İstanbul’un fethinin Türk müziğine etkisi

06 Haziran 2021 - 11:37

Bunca insan topluluğunun her birinde müziğin varlığına rastlanması boşuna değil. Her insanın musikişinas olması düşünülemez ama her insan, az ya da çok dinleme sanatını bilen ve değerlendirebilen bir varlık.

İnsanlık tarihindeki gelişme evreleri güzel sanatların her zaman bir ihtiyaçtan kaynaklandığını ve bir ihtiyaca karşılık verecek şekilde kullanıldığını gösterir. Örneğin müzik, ilkel toplumlarda dinî işlerin yanı sıra toplumsal idareyi de elinde tutan din adamları tarafından insanları etkileme aracı olarak kullanılmıştır. Yine insanlık tarihine göz atarsak, bir toplulukta ekonomik refahın artmasıyla devlet adamları ve varlıklı kimselerin de sanatı, sanatkârı kollamaya başladığını ve bununla doğru orantılı olarak bütün güzel sanat kollarının geliştiğini görürüz. Osmanlı İmparatorluğu’nun hüküm sürdüğü yüzyıllar içinde musikimizin gelişmesi de bu gözleme uyacak niteliktedir. Ankara Savaşı’ndan sonra dağılma ve parçalanma tehlikesi içine giren ülkede Sultan II. Murad dönemine kadar önemli bir musiki hareketi görülmediğini söyleyebiliriz. II. Murad’la birlikte, bu padişahın bizzat sanatkâr oluşu, sanatseverliği ve sanatkârları koruması sayesinde özellikle musiki alanında geniş çapta araştırmaların yapıldığı ve pek çok kitap yazıldığı görülür.

İstanbul'un alınmasıyla müzik gelişmeye başlıyor

İstanbul’un Türkler tarafından fethinden sonra Osmanlı saray teşkilatının genişlemesi, daha kalabalık bir toplum hayatının başlaması, sınırların genişleyerek devletin imparatorluk yolunda hızla ilerlemesi, ekonomik durumun düzelmesi ve eski kültür merkezlerinin İstanbul’dan yönetilmesi gibi sebeplerle Türk güzel sanatlarında ve musikisinde esaslı ilerlemeler kaydedilmeye başlanmıştır.

Eski kaynaklar, Türk saraylarında her zaman bir musikişinaslar kadrosunun bulunduğunu belgeliyor. Osmanlı padişahları atalarının bu geleneğine bağlı kalarak musikişinasların hamiliğini yapmış, onları hep yanlarında bulundurmuş; böylelikle müziğin gelişmesine yardımcı olmuşlardır. Üzülerek belirtmek gerekir ki bu kadar eski ve köklü geleneğin aydınlık bir belgesi günümüze kadar ulaşmamıştır.

Bu şekilde desteklenen Türk musikisi yüzyıllar boyu ilerleyerek, her sanatkârın benliğinden bir şeyler katmasıyla bir oya gibi işlene işlene zirveye tırmanmıştır.

Çok derin bir geçmişten bugüne uzanan Türk müzik kültürünün oluşumunda Osmanlı dönemi ayrı bir öneme sahiptir. Osmanlı dönemine pek çok farklı kültürü harmanlayarak gelen Türk müzik kültürü, kendi kişisel karakterini 15. yüzyılda oluşturmaya başlamıştır. Bu yüzyılda, dönemin padişahlarının da himayesiyle ilim ve sanat hayatında çok parlak bir dönem yaşanmış, dünyanın çeşitli bölgelerinden birçok müzisyen Osmanlı ülkesine gelerek başta İstanbul olmak üzere Edirne, Bursa gibi merkezlerde toplanmıştır. İlim ve sanata gösterilen ilginin sonucunda Türk müzik tarihinin ilk Türkçe kitapları yazılmaya başlanmış ve çok sayıda eser üretilmiştir. Bu dönemden itibaren müzik yazmalarında Geleneksel Türk Sanat Müziği’nin (TSM) çok kültürlü yapısının izlerini görmek mümkündür. Bu yazmalar gerek müzik teorisinin dayandığı farklı kültürlere uzanan kökleriyle gerekse de terminolojisiyle kültürler arası etkileşimin en somut örnekleridir.

Sanata ve sanatçıya büyük önem veren Fatih Sultan Mehmed

Çok kültürlü unsurların Osmanlı geleneği içinde devam edip daha da beslenmesinde İstanbul’un ayrı bir önemi vardır. Osmanlı dönemi müzik geleneğinin oluşmasında ve gelişmesinde en önemli merkez olan İstanbul’da 9. yüzyıldan beri çeşitli müzik kültürleri ile türleri bir arada yaşamıştır. Bugün, Bizans müziği diye de anılan Ortodoks kilise müziğinin yaşayan en eski örnekleri burada oluşmuş ve İstanbul 15. yüzyıl sonlarına kadar bu kültürün merkezi olma özelliğini korumuştur. Dolayısıyla, Geleneksel Türk Sanat Müziği’nin merkezi olan İstanbul’un çok kültürlü yapısı, Osmanlı’dan çok daha eskilere dayanmaktadır. 15. yüzyıldan itibarense Ortadoğu’nun seçkin sanat merkezlerinde faaliyet gösteren icracıları kendisine çekip coğrafyanın yeni sanat merkezi olma rolünü üstlenmiştir. Şehre gelen müzisyenler yeni müzik türleri ve üslupları geliştirmiş, geliştirdikleri müziği ülkenin diğer bölgelerine sunmuşlardır.

Sanatta Fatih Sultan Mehmed farkı

Fatih’in İstanbul’u fethiyle başlayan yeni oluşum sürecinde de Maveraünnehir’den, İran’dan, Azerbaycan’dan ve Anadolu’nun musiki merkezlerinden müzisyenler İstanbul’a gelmiş ve Timur sarayında dinlenen, ileri gelen temsilcisi Abdülkadir Meragi’nin icra edip açıkladığı müziği bu şehre taşımışlardır.

Hiç şüphesiz, gerçek anlamda münevver kişiliğe sahip sanatkâr Sultan Fatih’in yönetim anlayışı bunda en güçlü etkendir. Nitekim musikinin dindeki yeri üzerine yaşanan tartışmalara rağmen herhangi bir olumsuz müdahale ve yasaklama gündeme gelmemiştir. Tasavvuf ve fıkıh çevrelerinin birbirlerine karşı eleştirel tutumları musiki faaliyetlerinin kesintiye uğraması yönünde bir sonuç doğurmadığı gibi, musiki Fatih’in sarayında ve çevresinde itibarını muhafaza ederek varlığını sürdürmüştür.

Fatih’in devrinde şeştar, rebab, çeng, ud, tanbur, barbet, ney, kanun, çöğür, zurna, nefir, daire gibi enstrümanların çalındığı; uşşak, neva, şehnaz, muhayyer makamlarının bilindiği ve sultanın kendi evlilik merasimlerinde musikinin yer aldığı bilgileri mevcuttur. Çünkü tarihî kayıtlar düğünlerde şarkı söyleyen cariyelerden ve çeng icra eden çengilerden haber vermektedir. Aynı musiki faaliyetleri Fatih’in şehzadelerinin sünnet ve düğün merasimlerinde de geçerli olmuştur. Düzenlettiği eğlencelerde meddahlar, cambazlar, hokkabazlar ve maymun oynatıcılar tarafından yapılan gösterilerle birlikte hanendelerce şarkılar söylendiğine ve saz üstatlarınca dönemin enstrümanlarının icra edildiğine şüphe yoktur.

Babası II. Murad’ın hüküm sürdüğü yıllarda tefsir, hadis, fıkıh, feraiz, heyet, hendese, coğrafya, kelâm, mantık, şiir, inşa gibi derslerle birlikte musikinin de müfredatta yer aldığı Enderun Mektebi’ndeki eğitim, Fatih’in yaptırdığı Topkapı Sarayı’nda devam etti. Sarayda eğitim gören cariyeler arasında hanendeler, sazendeler, rakkaseler mevcuttu. Medrese eğitimi alan talebelerden bazıları da musiki ile ilgileniyor, bu alana ilişkin eserleri hocalarından özel olarak öğreniyorlardı. Aralarında musikiye dair eser yazanlar da oldu.

Kemençe çalan saray müzisyeni (Türk Kostümleri Resim Koleksiyonu, NY Halk Kütüphanesi)

TSM, çok çeşitli kültürlerden beslenmiştir

Rum, Yahudi, Ermeni gibi farklı etnik topluluklar Osmanlı Devleti’nde din ve etnik fark gözetilmeksizin yan yana yaşamış ve İstanbul başta olmak üzere Türk müzik kültürünün gelişmesine önemli katkılarda bulunmuşlardır. Geleneksel Türk Sanat Müziği’nde bugün hâlâ isimleri yaşayan gayrimüslim müzisyenler arasında Tanburi İzak’ı, tanburi ve Neyzen Oskiyan’ı, Lavtacı Andon’u, Hristo’yu, Bimen Şen’i saymak mümkün. Ayrıca Ali Ufkî, Dimitrie Cantemir, Hamparsum Limonciyan gibi bu geleneğe önemli katkılar sağlayan gayrimüslim müzisyenler 17’nci, 18’inci ve 19’uncu yüzyıl repertuvarını notaya alarak kaybolmaktan kurtarmışlardır.

Bütün bu etkileşimlerle Geleneksel Türk Sanat Müziği, pek çok damardan beslenen yapısına bir yenisini yine Osmanlı döneminde eklemiş ve bu etkinin yansımaları günümüze kadar ulaşmıştır. 18. yüzyılda Lale Devri ile başlayan Batı kültürünün etkisi, bugün Geleneksel Türk Sanat Müziği’nin özellikle çalgı müziğinde kendisini ağırlıklı olarak hissettirmektedir.

Osmanlı ülkesinin Batı ile gelişen ilişkilerinden doğan bir diğer etkileşim ise Batı bando müziğinin Osmanlı sarayına girmesidir. Muzıka-yı Hümayun’un kurulmasıyla neticelenen bando müziğinin kültüre girişi, Osmanlı ülkesinde Batı  ezgilerinin daha sık duyulmasına neden olmuştur. Açık havada çalınan marşlar, valsler, mazurkalar, polkalarla Batı müziği yaygınlaşmaya başlamıştır. Muzıka-yı Hümayun’u kurmakla görevli Giuseppe Donizetti’den sonra göreve getirilen Callisto Guatelli, öğrencilerini Türk müziğinin aralık ve özelliklerini göz önünde bulundurarak Batı tekniğiyle marşlar bestelemeye teşvik etmiştir. Yaklaşık son iki yüzyıldır Batı müziği Geleneksel Türk Sanat Müziği bestecilerini etkilemiş, Hammamizade İsmail Dede Efendi, Tanburi Cemil Bey, Refik Talat Alpman, Şerif Muhiddin Targan, Münir Nurettin Selçuk, Reşat Aysu gibi önemli isimler, içerisinde Batı müziği etkileri bulunduran eserler bestelemişlerdir. Akorlar, arpejler, kromatik pasajlar, çift sesli ezgiler Geleneksel Türk Sanat Müziği’nin melodilerine girmiş, bu etki çalgı müziğinde daha  belirgin bir şekilde kendini göstermiştir.

Tarih boyunca yaşamış oldukları geniş coğrafya sebebiyle birbirinden farklı pek çok toplumla etkileşime giren Türklerin müzik kültürü, Orta Asya, Anadolu, İslam, Osmanlı ve Batı müzik kültürlerinin harmanlanmasıyla Türkiye Cumhuriyeti’ne uzanmıştır. Osmanlı döneminde 15. yüzyılda, kökleri Orta Çağ İslam dünyasına, oradan da Greklere kadar uzanan ilk Türkçe müzik nazariyatı çalışmalarının yapılması, 17. yüzyıldan itibaren Geleneksel Türk Sanat Müziği’nde Osmanlı’ya ve İstanbul’a özgü yeni bir üslubun oluşması ve 18. yüzyıldan itibaren Batı etkilerinin yaşanması Geleneksel Türk Sanat Müziği’nde yansımaları ziyadesiyle görülen olaylardır. Teori, terminoloji ve icra alanında somut bir şekilde izlenebilen bu yansımalar, Geleneksel Türk Sanat Müziği’nin çok kültürlü yapısını da gözler önüne sermektedir. Mistik ve dinamik unsurların bir arada bulunduğu yapısıyla araştırmacılar için daima merak konusu olmuş, üzerine pek çok tartışma yapılmıştır.

Kadın neyzen

Bin yılı aşan tarihi özetleyen dönemler

Özetleyecek olursak; 10. yüzyılda yaşamış olan Farabi’den Timurlenk’in öldüğü 1405’e kadar geçen süre, Türk musikisinin nazari yönleriyle açıklandığı ve yazılı hallere aktarılmaya başlandığı “Oluşum Dönemi”ni kapsamaktadır. Bu dönemin sonlarına doğru, pek şöhretli bir musikişinas olan Abdülkadir Merâgi bir sonraki evrenin tohumlarını ekmiş, Türk musikisine yeni bir yön vermiştir.

Bunu takiben, 15. yüzyılın başından Yavuz Sultan Selim’in tahta çıktığı 1512’ye dek; anlatılageldiğine göre, Türk musikisinin ses perdeleri ve makamları üzerinde birtakım nazari değişiklikler yapılmıştır. Bu dönem, Diyâr-ı Rum’un ve Balkanlar’ın dört bir köşesine Mevlevihanelerin yayıldığı, Konstantinopolis’in fethedilip Bizans İmparatorluğu kalıntıları arasına Enderun Saray Okulu’nun kurulduğu, kökleştiği ve Orta Asya’dan Ali Şir Nevaî, Hüseyin Baykara, Ali Kuşçu, Şâdi gibi ilim adamlarının İstanbul’a bağlandığı bir “Dönüşüm Dönemi”, bir nevi Rönesans olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bunun uzantısında, 16. yüzyılın başından IV. Murad’ın öldüğü 1640’a dek, doğuya düzenlenen seferler sırasında Ortadoğu’dan getirilen müzik ve sanat adamlarının sarayda faaliyet gösterdiği, Şii-Sünni mezhepleri arasında derin ayrışmaların patlak verdiği “Şark Dönemi” vuku bulmuştur.

17. yüzyılın ortalarından Lâle Devri’nin sona erdiği 1730’a kadar, Avrupai Barok ve Rokoko etkilerin Osmanlı sarayına nüfuz ederek zamanın Şark kültürüyle apayrı bir sentez oluşturduğu “Klasik Dönem” süregelmiştir.

1730'dan İsmail Dede Efendi’nin 1836’daki ölümüne dek uzanan dönem “Son Klasik Dönem” olarak adlandırılmaktadır.

Tanzimat Fermanı’nın ilan edildiği yıllardan 2. Dünya Harbi’nin sona erdiği 1945’e kadar süren zaman dilimi, romantizm akımının etkisiyle “Romantik Dönem” olarak anılmaktadır.

20. yüzyılın ortalarından günümüze kadar gelen dönem ise “Çağdaş Dönem”dir.

Türk Sanat Müziği
Türk Müziği
Müzik
İstanbul'un Fethi
İstanbul
Fatih Sultan Mehmet
Sayı 006

BENZER

Cumhuriyet İstanbul’unun ilk kulüplerinden biri Karagümrük. İstanbul’un tarihî semtini 95 yıldır futbol sahasında temsil eden Kırmızı-Siyahlılar, bu sezon itibarıyla yeniden liglerin zirvesinde, Süper Lig’de mücadele ediyor. Yüz yaşına merdiven dayamış Karagümrük Kulübü’nün zorluklarla dolu hikâyesini spor tarihi araştırmacısı Fethi Aytuna’dan dinliyoruz.
"Daha eşit ve daha sağlıklı bir dünya için hep birlikte" mesajıyla yola çıkan "Kimseyi Geride Bırakma Film Günleri"nin çevrimiçi gösterimlerini takip etmek için hâlâ vakit var.
Bu yıl 27 Ekim-8 Kasım arasında Bomontiada’nın yanı sıra çevrimiçi platformda da buluşma gerçekleşecek.