Boğa güreşleri İstanbul'da

22 Temmuz 2020 - 15:14

1910, İstanbul’da yaşayan insanlarla hayvanlar arasındaki ilişkiler açısından önemli bir dönüm noktası olarak anılır: İstanbul’un sokak köpekleri bu yılın haziran ayında şehir idaresi tarafından toplatılıp Hayırsızada’ya sürüldüler. Açlığa mahkûm edilen on binlerce köpek, büyük acılar içinde can verdi. Sermet Muhtar Alus’un 1939’da Akşam gazetesinde yazdığına göre, “acı acı ulumaları ta nerelerden” duyuluyordu.1 Araştırmalara konu olan2, 2010’da sinemaya3 da aktarılan bu büyük kırım, bugün hâlâ hatırlanıyor ve muhtelif açılardan tartışılıyor. Bu yazıda ele alınacak olan olay, bu derecede akıllarda kalmamış olsa da4 aynı tarihlerde İstanbul’da yaşandı ve merkezinde yine hayvanlarla insanlar arasındaki ilişkiler yer alıyor: Sokak köpekleri Hayırsızada’ya doğru yola çıkarken, Taksim’de, Talimhane’de kurulan bir arenada İspanyol tarzı boğa güreşleri başlamıştı. Bu gösteriler ilgi görmedi ve uzun sürmedi, köpeklerin itlafı gibi bir katliamla da sonuçlanmadı, dolayısıyla belleklerde yer etmemiş olması doğal karşılanabilir. Buna karşılık, Osmanlı Arşivi’ndeki resmî yazışmalar ve bu konuda kilit bir rol oynayan İkdam gazetesinin haberleri başta olmak üzere, olaydan geriye kalmış olan bazı izler, köpeklerin itlafı da dahil hayvanlarla ilişkiler meselesini değerlendirirken dikkate alınabilecek bazı yeni veriler sunuyor.

İkdam gazetesinin 23 Mayıs 1910 tarihli nüshasında5 yayımlanan bir habere göre, şehirde boğa güreşlerinin yapılacağı birkaç haftadır halk arasında konuşulmaktaydı. Bu amaçla Taksim Talimhane’de bir “cambazhanenin” inşası tamamlanmış, “güreşin pek meraklı bir musaraa olacağı” dağıtılan el ilanlarıyla duyurulmuştu. Gazete, bu havadisler üzerine, gösterinin içeriği hakkında bilgi vermeyi uygun görmüştü. İsimsiz yazara göre, bu güreşlerin, doğum yeri olan İspanya dahil olmak üzere bütün Avrupa’da uyandırdığı his “nefretten ibarettir. En metin adamlardan en katı kalplilere varıncaya kadar herkes, kırmızı bir bez parçasıyla azap edilerek neticede vahşiyane bir surette telef edilen zavallı hayvana acırlar.” Değerlendirme, boğaya şişler saplandığı zaman ortaya çıkan dayanılmaz sahnelerin tasviriyle devam ediyor, “bu eser-i vahşeti hazirun nasıl olur da alkışlamayı düşünürler?” diye soruluyordu.

Boğa güreşlerinin yasaklanması için belediyeye verilen dilekçede 147 imza bulunuyordu

İkdam konuyu takibe ve protestoya devam ederken, 30 Mayıs tarihli nüshasında6 yer verdiği üzere, aynı hafta bir de imza toplayıp Şehremaneti’ne (belediye) verenler olmuştu.7 Toplam 147 imzacının içinde Robert Kolej hocaları, şehrin Rum ve Ermeni sakinleri, Rumelihisarı Şehitlik Dergâhı Şeyhi Abdünnafi Baba’nın da aralarında olduğu dört Müslüman bulunuyordu. Gazetenin ve imzacıların talepleri benzer, hatta muhtemelen ortak olarak ürettikleri bir söyleme dayanıyordu. Her ikisinde de dinlerin böyle bir şeye müsaade etmeyeceği belirtiliyordu, ancak temel olarak modernitenin içinden bir söylemle boğa güreşine izin verilmesini eleştiriyorlardı. İkdam’da yayımlanan ilk yazıda, isimsiz yazarın birinci dayanağı Avrupa’ydı: “Biz memleketimizde Avrupa medeniyetinin elektrikli tramvaylar, tayyareler, otomobiller gibi asar-ı mükemmeliyesinin tatbikatını beklerken tekmil beşeriyetin, tekmil medeniyetin nefretini” çekmiş olan bu ürünün gelmesinden rahatsızdı. Bu fikir üzerinden, memleketteki düzenin niteliğiyle boğa güreşi arasında bir ilişki kuruyordu: “(...) bir cinayetten başka bir şey olmayan bu kanlı manzaranın genç Türkiye’de8 cây-ı kabul görmesine teessüf eder ve buna nasıl ve ne hakla müsaade edildiğini de sormağa lüzum-ı hakiki görmekte olduğumuzu beyan eyleriz.9 Anlaşılan, yazara göre sorun, şehir düzenine yabancı bir âdetin pazarlanarak yerleştirilmesi değil; boğa güreşi nezdinde, “bon pour l’Orient” – “yalnız Şark’ta geçer” tarzı bir Batı ürününün İstanbul’a layık görülmesiydi. Cümlede geçen “genç Türkiye” ifadesi, boğa güreşlerinin durdurulması için Şehremaneti’ne sunulan dilekçede de yer alıyordu. İmza sahipleri sözlerini, “gençleşmiş olan10 Osmanlı İmparatorluğunun güzel adına hürmeten”11 bu işin durdurulması için bütün gerekenlerin yapılmasını talep ederek tamamlamışlardı. Boğa güreşi muhalifleri, Jöntürk zihniyetine kendi ideolojik çerçevesinde bir eleştiri sunuyor, bu kanlı gösteriyi, bu zalimliği keyfiyete dayalı olarak kurgulanan, eski bir rejimin muhayyel tasarruflarına benzetiyorlardı.

İkdam’ın 23 Mayıs tarihli ilk haberi başta olmak üzere tepkilerin otoriteleri harekete geçirdiği, devlet daireleri arasında, gazetenin adının da anıldığı yazışmalardan anlaşılıyor.12 Resmî kurumlar cephesinde, yazışmalara dahil olmayan kurum neredeyse kalmamıştı: Sadaret, Dahiliye Nezareti, İstanbul Vilayeti, Beyoğlu Mutasarrıflığı, Şehremaneti, Altıncı Daire-i Belediye ve Maliye Nezareti, farklı aşamalarda sürecin bir parçası ve sorumlusuydu. Esasen konudan haberdar olmamaları zaten imkânsızdı. Talimhane’de, çepeçevre tribünleri ve ortada gösteri alanıyla bir amfitiyatro inşa edildiğine; burada boğa güreşlerinin yapılacağı el ilanlarıyla duyurulmaya başlandığına göre, inşaat ve oyunlar için ayrı ayrı ruhsat alınmış olması gerekirdi. İkdam’ın haberinin tetiklediği yazışmalar, kurumlar arasında bu konuda bu tarihten önce de birtakım anlaşmazlıklar ve sürtüşmeler yaşanmış olduğunu ortaya koyuyor. Mayıs ve temmuz ayları arasında takip edilebilen bir dizi belgeden anlaşıldığı kadarıyla, boğa güreşlerini düzenlemek isteyen şirket, asıl yeri İzmir olan Kraemer ve Şürekâsı idi. Bu iş için Donanma-yı Osmani Muavenet-i Milliye Cemiyeti ile bir mukavele imzalamış, Cemiyet’e hasılattan pay vaat etmişti. Yazışmalarda “anfiteyatr”, “cambazhane”, “baraka”, “oyun yeri” olarak geçen Talimhane’deki yapı, Harbiye Nezareti’nin müsaadesiyle yapılmıştı. Mukaveleye göre şirket, dört ay boyunca ayda 100 lira kira ödeyecekti. İlk kirayı da, büyük destekçisi olduğu anlaşılan Beyoğlu Mutasarrıflığı’na ödemişti.

Fakat bu işlemlerin hiçbiri usule uygun değildi. Talimhane mevkii “emlâk-ı emiriyye”den olduğundan, idare ve kiralama yetkisi Maliye’deydi. Yani, ne Harbiye Nezareti inşaat izni verebilir ne de Beyoğlu Mutasarrıflığı kira alabilirdi. Gösteriler için de belediyeden ayrıca ruhsat alınması gerekiyordu. Belediyenin iddiasına göre, bu talep önce memlekette bilinen bir âdet olmadığı ve insan hissiyatına aykırı olduğu gerekçesiyle reddedilmiş, fakat devreye yine şirketin büyük destekçisi Beyoğlu Mutasarrıflığı girmiş, Dahiliye Nezareti nezdindeki girişimleriyle oyunların iznini almıştı. Ancak, tam gösteriler başlamadan önce İkdam gazetesinde çıkan haber, geriye dönük bir sorgulamaya ve bir sorumlu aramaya yol açmıştı. Bunun üzerine önce Dahiliye’nin emriyle güreşlerin iptal edileceği duyulduysa da gösteri devam etti.13 Zira kurumlar arasında, güreşler iptal edildiği takdirde şirketin hak kazanacağı tazminatı kimin ödeyeceği konusu vardı. İkdam gazetesi, âdeta bu yazışmalardan haberdar gibi, belki gerçekten içeriden haber alarak, bu işe kimler izin verdiyse, tazminatı o memurların ödemesi gerektiğini savunuyordu.14 Bu da, yetkisi olmadığı halde bu işte birinci dereceden sorumlu olan Beyoğlu Mutasarrıflığı’na düşüyordu. Sonuç olarak resmî makamlar, İkdam’ı ve muhalifleri tam olarak tatmin etmese de uzlaştırıcı bir çizgide karar kılmıştı: Güreşler zaten rağbet görmediği için, kira süresi dolana kadar beklenecekti, bu zaman zarfında oyunlar kendiliğinden bitebilirdi. Fakat daha önemlisi, muhaliflerin tepkisiyle güreşlerin içeriği tamamen değiştirildi: Başta hiçbir hayvanın öldürülmeyeceği bir gösteri icat edilmiş, hatta Beyoğlu Mutasarrıfı, ilk oyuna bizzat gideceğine, boğa ya da beygir katledilmeyeceğine kefil  olmuştu. Bu deneyime göre “birinci boğa güreşinde hiçbir boğa itlaf edilmediği gibi mucib-i heyecan bir şey de vaki olmadığından”15 bunun devamında mahzur görülmemişti. Başka bir deyişle, İkdam’ın ve imza toplayanların muhalefeti, boğaların canını kurtarmıştı.

Hayırsızada’ya sürülüp ölüme terk edilen köpekler

Bütün bu olanlar, hayvanlarla ilişkiler meselesinde birkaç açıdan fikir veriyor. Birincisi, bu örnekten anlaşıldığına göre, homojen bir yapı, çerçeve ya da karar, pratiği belirlemeyebiliyordu. Her ne kadar yetkiler modern devletin belli kurumlarına dağıtılmış, tanımlanmış, bir bürokratik protokol belirlenmiş olsa da kurumlar arasındaki güç ilişkileri, ayrıca muhtemelen nepotizm, usulsüzlük, yolsuzluk, bu işleyişi büyük oranda sekteye uğratabiliyordu. Boğa güreşleri örneğinde karar, ortak bir fikir ya da hukuki temele göre alınmış değildi. Sonuç olarak gösteriler kurumlar tarafından savunulamamış, hatta net bir açıklama bile yapılamamıştı. İkdam, haziran başında “Şimdi, doğrusu biz de hayretteyiz. Bu boğa güreşlerine kim izin verdi, nasıl izin verdi, men emri nasıl infaz olunamadı? Bir alay sualler ki içinden çıkılmak kabil değil16 diyordu. Öte yandan, işleyişteki kuralsızlık kamuoyu tepkisine bir alan açmış, güç ve meşruiyet kazandırmıştı. Bürokrasi, gazete haberlerine, imza kampanyasına kayıtsız kalamamış, tepkiler işleyişe yeni bir yön vermişti.

Boğa güreşiyle aynı tarihlerde köpeklerin Hayırsızada’ya sürüldüğü düşünüldüğünde, iki olayın farklı şekillerde sonuçlanmış olması da düşünülmeye değer. Hayvanları korumaya yönelik böyle bir hassasiyetin yükseldiği zamanda, mavnalara doldurulmuş olan köpekler ölüm yolculuğundaydılar. Araştırmacılar, bu büyük köpek kırımını ağırlıklı olarak köpeklerin eski rejimin bir sembolü olması, İttihat ve  Terakki iktidarının şehir sokaklarını, modernliğe içkin bir kıyıcılıkla bu simgeden arındırması şeklinde yorumladılar. Irvin Cemil Schick ise, bu uygulamayı, modern şehirleşmeyle insanlarla hayvanlara ait sınırların değişmesi ve buna bağlı olan bir “mekân üzerinde çekişme” üzerinden değerlendirmeyi önerir. Toplu itlafın 17. yüzyıldan itibaren zaman zaman denendiğini hatırlatarak, bu bakımdan ilk ve tek olmayan İttihat ve Terakki iktidarının farkını şu şekilde ortaya koyar: “Ama meşruiyetlerinin kaynağı ilâhi değil, dünyevi idi. Padişahlar gibi bir ahlâki sözleşmeye tabi değillerdi. Askerî güç ile iktidara geldiklerinden, kendilerinden başka kimseye hesap vermeleri gerekmiyordu. Şehri fethetmeye ve sömürgeleştirmeye, insanlarla köpekler arasındaki mekân çekişmesini kesin ve nihai bir şekilde halletmeye koyuldular. Ve ne vatandaşların duygularını dikkate aldıklarından ne de merhamete kapıldıklarından, dehşet verici bir şekilde başarıya ulaştılar.17 Fakat boğa güreşleri düşünüldüğünde, “İttihat ve Terakki” olarak özetlenebilecek, ortak fikre sahip ya da bunu işletebilen bir bürokrasinin her durumda düşünülemeyeceği, ayrıca kamuoyunun duygularının kararları etkileyebildiği görülüyor.

Bunun sebebi ne olabilir? Kamuoyu, aynı tarihte köpekler konusunda benzer bir hassasiyet göstermemiş miydi? İtirazlar olduysa, bunlar güreş muhaliflerininkine benzer mi, yoksa farklı bir söyleme mi dayanıyordu? İdari makamların işleyişinde bu itirazlar nasıl bir karşılık bulmuştu? Katliama gerekçe olarak pratiğin içinden gelen birtakım meşrulaştırıcı dayanaklar mı bulunmuştu? Bu sorular, ayrı bir araştırmanın ve yazının konusu olacak.

Hayırsızada'ya bırakılan köpekler

İlk hayvanları koruma derneği

Boğa güreşlerine karşı çıkan hayvan dostlarından bir grup, birlikte hareket edip sonuç alınca, Türkiye’nin ilk “hayvanları koruma derneği” olan Himaye-i Hayvanat Cemiyeti’ni kurmaya karar verdi. Cemiyetin yönetiminde ileri gelen asker ve sivil bürokratlar da vardı ama faaliyetleri asıl yürüten kişiler İngiltere büyükelçisinin eşi Lady Lowther (başkan), İngiltere Elçiliği Müsteşarı Doktor F. G. Clemow (veznedar) ve eşinin Robert Kolej’deki görevi nedeniyle 1902’de Türkiye’ye gelen Amerikalı Alice Manning’di (sekreter).

Cemiyetin iki temel amacı, hayvanlara yönelik zulmü önlemek ve hayvan sevgisini artırmaktı. Hayvanlara kötü davrananların cezalandırılmasını, bu kişilerin teşhir ve ilan edilmesini talep eden Cemiyet, köpek, horoz, deve, koç gibi hayvanların dövüştürülmesiyle mücadeleyi de amaçlıyordu. Cemiyetin kurucuları arasındaki Mahmut Şevket Paşa ve halefi Said Halim Paşa’nın birbiri ardına sadrazam olmaları, köpek itlaflarını tamamen bitirmemişse de azaltmıştır.

1914’te I. Dünya Savaşı patlak verince cemiyetin faaliyetleri durdu. Bu cemiyetin bazı üyelerinin de aralarında olduğu bir grup Cumhuriyetin ilanından kısa bir süre sonra, 6 Mart 1924’te Türkiye Himaye-i Hayvanat Cemiyeti’ni kurdu. (İST)

Dipnotlar

1 Akşam, 5 Mart 1935.

2 Bkz. Cihangir Gündoğdu, “Doksan Yıl Önce İstanbullu Hayvanseverler: İstanbul Himaye-i Hayvanat Cemiyeti, 1912”, Toplumsal Tarih, 116 (2003): 10–17; Catherine Pinguet, Les chiens d’Istanbul (Saint-Pourçain-sur-Sioule: Bleu autour, 2008) [Türkçesi: İstanbul’un Köpekleri, çev. Saadet Özen, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2009]; Ümit Sinan Topçuoğlu, İstanbul ve Sokak Köpekleri (İstanbul: Sepya Kitaplar, 2010); Irvin Cemil Schick, “İstanbul’da 1910’da Gerçekleşen Büyük Köpek İtlâfı: Bir Mekân Üzerinde Çekişme Vakası”, Toplumsal Tarih, 200 (Ağustos 2010): 22-33.

3 Chienne d’Histoire (yön. Serge Avedikian, 2010). Film 2011’de, Cannes Film Festivali’nde kısa metraj dalında Altın Palmiye ile ödüllendirildi.

4 Bu konunun keşfi ve Boğaziçi Üniversitesi Arşivi’yle ilişkileri hakkında bkz. Saadet Özen, “Talimhane’de bir boğa güreşi”, BÜMED, 238 (Kasım-Aralık 2018): 94-95.

5 “Boğa Güreşleri”, İkdam, 10 Mayıs 1326 (23 Mayıs 1910), s. 2 ve 3.

6 “Boğa Güreşleri”, İkdam, 17 Mayıs 1326 (30 Mayıs 1910), s. 2.

7 İmza metni ve imzacılar için bkz: BOA, DH. MUİ. 98/9

8 Vurgu bana ait.

9 İkdam, 10 Mayıs 1326, agy.

10 Vurgu bana ait.

11 BOA, DH. MUİ. 98/9. “Par égard pour le beau nom de l’Empire Ottoman rajeuni (...)”.

12 Yazışmalar için bkz.: BOA, DH. MUİ. 98/9; BOA, ML.EEM 803/20; BOA, BEO, 3755/281576.

13 Yeni İkdam, 16 Mayıs 1326 (29 Mayıs 1910) ve 17 Mayıs 1326 (30 Mayıs 1910).

14 Yeni İkdam, 23 Mayıs 1326 (10 Mayıs 1910), agy.

15 BOA, DH. MUİ. 98/9. İstanbul Vilayetinden Dahiliye Nezaretine, 18 Mayıs 1326.

16 “Boğa Güreşleri”, Yeni İkdam, 19 Mayıs 1326 (1 Haziran 1910), s. 2.

17 Irvin Cemil Schick, “İstanbul’da 1910’da Gerçekleşen Büyük Köpek İtlâfı”, agy.

İstanbul
İstanbul'da boğa güreşleri
Hayırsızada
Sayı 002

BENZER

Kamera, yönetmenle seyircinin buluşma noktası. Birlikte çıkılan gezide yönetmen kılavuz, seyirci seyyah... Bize göz olan ve bambaşka hayatların perdesini aralayan film yönetmenlerimizden, bu kez, bize onların İstanbul’unu anlatacak birer ‘sahne’yi dondurmalarını istedik. Bize kendi çektikleri fotoğraflara eşlik eden cümleleriyle İstanbul’u anlattılar.
Özlenen yaz etkinlikleri İstanbul'un kültür sanat ajandasına eklenmeye devam ediyor. En yeni etkinlik haberleri ise Beykoz Kundura'dan geldi.
Cumhuriyet İstanbul’unda inşa edilen apartmanlar genel olarak odaları ferah, oturup çay, kahve içmeye müsait balkonlu dairelerden oluşan bahçeli, küçük binalardı. “Müteahhide verme” akımı başlayınca, hele kentsel dönüşüm furyasında, aynı alana olabildiğince çok daire sığsın diye evler kutuya, balkonlar eşiğe indirgendi. Apartmanlar bahçeleri yuttu. Gökyüzüne doğru da yükselmek gerekti. Malzeme yenilendi diye kâr ettik sandık ama koronavirüs hayatı durdurup herkesi eve yollayınca kaybettiklerimizi fark ettik. Şimdi yeniden teras, balkon, bahçe arıyoruz. Yenilenen konut tipi tercihimiz hem sağlığın gerekleriyle hem de geleceğin mimari projelerinin yansıttığı tabloyla uyumlu: İlle yeşil!