Denize yapılan camii

31 Ağustos 2022 - 12:46

İstanbul'un hayhuyunda pek çok eserin yanından geçip gidiyoruz. Oysa, yüzyıllardır şehrin silüetini süsleyen bu eserler İstanbul kadar dünya tarihine de mal olmuş hikâyelere sahip. Boğazkesen’in bitiminde yükselen, Tophane semtinin silüetini değiştiren Kılıç Ali Paşa Camii onlardan biri. Denizden gelenleri selamlayan, uzun yıllar şehrin dış dünyaya açıldığı kapılardan biri olan caminin yapılış hikâyesi de mimari özellikleri de dikkat çekici.

Osmanlı İmparatorluğu’nun en önemli Kaptan-ı Deryaları arasında yer alan Kılıç Ali Paşa’nın ilerleyen yaşlarında adına bir eser bırakma gayretiyle inşa ettirdiği caminin kitabesinde dönemin ünlü şairi Ulvi’nin yazdığı şu mısralar bulunuyor:

"Miri bahr anı Kılıç Ali Paşa kapudan-ı zaman
Yaptı çün bu camii ola yeri darûselâm
Hâtifi kutsî görüp Ulvi dedi dedi tarihini
Ehli imama ibadetgâh olsun bu makam”

Bu kitabe, aynı zamanda caminin 1580 yılında hizmete açıldığının delili.

Üç büyük ismi buluşturan eser

Kılıç Ali Paşa Camii’nin özellikleri arasında, döneminin üç büyük ismini bir araya getirmesi var. Biri, eserin banisi, “Koca Kaptan” namıyla bilinen Kılıç Ali Paşa. Diğeri, Osmanlı İmparatorluğu’nun mimari çizgisini değiştiren, dünya tarihine eşsiz eserler katan Mimar Sinan. Üçüncü isim de, eşine az rastlanır yetenekteki hattatlardan Demircikulu Yûsuf Efendi.

Camiye ismini veren Kılıç Ali Paşa, kimi tarihçilere göre, İtalyan kökenli, kimilerine göre Aydın’ın denizci eşrafından. Büyük askerî başarıları yanında donanmaya kattığı yeniliklerle de döneme damgasını vuran bir isim.

Uzun yıllar Uluç lakabıyla bilinmiş. Aslen Kalabriyeli olup Giovan Dionigi Galenia adını taşıdığı, papaz olmak üzere Napoli’ye giderken Cezayirli Ali Ahmed Reis tarafından 1520’de esir alındığı daha kuvvetli bir rivayet. Uluç lakabının Kuzey Afrika’da “Arap olmayan kâfir ve dinsizler”e verilmesi, Kılıç Ali Paşa Camii’nde yer alan kitabede baba isminin Abdülmennân ve Abdullah olarak belirtilmesi de bu rivayeti destekliyor. 90 yaşında vefat eden Kaptan-ı Derya, İstanbul Tersanesi’nin genişletilmesinde, Osmanlı donanmasının Akdeniz’deki varlığının güçlenmesinde önemli bir rol oynamış. İnebahtı Deniz Muharebesi’nde sayıca üstün düşman kuvvetleri arasından 30 kadar gemiyle sıyrılmaya muvaffak olan tek kaptan olarak tarihe geçmiş. Bu başarısı aynı zamanda ona Kaptan-ı Deryalık görevini ve Uluç lakabı yerine Kılıç ismini kazandırıyor.

Yaptığı hizmetlerin ardından, adına bir cami inşa ettirmek isteyen Kaptan-ı Derya’nın bu isteğinin gerçekleşme süreci de başlı başına bir hikâye.

Dönemin padişahı III. Murad’dan bir arsa istediği, bu isteğine karşı şu cevabı aldığı söyleniyor:

"O, deryaların serdarudur, varsın muktedirse camiini de derya üzre yapsun! Yoksa O’na karadan bir karış yer vermem!”

ALMAN MİMAR CORNELIUS GUSTAV GURLITT İMZALI KILIÇ ALİ PAŞA CAMİİ PLAN VE KESİT ÇİZİMLERİ

Seferden dönen tayfanın ilk ayak bastığı yer olması için, Kılıç Ali Paşa da bu istek doğrultusunda “Hünkarımız doğru derler, bizim evimiz de, mekanımız da deryalardur; o halde mabedimizin de derya üzre inşası uygun olur!” diyerek, o dönem Osmanlı donanmasının toplarının da döküldüğü Tophane semtinin sahilinde bir cami için gönüllü olmuş. Jerom Moren’den Tophane Meydanı’nın milattan önceki halinde burada bir Apollo Tapınağı olduğunu öğreniyoruz.

"Derya üzre bir cami” yapmanın sırrı, ustasında saklı. Mimar Sinan’ın son eserlerinden biri olan Kılıç Ali Paşa Camii hem mimarisindeki incelik, hem teknik kullanımındaki ustalıkla emsalsiz bir hal alıyor.

Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi’nde, 17. yüzyılın ilk yarısında İstanbul’u anlatırken selatin bir camii hüviyetindeki mâbed için, “İstanbul’da başka bir benzeri yoktur” diyerek yapının Ayasofya’ya benzediğine işaret edip, mimarisi iç süslemesiyle mefruşatı hakkında bilgi veriyor. Evliya Çelebi’nin işaret ettiği bu hakikat, Mimar Sinan’ın camiyi inşa ederken Ayasofya’yı kerteriz almasından kaynaklanıyor.

Semavi Eyice caminin mimari özelliklerini şöyle anlatıyor:

"Caminin harimi, yapının Ayasofya’nın mimari düzeninin bir benzerine sahip olduğunu göstermektedir. Kılıç Ali Paşa Camii’nde Sinan, uzun meslek hayatının son büyük eserlerinden olmasına rağmen çok daha küçük ölçüde Ayasofya’nın planını ve Osmanlı dönemi Türk mimarisinin unsurlarını kullanarak şaşırtıcı bir uygulama ortaya koymuştur. Esas cami mekânı tam bir dikdörtgen biçiminde olup mihrap bir yarım kubbe ile örtülü ve ileri taşan bir çıkıntının içindedir. Ayrıca girişe yakın olarak yanlarda iki çıkıntı daha vardır. Bunlardan sağdaki, minarenin kürsü kısmıdır. Soldaki ise içindeki merdivenle harimi çeviren galeriye çıkışı sağlar. Esas mekânda hâkim dört pâye yer alır. Bunların taşıdığı dört kemerin üstünde, geçişi pandantiflerle sağlanan 12,70 m. çapında pencereli ve kasnaklı bir kubbe bulunur. Mekân, kıble yönü ekseni üzerinde Ayasofya’da ve sonraları Beyazıt ve Süleymaniye camilerinde olduğu gibi iki yarım kubbe ile örtülmüştür. Yapının Ayasofya ile benzerliğini en fazla vurgulayan eleman iki yanlardaki birer çift destek payandasıdır. Burada Sinan, çok iyi incelediği Ayasofya’nın planı ile üst yapısını gerek estetik gerek statik bakımlardan daha kusursuz olarak değişik bir mimari anlayışla yorumlamıştır. Bu bakımdan Kılıç Ali Paşa Camii basit bir taklit değil Ayasofya mimarisinin geliştirilmiş, statik bakımdan çok daha güvenli bir aşamasıdır denilebilir. Yenilenen taş minarenin petek kısmına barok süslemelerle taş bir külâh yapılmışken son yıllarda minare orijinal mimarisinde olduğu gibi kurşun kaplı sivri külâhına kavuşturulmuştur. Caminin gerek son cemaat yeri gerekse içi XVI. yüzyıl İznik çinileriyle bezenmiş, mihrabın etrafı ve kıble duvarı da çinilerle kaplanmıştır. Mihrap ve minber temiz bir işçilikle beyaz mermerden işlenmiştir."

Eser yükselirken, deniz kenarında olmasından endişe edenlere, Mimar Sinan’ın “Mihraba iki, giriş kapısına da iki, iki tarafına da birer düz sütun koydum, cami göçse de bu sütunlar ona mukavemet eder” dediği söyleniyor. Yine cami bittiğinde ustanın “Deryalar kudursa azgın dalgalar kubbeyi aşsa yine de bu cami Allah’ın izniyle ayakta kalacak” dediği rivayeti var. Günümüze kadar büyük bir zarar görmeden gelmesiyle, ustasının yüzünü karartmamış.

KILIÇ ALİ PAŞA CAMİİ KARTPOSTALI (Kaynak: İBB Atatürk Kitaplığı Arşivi)

Caminin hatları Demircikulu Yûsuf Efendi’nin elinden. Tophane semtinde doğan, Tophane’nin Topçu Ocağı’nda görev yapan Demircikulu Yûsuf Efendi, aynı zamanda Top Döküm Ocağı’nda duacılık hizmetiyle biliniyor. Bu geleneğe göre, toplar dökülmeden saygın ve âlim bir duacının duası alınıyor, ocak ateşleniyor ve işbaşı yapılıyor.

Ancak Demircikulu Yûsuf Efendi’yi farklı kılan, hat sanatındaki emsalsiz yeteneği. Her türlü İslamî yazıyı ustalıkla kaleme alan, eşine az rastlanır bir hattat olan Yûsuf Efendi’nin hocası Ahmed Karahisârî’nin talebelerinden Derviş Mehmed. Tophane semtiyle özdeşleşen, semte bu hizmetlerde bulunan hattatın eserleri Kılıç Ali Paşa Camii’nin iç ve dış mekânlarını süsleyen taşa hakkedilmiş lacivert çini üzerindeki hatları süslüyor.

Demircikulu Yûsuf Efendi’nin güzel nesih hatla yazdığı bir Kuran-ı Kerim Dublin Chester Beatty Library’de bulunuyor. Her sayfasında dokuz satırın yer aldığı eserin ketebesinde Yûsuf b. Abdullah, 1584 kaydı var.

Cervantes'in yolu İstanbul'a düştü mü? 

Yapımında böyle devrinin üç büyük ismini bir araya getiren eser, hikâyesini daha da ilginç kılan bir detaya sahip.

Dünya edebiyatının en büyük eserleri arasında sayılan, modern romancılığın başlangıcı olarak değerlendirilen Don Quijote’un müellifi Miguel de Cervantes Saavedra’nın yolunun buradan geçtiği rivayeti camiyle beraber anılıyor.

Yoksul bir çocukluktan gelen, eğitimini yarıda kesmek zorunda kalan, sonrasında bir adam öldürme suçuna karıştığı için cezaya çarptırılan Cervantes’in bu cezadan kaçmak için seçtiği yol, hayatını geri dönülmez bir maceraya sürüklemiş.

İtalya'ya kaçan, burada askere yazılmak zorunda kalan Cervantes’in şansına, dönemin en büyük deniz savaşlarından biri olan İnebahtı Muharebesi düşmüş. Bu savaş, Kılıç Ali Paşa himayesindeki denizciler dışında kalan Osmanlı kuvvetleri için bir yenilgi olsa da, Cervantes’in kaderi burada da devreye giriyor. Zaten ülkesinden ayrı düşmüş şair, savaşı kazanan diğer mürettabatın aksine, kaybedenlerin arasında yer alıp sol elinden yaralanınca, beş yıllık esaret hayatı başlamış:

"Bütün dünya milletlerinin, Osmanlılar’ın denizde yenilmez oldukları yanılgısından kurtuldukları, Osmanlılar’ın kibir ve küstahlığının kırıldığı, Hıristiyan âleminin o mutlu gününde, orada bulunan onca talihli insan arasında (orada ölen Hıristiyanlar, sağ ve galip çıkanlardan daha talihliydi), bir ben talihsizdim. Romalılar çağında olsa, bir madalya bekleyebilecekken, o şanlı günün gecesinde, kendimi ayaklarım zincirli, ellerim kelepçeli buldum. Olay şöyle cereyan etti: Cesur ve talihli bir korsan olan, Cezayir beylerbeyi Uluç Ali Paşa, Malta amiral gemisine saldırıp yenmiş, sadece üç şövalyeyi sağ bırakmıştı; onlar da ağır yaralıydılar. Benim de bölüğümle beraber içinde bulunduğum, Giovanni Andrea’nın amiral gemisi imdada yetişti; böyle bir durumda yapmam gereken şeyi yapıp düşman kadırgasına atladım; gemi o sırada, kendisine saldıran bizim gemiden uzaklaşarak askerlerimin beni izlemesini engelledi; böylece, düşmanlarımın arasında kendimi tek başıma buldum ve sayıları çok fazla olduğu için karşı koyamadım; sonunda, çeşidi yerlerimden yaralayıp teslim aldılar beni."

KILIÇ ALİ PAŞA CAMİİ

Yine bu savaşta gösterdiği üstün başarı nedeniyle Osmanlı donanmasında ayrıcalıklı bir konuma gelen Kılıç Ali Paşa’nın İstanbul’a götürdüğü esirler arasında yer aldığına, o dönem Kılıç Ali Paşa Camii inşaatında çalıştırıldığına, gösterdiği üstün başarı nedeniyle 1580 yılında salıverildiğine inanılıyor. Yazarın kitaplarında sık sık kullandığı Osmanlı İmparatorluğu tasvirleri, gündelik hayata ilişkin detaylar da bu savı destekleyenlerin argümanları arasında.

Ancak Cervantes’in cami inşaatında ve hatta İstanbul’da hiç bulunmadığını destekleyen kanıtların izini süren tarihçilerin sayısı hiç de azımsanamayacak kadar. Kolombiya’da esir düşen ve 17 ay esaret altında yaşayan María Antonia Garcés’in serbest kaldıktan sonra özel ilgi alanı kölelik ve esirlik tarihi olmuş. Garcés’in gün gün bu esareti mercek altına alarak ve tarihsel belgelere ulaşarak ortaya koyduğu Cervantes Cezayir’de: Bir Tutsağın Hikâyesi isimli kitap, Cervantes’in Kılıç Ali Paşa Camii’nde çalışanlardan biri olduğu iddiasını oldukça zayıf düşürüyor. Bu konuda çalışan farklı Cervantes araştırmacılarına göre de, Cervantes’in Cezayir’deki hayatı tanıklıklar ve belgelerle neredeyse gün gün izlenebilir durumda. Juan Bautista Avalle-Arce’nin La Captura-Cervantes Y La Autobiografía adlı kitabında Cezayir’de birlikte kaldığı bazı mahkûmların da Cervantes’in Cezayir’deki esaretini doğruladığı aktarılıyor.

KILIÇ ALİ PAŞA CAMİİ (FOTOĞRAF: KORAY BERKİN)

Yrd. Doç. Dr. Ertuğrul Önalp da “Cervantes’in Türklere Esir Düşmesi ve Esaretinin Eserlerine Yansıması” başlıklı makalesinde şu bilgilere yer veriyor:

"Cervantes’in özgürlüğe kavuşmasından önce iki defa daha kaçma girişiminde bulunduğunu biliyoruz; ilkinde Oran’a mektuplar göndererek yardım talebinde bulunur. Mektupların hedefine ulaşıp ulaşmadıkları meçhuldür. Cervantes’in son kaçma teşebbüsü de özgürlüğe kavuşmasından tam tamına bir yıl önce, 1579 yılında gerçekleşir; bu sefer de zindandaki diğer mahkûmlarla birlikte bir tekne satın alarak kaçmak isteyecektir, ama aynı zindanda kalan ve kendisinden nefret eden vatandaşı eski Dominik rahiplerinden Juan Blanco de Paz tarafından ihbar edilmesi üzerine bu teşebbüs de akim kalır. Bu olaydan sonra Hasan Paşa onun falakaya yatırılarak karnına ve ayaklarına iki bin değnek vurulmasını emrederse de nedendir bilinmiyor, bu ceza uygulanmaz. Cezayir Beyi belki de bu eski askerin açık sözlülüğü ve yürekliliği karşısında yumuşamıştır. 

Nihayet esirlerin fidyelerini ödeme işlerinde aracılık eden Teslis tarikatı (trinitario) rahiplerinden Juan Gil ve Antön de la Bella 29 Mayıs 1580’de Cezayir’e gelirler. Bu rahipler Ağustos ayında içlerinde Cervantes’in de bulunduğu yüz esiri fidyelerini ödeyerek kurtarırlar. İnebahtı savaşının bu çolak askeri için istenen fidye beş yüz İspanyol altınıdır, bir altın eksiği kesinlikle kabul edilmeyecektir. Aksi takdirde Cezayir’de görev süresi dolmuş olan efendisi Hasan Paşa’nın diğer esirleriyle birlikte İstanbul’a gidecektir. Juan Gil eksik olan 220 altını da Cezayir’de bulunan tüccarlar ve yahudilerden temin eder ve Cervantes için istenen beş yüz altını ödeyerek 19 Eylül 1580 tarihinde onu özgürlüğüne kavuşturur."

İstanbul’a gelen denizcilerin ilk durağı olan, kıyısına demirlenen gemileriyle şehri selamlayan, Kılıç Ali Paşa’nın zorlukları yenme azmini, Mimar Sinan’ın dehasını, Demircikulu Yûsuf Efendi’nin eşsiz ustalığını ortaya koyan Kılıç Ali Paşa Camii uzun yıllar İstanbul halkının mesire yeri, kadınların manzarayı izlemek için geldiği bir eğlence alanı olagelmiş. Bugün deniz kenarındaki şaşaalı günleri bitse de, şehrin karmaşası içinde hatırlanmayı, İstanbul’un bu en eski semtlerinden biriyle beraber görülmeyi hak ediyor.

Kılıç Ali Paşa Camii
Tophane
Mimar Sinan
Kılıç Ali Paşa
Cervantes
Mimari
İstanbul
İstanbul'un Camileri
Ayça Örer
Sayı 011

BENZER

Gazeteci ve yazar Umur Talu’nun, COVID-19’un ilk günlerinden itibaren sosyal medya hesabı üzerinden her gün paylaştığı kısa insan öyküleri, kitap olarak yayımlandı (Literatür Yayınları). İnsan yazgılarının asırları ve sınırları aşıp nasıl birbirine bağlandığını anlatan öykülerin her biri kendi içinde bir öyküler yumağı, bir matruşka. Talu, “Kaderlerimiz birbirini etkiliyor. Yalnız yürümek zorunda değiliz” diyor.
Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı (KEK) kurucu üyesi Aslı Davaz, “Çeşitli ülkelerdeki kadın koleksiyonlarının tarihini daha iyi anlayabilmek için belirleyici gücün o ülkedeki feminist hareket olduğunu unutmamak gerekir” diyor. Dünyada fazla örneği bulunmayan, Türkiye’de ise bir ilk olan KEK, tam da Davaz’ın altını çizdiği gibi, ’80’lerde ivme kazanan feminist hareketin meyvelerinden, ’90’larda başlayan kurumsallaşmanınsa ilk örneklerinden.
1960’larda dünyanın içinde bulunduğu siyasal iklimin doğurduğu; savaş karşıtlığı ve özgürlüğü savunan gençlerin öncülük ettiği beatnik hareketi, çok geçmeden İstanbul’da da kendine zemin bulmuştu. Aslen Nepal, Katmandu istikametine doğru yol almakta olan hippiler İstanbul’u, özellikle de Sultanahmet’i kendilerine durak bellemişlerdi. Bu dönemde Yeşilçam’dan yeme içme sektörüne, hippi rüzgârı pek çok alanda etkisini gösterdi.