanbul limanlarına mal ve erzak getiren tüccar gemilerine orta nişanı taşıyan baltalar asarak yahut “tayyarat” adı altında ahalinin inşaatlarına orta nişanı taşıyan kazma, kürek asarak buralardan haraç toplamış, bazen nişanlarına, yani “namuslarına” başka ortalarca el sürüldüğünde birbirleriyle kanlı kavgalara girmişlerdir.

Yeniçerilerin sokaklarında dolaştıkları vakitlerde İstanbul’da 13-14 yaşındaki çocuklara kadar erkeklerin sokağa bıçaksız çıkmadığı, ayaktakımı arasında bıçağın erkeğin namusu olarak kabul edildiği ifade edilmiştir ki kanlı kavgalarına “bıçak altından geçirme” demişlerdir. İstanbul sokaklarında hançerden başka silah taşıyamayan Yeniçerilerin, kapışma için “yatağan bıçaklarını” sıyırıp sırtlarındaki keçe pelerinlerini ellerine sarmalarıyla başlayan gelenek, günümüzde filmlerden, romanlardan aşinası olduğumuz, sokaklarda bir döneme dek görülen bıçaklı kapışmanın temelidir. Kabadayılık, zorbalık yolunda karşılıklı vuruşma ve öldürme demek olan “it dalaşları”nda düşmanlarını korkutup sindirmiş olanlardan “filanı bıçağı altından geçirmiş” diye bahsedilmiştir. Yine namlı Yeniçeri zorbaları için kullanılan “bıyığını balta kesmez” tabiri de bununla alakalıdır. İt dalaşları bazen teke tek, bazen de çeteler arasında bıçaklı palalı “sokak muharebesi” şeklinde gerçekleşmiş, kanlı düellolarda hasım taraflar Galata’daki Hendekbaşı yahut dönemin halk ağzındaki ismiyle “Kanlı Hendek” denilen yere gelerek kapışmışlardır.

Tulumbacılar (Fotoğraf: İBB Atatürk Kitaplığı Arşivi)

Sokak muharebeleri

Yukarıda kullandığım “sokak muharebesi” tanımlaması mübalağa değildir. Belgelere göre kabadayıların kavgalarda ateşli silah kullanması, Osmanlı’nın son dönemlerinden önce kabadayıların öncüsü sayılan Yeniçeri zorbalarının zamanında da görülmektedir. Örneğin 1772’de Galata’da tersaneliler ile 25. ve 64. ortanın taraftarları, metrislerde kullandıkları cinsten küçük top ve tüfeklerin de yer aldığı bir kavgaya girmiştir. Yine, 1810’da bir başka ortaya mensup Yeniçerinin “semer devirerek” başka ortaya geçmesi nedeniyle söz konusu ortalar arasında İstanbul sokaklarında kanlı kapışma yaşanmıştır. 1819’da da Galata’da 25. ve 35. ortaların neferleri ile 91. ortanın neferleri birbirlerine tüfek atmışlardır. Nitekim 1808’de meydana gelen ve benim “İkinci Kabadayılar Meydan Muharebesi” adını taktığım vaka da bu türden bir “şehir muharebesi”dir. 1807’de Yeniçeri ve Boğaz Yamakları ortaklığında gerçekleşen Kabakçı Mustafa İsyanı sonrasında, Kırcalı yahut Dağlı eşkıyasından askerleriyle İstanbul’a yürüyen Rusçuk Âyanı Alemdar Mustafa Paşa, Kabakçı’yı en önce ortadan kaldırmak üzere Pınarhisar Âyanı Uzun Ali Ağa’yı Rumeli Feneri Kalesi’ne göndermiştir adamlarıyla. Kabakçı’yı öldürseler de adamları dağılmamış, iki taraf arasında tüfekli, piştovlu muharebe başlamıştır. Ardından Boğaz Yamakları Anadolu Hisarı’ndan getirdikleri toplarla Kırcalılara ateş açmış, Kırcalılar da başka taraftan top getirip karşılık vermişlerdir. Böylece İkinci Kabadayılar Meydan Muharebesi adını taktığım vaka yaşanır ki, nasıl birincisi Yeniçeri zorbalarının yükselişi olmuşsa, ikincisi de sonlarının habercisi olmuştur. II. Mahmud’un hem taşradaki hem de şehirdeki zorbazlara karşı takip ettiği merkezileşme politikası doğrultusunda attığı akıllıca adımlarla etkisini yitiren Yeniçeriler, 1826’daki son ayaklanma girişimleri akabinde top ateşi altında kırılarak ilga edilmişlerdir.

Yeniden doğuş: Tulumbacılar

Yeniçeriliğin ilgasını (1826, Vaka-i Hayriye) takiben, bilindiği gibi köklü bir değişim dönemine gidilmiş ve Tanzimat Fermanı (1839) ilan edilmiştir. Tanzimat’ın ilanıyla şehirde ulaşım şebekeleri ve konut mıntıkaları oluşturularak eski mahalle düzeni değiştirilmiş, kabadayılar ve mekânları da dönüşüme uğramıştır. Aksaray’da Yeniçeri odalarının külleri üzerinde inşa edilen kahvehaneler, kabadayılığın da geri dönüşünün habercisi olmuştur. Artık meşruiyetlerini ortalarından ve mahalle kolluklarından ziyade mahallelerinden, semtlerinden almaya başlayan kabadayılar, külhanbeyleri ve tulumbacılar, bilhassa Galata, Beyoğlu taraflarında yeni açılan eğlence yerlerinde görülmeye başlamışlardır. Sultan Abdülaziz zamanında (1861-1876) açılıp hızla yayılan ve kimilerinin “İstanbul’un ilk barları” olarak tanımladığı “balozlar” da bu mekânlar arasındadır. Pehlivanlığa, dolayısıyla bilek gücünün sergilenmesine meraklı olan Sultan Abdülaziz döneminde bildiğimiz anlamda kartal kanat ceketli, iskarpinlerinin topuklarına basan klasik kabadayılar görülmeye başlamış, Sultan II. Abdülhamid dönemi (1876-1909) ile birlikte âdeta altın çağlarını yaşamışlardır.

Kabadayılık bu dönemde kahvehane ve tulumbacılık gibi kurumların üzerinden yeniden doğmuş, her mahallede tulumbacı takımları kurulmuştur. Tulumbacı talim yerleri ve tulumba sandıkları ünlü kabadayıların yetiştiği yerler olmuştur. Nitekim Sultan Abdülhamid döneminin ünlü kabadayı takımı “Onikiler”den olup hayatı filmlere ve romanlara konu olan Arap Abdullah, gençliğinde semai kahvelerinde deste güreşi ile uğraşmakla birlikte tulumbacı talimlerine de girmiştir. Nasıl Yeniçeriler için “ayaktaş” tabiri kullanılıyorsa, tulumbacılık yapmış kimseler için de “omuzdaş” tabiri kullanılmaktadır.

Refii Cevad Ulunay’ın Sayılı Fırtınalar-Eski İstanbul Kabadayıları adlı hatıratı

"Sayılı Fırtınalar" ile "Devletlu Kabadayılar" çatışması

Sultan II. Abdülhamid hem şehzadelik hem de hükümdarlık döneminde, özellikle Çırağan Vakası (1878) olarak tarihe geçen baskın sonrasında, kabadayıları yahut kabadayı meşrep kimseleri hizmetine alıp taltif ederek yanında tutmuştur. Kendisinin kişisel güvenlik öncelikleri politikasını da şekillendirmiş, İstanbul’da kabadayılar paşalığa dek yükselmiştir. Sultan Abdülhamid’in güvendiği kabadayılar saray için asayişi temin ederken silah patırtıları da eksik olmamış, 1900’lerin  başına dek uzanan kanlı kapışmalar zinciri meydana gelmiştir. 1885’ten itibaren hızlanan demiryolu yapımıyla bağlantılı olarak bilhassa Beyoğlu’ndaki ticari ve ekonomik hareketlilik bir tür “rant kavgası”na yol açmış, 1890’larda kabadayılık vakaları tırmanışa geçmiştir. Öyle ki “devletlu kabadayı”ların kapışmaları Şair Eşref’in (1846-1912) meşhur hicivlerinde, yazılarında ve hatta bunların dipnotlarında yer bulmuştur.

Önce 1896’da Arnavut kabadayılardan Esat Toptani Paşa’nın kardeşi Tiranlı Gani Bey devrin ünlü kantocularından Kamelya’yı öldürerek sarayın adının karışabileceği bir skandalı kendince önleyince, Beyoğlu sokaklarında ve kumarhanelerinde yükselmeye başlamıştı. Ardından Sadrazam Halil Rifat Paşa’nın oğlu, devrin bir başka hovardası Cavid Bey’le ters düşmüş, 1899’da bir başka kabadayı meşrep paşa olan Hafız Paşa tarafından öldürülmüştür. Cavid de Gani’nin intikamını almak amacıyla ağabeyinin İstanbul’a gönderdiği İşkodralı Hacı Mustafa tarafından vurulmuştur. İstanbul’daki boşluğu kapısındaki kabadayılarıyla şehri birkaç yılda kasıp kavuracak olan Serhafiye Fehim Paşa’nın doldurması, Yıldız’daki Arnavut Tüfekçiler Bölüğü’nün başındaki Arnavut Tahir Paşa’yla rekabete yol açmış, iki paşanın rekabeti Arnavut Matlı Mustafa ile Çerkez yahut Trabzonlu Arif Bey’in ölümlü kapışmalarına neden olmuştur. 1896’da Direklerarası’nda Çerkez Mehmed’i vurduktan sonra namını daha da arttıran, hayatı filmlere, romanlara, çizgi romanlara konu olan Arap Abdullah, sonradan paşalığa dek yükselmiştir. Burada, Arnavut Tahir Paşa’nın kaldırımcıyken Hırvat bir kabadayıyı alt etmesi sonrasında o dönem şehzade olan Abdülhamid’in hizmetine girdiği, Fehim Paşa’nın ilk vukuatının şüpheli olmakla birlikte şayialar bazında Pangaltı Cinayetleri ile ilişkilendirildiği de hatırlatılmalı. Bu dönemle ilgili olarak Refii Cevad Ulunay’ın Sayılı Fırtınalar-Eski İstanbul Kabadayıları adlı hatıratı hayli kıymetli bir kaynaktır.

Tulumbacılar

Eski İstanbul kabadayılığının sonu

Sultan Abdülhamid’in yükseltip saraya aldığı isimler, sultana yakın sayılmaları nedeniyle hem asayiş bozukluğunun hem de Abdülhamid’in tahttan indirilmesinden sonra kurulacak sistemin önündeki pürüzler olarak görülmüşlerdir. Nitekim 1879’dan beri faaliyet gösteren Zaptiye Nezareti kapatılarak 1909’da yerine Emniyet Umumiye Müdürlüğü ve İstanbul vilayetine bağlı bir polis müdüriyeti kurulmuş, geceleri mahallede dolaşan yaşı geçkin “bekçi babalar” yerine polise yardımcı olacak şekilde düzenlenen bekçi teşkilatı silah taşımaya başlamıştı. 1909’da çıkan 22 maddelik “Serseri ve Mazannei Sui Eşhas Hakkında Kanun” yani “Serseri Nizamnamesi” ile kabadayılara ilk darbeler vurulmaya başlamıştır. 1913’te Mahmud Şevket Paşa Suikastı sonrasında, olayla bağlantılı olduğu düşünülen muhalif memurlar, gazeteciler ve yazarlarla birlikte İstanbul’daki “serseri ve işsiz takımı”, yani Abdülhamid döneminin kalıntısı addedilen sayılı kabadayıların bazıları Bahr-ı Cedid vapuruyla Sinop’a sürgüne gönderilmişlerdir. Ünlü Arap Abdullah ve Koltukçu Raif, bu sürgündeki kabadayılar arasındadır.

Bu tarihten itibaren kabadayılar yine görülmeye devam etmiş ancak Abdülhamid döneminde olduğu kadar ön planda olmamışlardır. Daha mahalli düzeyde ve kendi aralarındaki adli vakalarda isimlerini duyurmuşlar, 1950’lerde ve 1960’larda uluslararası kaçakçılıkla ilişkiler neticesinde daha organize hareket etmeye başlayan nam sahiplerinin çıkışıyla “kabadayılık” folklorik bir mahiyet almaya başlamıştır. Klasik anlamdaki eski İstanbul kabadayılığı da tarihin tozlu sayfalarında yerini alarak yalnızca film ve romanlarda varlığını sürdürmüştür.

KAYNAKÇA

Alus, Sermet Muhtar, Onikiler, İletişim Yayınları, İstanbul 1999.

Bovenker, Frank, Yeşilgöz, Yücel, Türkiye’nin Mafyası, çev. Nurten Aykanat-Haluk Tuna, İletişim Yayınları, İstanbul 2000.

Çulcu, Murat, Düşmüş Ocağa Yanıyor- Türkiye’de Mafia’laşmanın Kökenleri-III, E Yayınları, İstanbul 2003.

–––––, Her Sakaldan Bir Kıl-Türkiye’de Mafia’laşmanın Kökenleri-I, E Yayınları, İstanbul 2006.

–––––, Sikkesiz Sultanlar-Türkiye’de Mafia’laşmanın Kökenleri-II, E Yayınları, İstanbul 2002.

Deal, Roger A., “The Kabadayis of Istanbul”, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), University of Utah, 2000.

–––––, Namus Cinayetleri, Sarhoş Kavgaları: II. Abdülhamid Döneminde Şiddet, çev. Zeynep Rona, Kitap Yayınevi, İstanbul 2017.

Demirtaş, Mustafa, “XVIII. Yüzyılda Osmanlıda Bir Zümrenin Alt-Kültür Grubuna Dönüşmesi: Külhanbeyleri”, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt 7, Sayı 1, Erzurum 2006.

Gör, Emre, “II. Abdülhamid Dönemi’nden Bir İstihbaratçı Pro li: Serha ye Fehim Paşa (1873-1908)”, Stratejik ve Sosyal Araştırmalar Dergisi, Cilt 3, Sayı 1, Mart 2019.

Huyugüzel, Ö. Faruk, Çağın, Şerife, Eşref Bütün Eserleri, Dergâh Yayınları, İstanbul 2006.

Koçu, Reşad Ekrem, Yeniçeriler, Koçu Yayınları, İstanbul 1964.

Levy-Aksu, Noemi, Osmanlı İstanbulu’nda Asayiş 1879-1909, çev. Serra Akyüz, İletişim Yayınları, İstanbul 2017.

Ulunay, Re Cevad, Sayılı Fırtınalar-Eski İstanbul Kabadayıları, Alfa Yayınları, İstanbul 2017.

Yaltırık, Mehmet Berk, “Eski İstanbul Kabadayısı Figürü ve Bir Şehrin Yaşadığı Değişimler”, Osmanlı’da Şehir, Vakıf ve Sosyal Hayat, Mahya Yayıncılık, İstanbul 2018.

İstanbul
Mehmet Berk Yaltırık
Kabadayı
İstanbul Kabadayıları
Yeniçeri
Tulumbacılar
Sayı 006

BENZER

Oyuncu Serkan Keskin, hepimizin aşina olduğu bir yüz. Başrolünden yardımcı rolüne sevdiği her rolü gocunmadan kabul eden ve büründüğü her karakterin altından başarıyla kalkan bir sanatçı. Serkan Keskin pandemi günlerinde İstanbul’dan uzaklaşmak yerine evinde kalmayı tercih etti. Burada olmak ona göre üretmek için bir fırsattı. Bu fırsatı kâh çevrimiçi konserler vererek, kâh evini sete dönüştürüp film çekerek değerlendirdi. Mart ayında başrolünü üstlendiği ve yönetmen Reha Erdem’in imzasını taşıyan Seni Buldum Ya! adlı “online” film ile karşımıza çıkıyor.
Surname, 1993 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin “66 Kare – Geleneksel Kültüre Çağdaş Yorumlar” isimli projesi kapsamında çağdaş Türk ressamlarından Aydın Ayan ve Burhan Doğançay’ın eserleriyle yeniden yorumlandı.
1978 yılından emekli oluncaya kadar 28 yıl boyunca Topkapı Sarayı’nın Padişah Elbiseleri Bölümü’nün başkanlığını yürüten Prof. Dr. Hülya Tezcan, gözden kaçmış bir padişah “özel günler terzisi” olan Botter’in keşfedilişini ilk kez İST’e anlatıyor. Botter’in Beyoğlu’nda şu an İBB tarafından ön cephe restorasyonu yapılan benzersiz dekorlu bir apartmanı var. Fakat özel mülk olduğu için tarihine layık bir düzenlemeye kavuşturulamıyor.