Edebiyatçı kadınların izinde İstanbul

25 Şubat 2021 - 11:24

Bu yazıda sizi edebiyatçı kadınların izinde bir İstanbul yolculuğuna çıkaracağım. Kimi zaman evlerine uğrayacağız, kimi zaman eserlerinden birkaç satır okuyacağız. Geziye mor bir şal, şapka ya da yaka çiçeği de eşlik edebilir.

İlk durağımız Tarihi Yarımada

Fatih’te Fevzipaşa Caddesi’ndeki 173 numaralı evde yaşayan Sâmiha Ayverdi, ilk romanı Aşk Budur’u 1938’de yayımladıktan sonra, 1945’ten itibaren pek çok farklı gazete ve dergide öykü, anı, makale ve incelemeler yazmıştır. Kenan Rıfai’yi tanıdıktan sonra tasavvufa yönelen Sâmiha Ayverdi, eserlerinde olayları dinî ve tasavvufi açıdan değerlendirmiş, geçmiş zaman İstanbul’unu ve güzelliklerini edebiyatının temel konusu yapmıştır. 1964’te yayımlanan İbrahim Efendi Konağı romanında 19. yüzyıl İstanbul’unda bir konakta geleneklerin değişimini ele alırken, İstanbul Geceleri (1952) adını taşıyan anılarında kendi deyimiyle İstanbul tiryakiliğini etraflıca anlatmıştır.

Yaşar Nezihe

Silivrikapı’da Hünkarbeğendi Sokak’ta doğan ve Aksaray’da Oruç Gazi Sokağı’ndaki 4 numaralı evde yaşayan şair Yaşar Nezihe ilk şiirini henüz on beş yaşındayken yazmıştır. Şiirlerinde siyasi ve toplumsal konulara yer veren Yaşar Nezihe, Türkiye’de ilk 1 Mayıs şiirini yazan ve yayımlayan şairdir. Aydınlık dergisinde Mayıs 1923’te “1 Mayıs İçin” ve yine aynı dergide Mayıs 1924’te yayımlanan “1 Mayıs” şiirleri nedeniyle kovuşturmaya da uğrayan Yaşar Nezihe, Soyadı Kanunu çıkınca Bükülmez soyadını almıştır. Bir Deste Menekşe (1915) ve Feryadlarım (1924) adlı iki şiir kitabı vardır.

Ey işçi...
Mayıs Bir’de bu birleşme gününde
Bişüphe bugün kalmadı bir mâni önünde...
Baştanbaşa işte koca dünya hareketsiz;
Yıllarca bu birlikte devam eyleyiniz siz.
Patron da fakir işçilerin kadrini bilsin
Tazim ile hürmetle sana başlar eğilsin
.

Haliç'ten yukarı

Aksaray’dan Haliç’in karşı kıyısına geçmek için yola devam ederken Sennur Sezer’in doğduğu Kasımpaşa İyisu Yokuşu’na uğrayıp onun dilinden İstanbul’un ilginç sokak adlarını okumak da iyi olur.

Kasımpaşa’nın sokakları eski İstanbul’un o ilginç adlarını taşır hâlâ. Çaydanlık Sokağı, Mutfak Kapısı Caddesi, Değirmenarkası, Zincirlikuyu, Zindanarkası Sokağı. Bu adların bazıları resmî kayıtlarda değişse de halk arasında söylenir durur. Halkın değiştirmediği adlardan biri, bir yokuşun adıdır: İyisu Yokuşu!1

Kitapçısı, sineması, tiyatrosu, sergi salonları, pastaneleri ve meyhaneleriyle İstanbul’un kültür ve sanat hayatının gözde mekânı İstiklal Caddesi’ne çıkıyoruz.

“Alaylılar Akademisi” olarak da bilinen Lambo Meyhanesi’ne göz ucuyla bakalım mı? Edebiyatçılar meyhanesi demek yanlış olmaz sanırım. Çünkü Türkçenin en önemli yazarları bu meyhanenin müdavimleri arasında. Üstelik bir de roman kahramanı müdavimi var: Leylâ Erbil’in romanı Tuhaf Bir Kadın’ın kahramanı Nermin, üniversitedeki derslerinden sonra ya da derslerden kaçarak edebiyatçıların bir arada bulunduğu Lambo’ya gider. Nermin’in erkek dünyasında var olma savaşını anlatan romanda Mösyö Lambo da bir roman karakteri olarak karşımıza çıkar.

Kumbaracı Yokuşu’nun İstiklal Caddesi’yle kesişen köşesinde, Lebon Pastanesi’nin karşısındaki apartmanda oturan Nezihe Muhiddin, Türkiye’de feminizmin kurucu isimleri arasında anılmaktadır. 16 Haziran 1923’te Kadınlar Halk Fırkası’nı kurar; ancak kadınların parti kurma hakkı olmadığı gerekçesiyle kısa sürede kapatılan fırka Türk Kadınlar Birliği adıyla derneğe dönüşür. Kendi imkânlarıyla yayımladığı Türk Kadın Yolu dergisi Türkiye’nin ilk feminist dergisi olarak kabul edilmektedir. Yirmi roman, yüzlerce öykü ve makalenin yanı sıra operet ve senaryolar da yazan Nezihe Muhiddin, soyadı olarak Tepedelenli’yi seçmiştir.

Kerime Nadir (Fotoğraf: Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı, Kerime Nadir Koleksiyonu)

Şehrin batılılaşan yüzü: Teşvikiye, Nişantaşı

Salon buluşmaları, ev toplantıları denince akla gelen önemli isimlerden Nigâr Hanım, kadınların edebiyat alanında az görüldüğü, olanların da erkek adları arkasına gizlendiği bir dönemde gerçek kimliğini saklamadan duygularını samimiyetle ifade etmesi, birçok dil bilmesi, şiirlerinin başka dillere çevrilmesi, Avrupa basınında tanınmasıyla öncü kadınlar arasında yer almaktadır. Nişantaşı’ndaki konağında düzenlediği meşhur salı toplantılarında seçkin bir sanat zümresini bir araya getirir. Recâizâde Mahmud Ekrem, Şeker Ahmed Paşa, Süleyman Nazif, Faik Âli Ozansoy, Abdülhak Hâmid Tarhan, Mustafa Reşid, Ali Ekrem Bolayır, Celâl Sahir Erozan, Ercümend Ekrem Talu, Ahmed Râsim, Macar Türkologu Ignácz Kúnos, Arminius Vámbéry, ressam Zonaro, piyanist Furlani ve Hegey, kemânî Tatyos Efendi, dönemin maarif nâzırı Münif Mehmed Tâhir Paşa ve Paris Sefiri Sâlih Münir Paşa, Nigâr Hanım’ın konukları arasında yer almıştır.

Nigâr Hanım’ın kartvizitinde “Le mardi Nişantaşı 62” olarak belirtilen konağın bulunduğu sokağa bugün Şair Nigâr Hanım Sokağı adı verilmiştir.

Bir süre Hanımlara Mahsus Gazete’nin başyazarlığını da yapan Nigâr Hanım’ın yayımlanmamış günlükleri ailesi tarafından saklanmak üzere 1959’da Âşiyan Müzesi’ne bağışlanınca, müzenin girişindeki küçük oda Şair Nigâr Hanım Odası olarak düzenlenerek ziyarete açılmıştır.

Teşvikiye denince hemen pek çoğumuzun aklına gelen Maçka Palas’ın kapısındayız.

Pek çok ünlü isme ev sahipliği yapan bu binada yaşayanlardan biri de romancı Kerime Nadir’dir. Kerime Nadir Romancının Dünyası adlı anılarında 1940’ta taşındığı Maçka Palas’taki evinin büyük ve konforlu olduğunu ama yine de Emirgan’ı özlediğini yazmaktadır.

Romanlarıyla Türkiye’ye okuma sevgisi kazandıran Kerime Nadir, başta Hıçkırık olmak üzere çok okunan Samanyolu, Gelinlik Kız, Aşk Rüyası gibi kırka yakın roman yazmış, eserlerinin büyük çoğunluğu sinemaya uyarlanmıştı.

Maçka Palas’ın bir diğer edebiyatçı kadını Safiye Erol’dur. Münih Üniversitesi’nde edebiyat alanında doktora yaparak İstanbul’a dönen Safiye Erol, 1940’lı yılların ikinci yarısında önce Sâmiha Ayverdi, onun vasıtasıyla da Kenan Rifaî ile tanışır. Bir yandan roman yazıp çeviriler yaparken bir yandan da Maçka Palas’taki dairesinde Salı Toplantıları adı altında tasavvuf tartışmaları düzenler. Yaşadığı yıllarda romancılığı ne yazık ki pek de dikkate alınmayan Safiye Erol, 1930’lu yılların İstanbul’una yazılmış bir nevi ağıt sayılabilecek Kadıköyü’nün Romanı’nda modernleşme sürecinin yarattığı problemleri anlatırken eski İstanbul’un gündelik hayat tasvirlerine yer vermektedir.

Avrupa yakasındaki gezimizi sonlandırıp karşıya geçmeden önce Bomonti, Nişantaşı ve Levent’te yaşayan Şukûfe Nihal’e; yine ölene dek Teşvikiye’de yaşayan Mina Urgan’a; Bebek, Şişli ve Etiler’de yaşayan Peride Celal’e ve gerçek bir Arnavutköylü olan Leylâ Erbil’e selam edip Beşiktaş’tan motora binelim ve Üsküdar’a geçelim.

Zabel Yesayan

Anadolu Yakası

Beş dakikada vardık Üsküdar’a...

Yahya Kemal’in valide camilerinin bolluğu nedeniyle Valide Sultan semti diye andığı altın şehir Üsküdar’ın unutulan sakinlerinden ve İstanbul Ermenilerinin en önemli edebiyatçılarından olan Zabel Yesayan, Selamsız’da Silahtar Bahçe Sokağı’ndaki iki katlı ahşap evde dünyaya gelir. Doğduğu sokağın adını verdiği Silahtarın Bahçeleri romanında, çocukluğunun geçtiği 1900’lü yılların Üsküdar’ını bütün detaylarıyla anlatır.

Arka odanın pencereleri art arda sıralanmış bağlara bakıyordu, onların da arkasında selvi ağaçlarıyla birlikte gökyüzüne yükselen minareleriyle muhteşem camileri bulunan Türk mahalleleri uzanıyordu. Boğaz, parlak mavi bir kurdeleydi sanki ve karşı yakadaki İstanbul’un silueti sabahları hafif bir pembe, gün boyu altın sarısı, akşamları da mavimsi bir sise gömülü şahane bir periler ülkesi gibiydi.2

Zabel Yesayan’la aynı tarihlerde İcadiye’de yaşayan Halide Edip’i de anıp İcadiye’den Kuzguncuk’a doğru yola devam edelim.3

Yirmi bir yaşına kadar Avrupai havasından dolayı Küçük Paris denen Kuzguncuk’un tepesindeki baba evinde babaannesi ve dedesiyle yaşayan ve kendisini “Kuzguncuk’ta örülmüş bir duygular yumağı” olarak tarif eden Sevim Burak, eserlerinde 1930’ların İstanbul’unda özellikle Üsküdar, Bağlarbaşı, Kısıklı, Kuzguncuk gibi semtleri ve buralardaki Türk, Ermeni, Yahudi topluluklarının iç içe yaşayışlarını konu edinir.

Salâh Birsel “Paylot” başlıklı denemesinde Sevim Burak’ın yaşadığı evi şöyle anlatır:

Sevimlerin evi, tepede Delikoç Sokağı’ndadır. Mehmet Kaptan geceleri eve dönerken İcadiye Caddesi’ni, yukardaki sokağa ulaştıran yokuşu izler. Küçüklerse patikadan, kestirmeden inerler. Dosdoğru bostanın içine. Çünkü burada geçmiş yıllarda bir bostan vardır. Bir de dere. Kurumuş ama adı kalmıştır. Dere ağzının ötesi silme Yahudi evleri. Yani yoksul Museviler mahallesi.4

1981'de çocukluk mahallesinde Aslanlı Yalı’nın orta katında yaşamaya başlayan Sevim Burak Nakkaştepe Mezarlığı’na gömülmüş ve Boğaz’ı oradan seyretmeye devam etmiştir.

Boğaz kıyısında yürümeye devam edip Beylerbeyi İskele (Yalıboyu) Caddesi 14 numaradaki Ayaşlı Yalısı’na uzanalım. Münevver Ayaşlı (bugün bir lokanta olarak kullanılan), mimar Sedat Hakkı Eldem tarafından yapılan yalıda uzun yıllar yaşamıştır. Yeni İstanbul, Sabah ve Yeni Asya gazetelerinde günlük fıkralar yazan Münevver Ayaşlı, roman ve anı türündeki eserlerinde, yakından tanıdığı Osmanlı hanedanı mensuplarıyla Cumhuriyet döneminin bazı seçkin ailelerinin hayatını, Türk halkının örf, âdet ve geleneklerini anlatır. Kendisinin de bir parçası olduğu eski İstanbul’un giderek kaybolan maddi ve manevi güzellikleri anlattığı konuların başında gelir. Özellikle bu amaçla kaleme aldığı Dersaadet kitabında II. Meşrutiyet sonrasından başlayarak Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar olan dönemin İstanbul’unun bir bakıma taşıyla toprağıyla, yalısı ve köşküyle, daha da önemlisi İstanbullu denilen insanlarıyla bütünlüklü bir portresini çizer.

Yıkılan ve eski binası inşa halinde olan eski Erenköy Kız Lisesi

Anadolu yakasındaki gezimize Koşuyolu’na giderek devam ediyoruz.

Ölmüş Bir Kadının Evrak-ı Metrukesi, Nedret, Hicran Gecesi gibi romanlarıyla bir devrin çok okunan yazarlarından Güzide Sabri (Aygün) çocukluğunu “bağların, bahçelerin, koruların sakin kucağına sokulmuş gibi görünen” Koşuyolu’ndaki köşklerden birinden geçirmiştir. Gecenin Esrarı adını verdiği anılarında bu köşkü ve kendisinde uyandırdığı yazma isteğini yazar:

Yazı burada geçirirdik. Ah! [...] Buranın baharı, bilhassa bahar akşamları kadar ruhuma hüzün ve aynı zamanda zevk veren bir şey tasavvur edemem. Bu birbirine zıt hisleri hiçbir tarafta bulamadım. Buranın bülbülleri, İshakları başka bir lisanla ruhuma birtakım müphem şeyler söylerlerdi. Bu duyduğum şeyleri kâğıt üzerine dökmek ihtiyacı başladığı zaman hissettiğim bu sebepsiz ıstırabın hafiflediğini anlıyordum.5

Kadıköylü bir yazarla gezimizi bitiriyoruz.

Çocukluğu Kuyubaşı’ndaki bir köşkte geçen Halide Nusret Zorlutuna, Erenköy Kız Lisesi’nde okumuş, Birinci Dünya Savaşı yıllarında da Göztepe İstasyonu’na yakın bir köşke taşınmıştır. Öğretmenlik hayatına Kadıköy’de özel bir idadide başlayan Halide Nusret Zorlutuna Bir Devrin Romanı’nda Bağdat’tan İstanbul’a gelişlerini anlatmıştır.

"Peki ya Adalar nerede?” diyenler çok haklı. Adalarda bir ömür veya bir dönem geçirip hayatımıza ayrı bir rota katmış olanlara da selam olsun: Burgaz’da Peride Celal, Halide Edip; Büyükada’da Mebrure Sami Koray, Nezihe Muhiddin, Emine Semiye, Mina Urgan ve Kınalıada’da Zabel Asadur’a!

Edebiyat
Kadın Edebiyatçılar
Yaşar Nezihe
Samiha Ayverdi
Halide Edip Adıvar
Nezihe Muhiddin
Leyla Erbil
Kerime Nadir
Sayı 005

BENZER

Haritacıların yaşadıkları çağın tekniğine ve estetik beğenisine bağlı olarak tasarladığı haritalar dünyayı anlaşılabilir bir yapı haline sokar, ülkelerin ve kentlerin doğasını ve sınırlarını anlatır. Yüzyıllarca bir imparatorluklar kenti olarak hüküm sürmüş “şehirlerin kraliçesi” İstanbul da haritacıların her daim ilgisini çeken bir yer olmuştur. 1422 yılında Floransalı din adamı Christoforo Buondelmonte’nin çizdiği perspektif planı ile başlayan, 20. yüzyıla kadar tamamı Batılılar tarafından çizilen İstanbul haritalarını sanat tarihçisi, gravür ve harita uzmanı Dr. Ayşe Yetişkin Kubilay yazdı.
Zafer Bayramı’mızın 98. yıldönümüydü bu yıl. Coşkuyu, sevinci yaşarken bir kez daha gördük ki; memlekete, İstanbul’a, insanımıza cumhuriyet ve demokrasi ne kadar da çok yakışıyor. Bize bunu armağan eden Mustafa Kemal Atatürk’e ve silah arkadaşlarına şükran borçluyuz.
Bugünlerde İBB ve BEDAŞ’ın iş birliği ile şehrin elektrik tarihine ilişkin kapsamlı çalışmalar yapılıyor. 19. yüzyılın ikinci yarısından günümüze İstanbul’da elektrik teknolojisinin seyrini, politik, sosyo-ekonomik, kültürel ve çevresel boyutlarıyla ele alan kolektif bir kitap ve belgesel film çok yakında meraklılarıyla buluşacak. Söz konusu çalışmalar kapsamında gün yüzüne çıkan bir dizi fotoğrafı, belgeselin senaryo danışmanlığını da yapan tarihçi Dr. Nurçin İleri değerlendirdi.