Popstar 1930!

Fotoğraf
Gökhan Akçura Arşivi
28 Ağustos 2021 - 12:42

1929 yılında Türkiye’nin ilk güzellik kraliçesini seçmiş olan Cumhuriyet gazetesi bir yıl sonra bu kez “ses kraliçesi” seçmek üzere yeni bir yarışma açar. 20 Kasım 1930 tarihli gazetede “Türkiye’nin en güzel sesli kadını aranıyor” başlığı altında yarışmanın ana fikri açıklanır: “Fransa’nın en meşhur ve büyük sinema müesseselerinden biri, La Chanson de Nations yani Milletler Şarkısı isimli bir film yapmaya başlamıştır. Bu filmde on beş millete mensup birer kadın ve erkek muganni [şarkıcı] şarkılar söyleyeceklerdir. Filmin mürettipleri, bu münasebetle her memlekette millî ve Nis’te de (Nice) beynelmilel ses müsabakaları tertibine karar vermişlerdir.” Film şirketi ile Cumhuriyet gazetesi arasındaki ilişkiyi Fransız Tiyatrosu (sonra Ses Tiyatrosu) sahibi Hügo Arditi yürütmektedir.

Vakit, 12 Ocak 1931

Yarışmaya Türkiye’nin yanı sıra Fransa, Almanya, Avusturya, İtalya, Macaristan, Lehistan, Belçika, İspanya, İsviçre, Çekoslovakya, Danimarka, Romanya, İsveç ve Norveç katılmaktadır. Birinci olacak kişiye 25 bin frank ikramiye verilecek, ayrıca sesli filmde oynaması için anlaşma yapılacaktır. Düzenleyiciler (nedense) Türkiye’den özellikle bir kadın şarkıcının katılmasını istemişler, bunu seçme görevini de Cumhuriyet gazetesine vermişlerdir. Ertesi gün yayımlanan bilgilerden, taliplilerin en geç 28 Kasım akşamına kadar başvurmaları gerektiğini, seçtikleri iki ya da en çok üç şarkıyı okuyacaklarını öğreniriz. Gazete, daha sonra jürinin başvuranlar arasından en güzel sesli altı kişiyi seçeceğini ve bunlar arasında da son bir yarışma yapılacağını yazmaktadır. Söylemeyi unutmayalım, yarışma “garp [batı] musikisi” dalında yapılmaktadır. Cumhuriyet gazetesi yarışma jürisinin oluşturulmasını İstanbul Konservatuarı’ndan rica eder. Hakem heyeti, yani jüri kısa sürede açıklanır. En bilinen isimler arasında şunları görürüz: Cemal Reşit [Rey], Mesut Cemil [Tel], Musa Süreyya, Yusuf Ziya (Konservatuar müdürü), Muhittin Sadık [Sadak], Seyfettin Asaf, Sezai Asaf, Matmazel Rozenthal, Madam Hegue, Peyami Safa ve İstanbul Radyosu Müdürü Hayrettin Bey.

Cumhuriyet, 12 Ocak 1931

30 Kasım günü ise bu kez Glorya Sineması’nda büyük final gerçekleşir. Jüriye son anda o sıralar İstanbul’da bulunan ünlü Fransız kemancı Jacques Thibaud da katılmıştır. Yarışma sonunda 20 hakemden 16’sının oyunu alan H. Ş. Hanım ses kraliçesi seçilir. Artık harflerin arkasına saklanan isim de açıklanmaktadır: Hudadat Şakir... Cumhuriyet gazetesi sahneye son çıkan yarışmacı olan Hudadat Hanım’ın icrasını şöyle aktarıyor: “H. Ş. Hanım Matmazel Kristin’in refakatile intihap ettiği [seçtiği] parçaları okudu. Evvela Almanca söyleyerek Şubert’den bir parçayı, müteakiben Travyata’dan bir parçayı İtalyanca söyledi. Sonra da Griğ’den [Greg] bir parçayı Fransızca olarak okudu. O da aynı suretle alkışlandı.”

Yarışmayı kazandığı gün açıklanan biyografisine göre, “1930-31 Türkiye Ses Kraliçesi Hudadat Şakir Hanım Gülhane Seririyatı [Kliniği] muallimlerinden doktor kaymakam Şemsettin Bey’in kızıdır. Zevci [eşi] Şakir Rıfat Bey İş Bankası’nın İstanbul şubesinde emtia şefidir. Hudadat Hanım, Haydarpaşa’daki Alman ve Gedikpaşa’daki Amerikan mekteplerini ikmal etmiş, Almanca, İngilizce ve Fransızcayı pek iyi bilen güzide ve münevver bir hanımdır. Ses derslerini evvela konservatuara devam ederek M. Talariko’dan almıştır. Muhittin Sadık Bey de nazariyat ve solfej muallimidir. Şimdi konservatuara devam etmiyor, M. Talariko’dan hususi ders almaktadır.”

Hudadat Şakir, Nice’te yapılan yarışmada, Schubert’in meşhur serenadını Almanca olarak söyler. Cumhuriyet gazetesinin yazdığına göre “diğer ses kraliçeleri arasında zarif giyinişi, kibar hali ve işlenmiş tatlı sesile” çok takdir edilir ve pek çok alkışlanır. 12 Aralık’ta yapılan bu yarışmada Hudadat Hanım 15 ülkenin temsilcisi arasından altıncı olarak sıyrılmayı becerir. Sonra diğer şarkıcılarla birlikte film çekimine katılır.

Birkaç ay sonra, çekilen Milletler Şarkısı filmi İstanbul’a gelir ve Glorya Sineması’nda 11 Nisan 1931 günü gösterilmeye başlar. İlk gösteriye Hudadat Şakir de katılır ve sahneye çıkarılır. Sonrasında Hudadat Şakir’in adını fazla duymayız. Birkaç kez sahneye çıksa da unutulmaktan kurtulamaz. En önemlisi, doldurduğu hiçbir plağın hiç karşımıza çıkmamasıdır. Oysa Hudadat Şakir’in ses kraliçesi seçilmesinin hemen ertesinde (2 Aralık 1930), Cumhuriyet gazetesi “gramofon plakları imal eden bütün müesseselerin” Hudadat Hanım’ın etrafını sardıklarını ve plak yapma hakkının kendilerine verilmesini istediklerini yazıyor. Devamı da şöyle: “Hudadat Şakir Hanım, en iyi söylediği garp eserleri, halk şarkıları ve alafrangaya benzeyen yeni usul şarkılardan bir seri plak doldurmak fikrindedir. Fakat bugün hareket edeceği için plakları avdetinde [döndüğünde] dolduracaktır.” 12 Ocak 1931 tarihli Cumhuriyet gazetesinin yazdığına göre de Hudadat Şakir Columbia firmasıyla üç yıllık bir sözleşme imzalamıştır. “Yakında alaturka ve alafranga müteaddit plaklar dolduracaktır.” Umutla, bir gün tanımadığımız bir koleksiyoncunun kapımızı çalıp “bende var bu plaklar” demesini bekliyoruz!

Yenigün, 15 Şubat 1931

Türkiye Bülbülü

Cumhuriyet gazetesi, düzenlediği “Ses Kraliçesi” yarışmasının başvuruları sürerken yeni bir yarışmanın duyurusunu yapar. Herhalde sadece “garp musikisi” alanında bir yarışma yapılmasını eleştirenler olmuştur. Bu memleketin bir de “şark musikisi” tarafı vardır diye uyaranlar mı çıkmıştır acaba? Neyse ne... Ama gazete gerekçesini yazmış zaten: “Garp musikisi üzerinden yaptığımız güzel ses müsabakasının gördüğü büyük rağbet ve uyandırdığı mühim alâka üzerine şark musikisi üzerinden yeni ve büyük bir müsabaka yapmaya karar verdik. Bu yeni müsabakayı bizi yaptırmaya sevk eden amillerden biri, sanatı teşvik etmek ve musiki hayatımızda bir canlılık ve heyecan uyandırmak olduğu gibi diğeri de, birinci müsabakamızın başlangıcında şark musikisine çalışmış birçok güzel sesli hanımların o zaman esefle reddetmek mecburiyetinde kaldığımız müracaatları olmuştur.

Bu yeni yarışmanın adı “Türkiye Bülbülü”dür. Hakem heyeti, alanında uzman isimlerden oluşmaktadır: Konservatuar müdürü Yusuf Ziya, yine konservatuardan Reşat, Kemal Niyazi, tanburi Dürrü, Sedat, Hafız Kemal beyler. Musiki üstatlarından Rauf Yekta, Zekaizade Ahmet, Abdülbaki, Hüseyin Sadettin [Arel], Mesut Cemil, tanburi Refik [Fersan], Kaptanzade Ali Rıza Leon Hancıyan, Kirkor Çulhayan. İzak Algazi, Blumenthal Biraderler, gazeteci kontenjanından Peyami Safa vd. Bülbül derken elbette kadınların kastedildiği açık. Ödüllere gelince: Birinciye Burla Biraderler’den 200 liralık radyo ve 150 lira; ikinciye 175 liralık Columbia gramofonu, üçüncüye ise 75 liralık Columbia gramofonu vardır. Ayrıca Pertev Müstahzaratı Fabrikası’ndan AEG Elektrik Levazımat şirketine kadar onlarca firma daha bülbüllere hediyeler vermeyi taahhüt etmişlerdir. Katılacak hanımlar amatör veya profesyonel, evli veya bekâr ama Türk tebaası ve elbette sesi güzel ve az çok musikiye vâkıf olmalıdır. Her yarışmacı kendi seçeceği herhangi iki eseri okuyacaktır. Müsabakaya girenler, kendilerine refakat edecek sazendeyi beraber getirmekte serbesttirler. Kayıtlar 14 Aralık 1930 günü başlar.

Yarışmada ikinci olan Safiye Ayla’yı iyi tanıyoruz. Ama birinci olan Hikmet Rıza unutulup gitmiştir

Oldukça uzun bir başvuru süresi sonunda elemeler yapılır. Finale kalan dokuz şarkıcının adları şöyledir: Müşerref, Nedime, Hikmet Rıza, Safiye [Ayla], Mahmure [Handan], Saadet, Safinaz, Nefise ve Hatice. Final yarışması 13 Şubat günü yapılır ve ilginç bir sonuç ortaya çıkar. Cumhuriyet gazetesi başlığını “Türkiye Bülbülü unvanı kimseye verilemedi” olarak atar. Salon hıncahınç dolmuş, şarkıcılarımız icralarını yapmışlar, hakem heyeti değerlendirme için içeriye çekilmiştir. Sinema idaresi bu bekleme süresinde kısa bir film gösterme inceliğini de sergilemiştir. Sonra sonuçlar gelmiş ve açıklama yapılmıştır: “Hakemlerden on dokuz zat mevcuttu. Tam numara 190 puandı. Her hakem azami on numara olmak üzere istediği kadar not veriyordu. Dokuz hanımın aldıkları reyleri sırasıyla aşağıya yazıyoruz: Hikmet Rıza hanım 174, Safiye hanım 170, Hatice hanım 169, Nedime hanım 145, Nefise hanım 143, Mahmure [Handan] hanım 139, Safinaz hanım 138, Saadet hanım 134 ve Müşerref hanım 123.”

Evet, puanlar belli. Niye birinci seçilemedi ki? Hakem heyeti ayrıntılı bir açıklama yapmış. Açıklama dilini sadeleştirerek özetleyelim: “Yarışmayı en başından sonuna kadar dikkat ve itinayla izledik. İyi bir eğitim sonucu şimdiki performanslarının katbekat üstüne çıkabilecek kadar iyi birkaç kişi seçilebilmişse de ‘sanatsal heyecanımıza etki edebilen’ bir sese rastlanmamıştır. Türkiye Bülbülü gibi çok kıymetli ve çok yüksek bir sıfatı bu yıl için vermeyi uygun görmedik.

Bunun sonucu olarak Hikmet Rıza ikinci, Safiye üçüncü ve Hatice de dördüncü ilan edilirler. Ama mükâfatlar aynı kişilere birinci, ikinci ve üçüncü olarak verilir. Yani sonuç olarak Hikmet Rıza Türkiye Bülbülü olamamıştır ama birinci olarak kabul edilmiştir. Son Posta gazetesi Hikmet Rıza ve Safiye Hanımların haftanın belli günlerinde İstanbul Radyosu’nda çalıştıklarını ve “seslerinin temizliği ile takdiri celbettikleri”nin altını çiziyor. Cumhuriyet ise “Hikmet Rıza, Safiye ve Hatice Hanımların Beyoğlu’nda Mulen Ruj’de söyleyen muganniyeler” olduğunu bilgilerimize ekliyor.

Yarışmada ikinci olan Safiye Ayla’yı iyi tanıyoruz. Ama birinci olan Hikmet Rıza unutulup gitmiştir. Biraz onu tanıyalım diye düşündük. 1932 yılında Vakit gazetesinde yer alan bir röportajından öğrendiğimize göre, musikiye olan aşinalığı pek küçük yaşlarda başlamış. Üsküdar Musiki ve Şark Musiki cemiyetlerinde çalışmış. İlk konserlerini bu kuruluşlarda vermiş. Fikriye (Şakrakses) Hanım’dan sonra sahneye çıkan ikinci Türk-Müslüman kadın ses sanatçısı olarak tanınmış. Yarışma öncesinde ve sonrasında Hikmet Rıza, radyo programlarında ve gazinolarda sık sık karşımıza çıkıyor. 1930 ila 1939 yılları arasında gazete ilanlarını tarayarak Darüttalim Salonu, Londra Birahanesi, Kız Kulesi Park, Sarayburnu Park, Taksim Panorama, İzzet Bahçesi gazinolarında sahne aldığını söyleyebiliriz. 1927 yılında Sahibinin Sesi için ilk plağını dolduran Hikmet Rıza, bir yıl sonra geçtiği Polydor firmasında da 20 kadar plak doldurmuş, ardından sözleşme yaptığı Columbia firmasından ise yüzü aşkın plağı yayınlanmış.

28 Şubat 1931 tarihli bir ilan

Hikmet Rıza, yarışmayı kazanmasının ardından İstanbul Radyosu’na girmiş, bir süre orada şarkılar okuduktan sonra Sarayburnu Gazinosu’nda sahneye çıkmış, daha sonra Ankara Radyosu’nda görev yapmış. Bu dönemde Atatürk kendisini tanımış ve sesini çok beğenerek kendisine “Sesgör” soyadını vermiş. Hikmet Rıza Hanım Atatürk’ün o zaman en beğendiği parçaların “Mâni Oluyor Hâlimi Takrire Hicâbım”, “Cânâ Rakibi Handân Edersin”, “Bir Sihri Tarab” ve “İndim Yârin Bahçesine” olduğunu söylüyor. Atatürk hemen her mecliste Hikmet Rıza’ya bu şarkılardan birini okuturmuş.1

Güzel Ses Yarışmaları

Ele alacağımız son yarışma ise 1932 yılında Kadıköy Mısırlıoğlu Bahçesi’nde yapılan “Ses Kraliçesi” yarışması. Gazetelerde bu yarışmayı duyuran ilanın metni şöyle: “Kadıköy’ünde Mısırlıoğlu Bahçesinde. Ağustos’un 4’üncü perşembe günü akşamı memleketimizin en meşhur üstad ve bestekârlarından müteşekkil bir hakem heyeti huzurunda Türkiye GÜZEL SES müsabakası icra ve Türkiye SES KRALİÇESİ intihap edilecektir [seçilecektir]. Kayıt muamelesi 1 Ağustos pazartesi akşamına kadar icra edilecektir. Güzel sesli hanımlarımızın kaydolunmak için bahçe müdüriyetine müracaatları tavsiye olunur. Kraliçe unvanını kazanacak birinci hanıma 200 lira mükâfat ve altın madalya, ikinciye 50 lira mükâfat verilecektir.”2 İşin ilginç tarafı, yarışmanın ilanının gazetelerde çıkmasına karşın, sonuçlara sadece bir kısa haberde rastlanmasıdır. Aynı günlerde Keriman Halis de “Dünya Güzeli” seçilmiş ve bütün gazeteler bu haberin peşinde koşmuşlardı. Bundan dolayı mı acaba?

Haber, 2 Ağustos 1938

Sonuçla ilgili habere Son Posta gazetesinde rastladık. Hamiyet’in küçük bir fotoğrafının yanında şu bilgiler bulunur: “Güzel Ses. Geçen Cuma gecesi Kadıköy’ünde Mısırlıoğlu bahçesinde bir güzel ses müsabakası yapılmıştı. Müsabakanın hakemliği tanınmış musikişinaslar tarafından yapılmış, intihap neticesinde buraya resmini dercettiğimiz [koyduğumuz] Hamiyet Hanım birinciliği almıştır. Hamiyet Hanıma mükâfat olarak 500 lira hediye edilmiştir.”3 Hepsi bu... Yıllar sonra Hamiyet Yüceses’in anlattıkları da olmasa, bu yarışmayla ilgili başka bir bilgiye ulaşamayacaktık.

1933 yılında yapılmış bir röportajda bu yarışmanın hayatındaki en heyecanlı günü olduğunu söylüyor: “Beni tuttular müsabaka var diye Kadıköy’üne götürdüler. Müsabakaya tam 17 hanım giriyordu. Yüzlerce halkın önünde hepimiz birer birer söyledik. Neticede birinciliği kazandığımı haber verdikleri vakit heyecanımdan boğulacak bir halde bulunuyordum.”4 O yarışmada başından geçen ilginç bir olayı ise sonraki yıllarda yapılan başka bir röportajda anlatıyor: “1932 senesinde Kadıköyü’nde Mısırlıoğlu bahçesinde ses kraliçeliğini kazandığım zaman rakiplerimin adamlarının bana hücum edişleri ve motora almayışları, sonra da motordan denize atmak istemeleri hayatımın en heyecanlı ve korkunç hatıralarıdır. O zaman 17 yaşında idim. Muhterem üstadım Artaki Candan’a yalvararak bu badireden kendimi orada sabahlayarak kurtardım. Ertesi sabah mahalleye geldiğim zaman bütün konu komşu sokağa fırlamış beni bekliyorlardı. Köşe başından dönünce, çocukluk bu ya, hoplayarak: ‘Kazandım. Kazandım!’ diye bağırınca evin merdivenlerine kadar uçtu uçtu ile geldim ve merdiven başında sevincimden oturup ağladım...”5

Yüceses olmadan önce Hamiyet

Radyo Haftası dergisinde tefrika olarak yayımlanan anılarında Hamiyet Hanım sonrasını şöyle aktarıyor: “1932 yılında, İstanbul ses kraliçeliğini kazanınca, ismimin dillere düşmesi, işten bile olmadı... Her ne kadar İstanbul ses kraliçesi olmadan evvel, Anadolu’nun bazı şehirlerinde sahneye çıktımsa da kendi şehrimde, aile baskısı yüzünden sahneye bir türlü ayak basamıyordum. Ses kraliçesi olunca hiç unutmam Banço Şevket, bizim Koca Mustafapaşa’daki evimize geldi. O zaman İstanbul’un birinci sınıf saz salonu olan Londra Birahanesi’nde çalışmam için hayli dil döktü. Sahnede çalışmanın bir ayıp sayılmayacağını, uzun uzadıya anlatarak annemi iknaya muvaffak oldu. Ve böylece İstanbul’daki sahne hayatım başlamış oldu.”6

Öyle hemen esas solist oldu da sanmayın hani... Örneğin 1932 yılının Ekim ayında Londra Birahanesi’nin reklamlarına baktığımızda Deniz Kızı Eftalya’nın bugünkü deyimiyle “assolist” olduğunu görürüz. Hemen altında çok daha küçük puntolarla “muganniye”ler sıralanıyor: Seyyan, Hamiyet, Melahat ve Fazilet Hanımlar olarak. Zaten yarışma öncesi de durum farklı değil.

3 Haziran 1932 tarihli Küçük Çiftlik Parkı reklamında “as solist” yok. Muganniye heyeti olarak Saadet, Seyyan ve Hamiyet Hanım’ın adı var ilanda.

Hamiyet Yüceses

Yıllar sonra Milliyet gazetesinin yaptığı bir röportajda, ses kraliçesi seçilişinin ardından gelen dönemi şöyle anlatıyor: “Londra Birahanesi’nde sahneye çıktığımda 16 yaşındaydım. Anlaşmamıza göre üç ay çalışacaktım burada. Hangi üç ay? Mukaveleyi annem yapmıştı patronla. Okuma bilmediği için de parmağını basıvermiş kâğıdın üstüne. Meğerse bize üç aylık olduğu söylenen mukavele üç yıllıkmış. Bu hayatta karşılaştığım ilk dalavere. Yevmiyem 20 lira ve assolistim. Ama sesimle, musiki bilgimle kimseden destek görmeden assolistim. Zaten o zamanlar destek yoktu. Sanat, yetenek aranırdı. Buradaki çalışmam iki hafta sürdü. Patron iki tuvalet yaptırdı bana. Ardından da ‘Haydi, İzmir’e gidiyoruz’ dedi. Gittik İzmir’e. 15 gün orada çalıştım. İstanbul’a döndüm.”7 1933 yılı gazetelerini taradığımızda Hamiyet Hanım’ın gerçekten de Londra Birahanesi ilanlarında tek başına ve büyük puntoyla duyurulduğunu görürüz. Ama ilginçtir, aynı günlerde (Ramazan ayıdır) zaman zaman Şehzadebaşı’nda Millet Tiyatrosu’nda Naşit ve Fahri Beylerin temsil heyetinde de sahneye çıktığını yine gazete ilanları sayesinde öğreniyoruz. Aynı yılın ekim ayında Londra Birahanesi’nde Hamiyet’in yine “okuyucular” listesinde, altı kadın şarkıcıyla birlikte yer aldığını görüyoruz. İlanda büyük puntolarla duyurulan “as solist” ise Leman Ekrem’dir.

Beyoğlu'nun ünlü gece kulübü Mulen Ruj, 1930'lu yıllar

Hamiyet Yüceses, 1940’lı yıllara kadar “ses kraliçesi” unvanını ilanlarda kullanır. Sonra öylesine bir şöhret olur ki unvan gerekmez, zaten o “yüce ses”tir. 20. Asır dergisi 1952 yılında Hamiyet Yüceses için şunları yazar: “Deniz Kızı Eftalya’nın  ölümünden sonra kadın sesleri arasında onun kadar gür ve hâkim okuyuşlu bir hanende daha çıkmadı. Bir bakıma Hamiyet Yüceses’e Eftalya’nın çok terakki etmiş bir muakkibi nazariyle bakabiliriz. Bilhassa gazel tarzının müstesna bir okuyucusu olarak büyük şöhret yapmış olan Yüceses. Belki eski tarzın tiryakilerine tam manasıyla cevap veremiyor. Ama muhakkak olan bir nokta varsa, günümüzün havasını ve anlayışını düşünerek gazel cinsine yeni bir tavır ve üslup getirmiş olduğudur.”8 İlginçtir, 1953 yılında Radyonun Sesi dergisinin okuyucuları arasında yaptığı ankette Hamiyet Yüceses yeniden “ses kraliçesi” seçilir. 415 oyla birinci olmuş, ikinci olan Perihan Altındağ Sözeri ise 351 oy alabilmiştir. Dergi Hamiyet Hanım’ın eski kraliçeliğine de gönderme yapar: “Belki birçok okuyucularımız hatırlamazlar, 1932 senesinde yine böyle bir müsabaka tertip edilmiş ve Hamiyet Yüceses en güzel sesli okuyucu olarak seçilmiş, o zaman da kraliçe olmuştu.”9

Bundan sonrasını, yani Hamiyet Yüceses’in yıldız olduğu dönemi anlatabilmek için kocaman bir kitap gerekli!

DİPNOTLAR

1 Oğuz Özdeş, “(Eski ses kraliçelerinden) Hikmet Rıza”, Hafta, 31 Ekim 1952.

2 Akşam, 17 Temmuz 1932.

3 Son Posta, 9 Ağustos 1932.

4 Vakit, 8 Ocak 1933. Başka bir yerde ise yarışmaya 26 kişinin katıldığını söylüyor. Radyo Dünyası, C. 3, S. 30, 10 Aralık 1950.

5 Adnan Akın, “Hamiyet Yüceses”, Her Hafta, S. 14, 4 Ekim 1947.

6 Zeki Tükel, “Bir yıldız böyle doğdu (Hamiyet Yüceses’in hatıraları) (7)”, Radyo Haftası, C. 9, S. 103, 10 Mayıs 1952.

7 Ergün Arpaçay, “Bir ömür sahnede geçti”, Milliyet, 11 Ocak 1993.

8 20. Asır, 11 Ekim 1952.

9 Radyonun Sesi, S. 2, 7 Mart 1953.

Tarih
Şarkı Yarışmaları
Hudadat Şakir Hanım
Hamiyet Yüceses
Mulen Ruj
Beyoğlu
Gökhan Akçura
Sayı 007

BENZER

Aleyna Tilki, Cornetto ile birlikte alışılmışın dışında bir masal dünyasının kapılarını aralıyor.
Evet, sıkıldık! Üstelik havalar güzelleştikçe evde kalmak ve bireysel tedbirleri harfiyen uygulamak zorlaşıyor. Peki ne yapalım? İBB Bilim Kurulu Üyesi ve Halk Sağlığı Uzmanı Dr. Melike Yavuz özetle, ne korkuya kapılalım ne karalar bağlayalım ne de boşvermişliği seçip çevremizdeki insanları riske atalım diyor ve başlıktaki uyarıyı yapıyor.
İsveç’in İstanbul Başkonsolosu Peter Ericson, diplomat, siyasetçi gibi unvanlarla yan yana telaffuzuna pek alışık olmadığımız özelliklere sahip biri. Doğallığı, teklifsizliği ve enerjisiyle ışıldayan başkonsolosu Beyoğlu’nda bulunan ve 150. yılını kutlama hazırlığı yapan İsveç Sarayı’nda ziyaret ettik.