Karsu: "Müziğim İstanbul’un mimarisine benziyor"

26 Kasım 2021 - 16:27

Son iki yılı nasıl geçirdiniz? Tüm bu olan biten size neler düşündürdü?

Hayatımda çok şey değişti. Kendimi çok daha iyi tanımaya başladım. Ne kadar çok çalıştığımı, kendime ne kadar az zaman kaldığını görünce şaşırdım. Artık neyi isteyip istemediğim konusunda daha netim. Dünyadaki son günlerimde geriye dönüp baktığımda, “Evet çok çalıştım, konfor içindeydim ama gerçekten yaşadım mı?” demek istemiyorum. Arkadaşlarımla, ailemle de vakit geçirebilmiş olmak istiyorum. Ben çok heyecanlı bir insanım. O yüzden etrafımdaki herkes bana yeni bir proje önerir. Ama artık daha fazla şeye hayır demeye başladım. Müzikle, işlerimle kişisel hayatımı da ayırdım. Evimde albümler göremezsiniz mesela. Ama bir yanda da müzik benim kimliğimin bir parçası. Sadece müzik değil, benim müziğimi dinleyen insanlar da benim kimliğimi oluşturuyor.

Müziğin ötesinde neler var hayatınızın merkezinde?

Bu kadar söylenmeme rağmen, şimdilerde yine sadece çalışıyorum. Pandemi dönemi önüme başka olanaklar da getirdi. Yemek yapmayı çok seviyordum. Bunu bir kariyere dönüştürmeye karar verdim. YouTube’da ve Hollanda’da bir televizyon kanalında programım var. Artık televizyona, medyaya sadece görünmek için çıkmak istemiyorum. Orada oluşumun bir anlamı olmalı. Bir sonraki jenerasyonla, gelecekle ilgili bir şeyler yapabilmek istiyorum. Topluma bir şeyleri geri vermek istiyorum. Müzisyen olmak beraberinde bir şöhret de getiriyor. İnsanlar sizin sözlerinizi dinliyorlar. Sözlerimin insanlarda nasıl bir etki bıraktığını bilemem ama iyi bir şeyler yapabilmek istiyorum.

Karsu

Aileniz de yemekle profesyonel olarak ilgileniyor, siz de işi yemek programı yapmaya kadar götürmüşsünüz. Nasıl oldu bu?

Biliyorsunuz benim ailem Hataylı. Orada yemekler çok önemli, hatta UNESCO tarafından korunuyor. Bizim Amsterdam’da Türk ve İtalyan restoranlarımız var. Yemek yapmak her zaman aile yapımızın bir parçasıydı. Dostların olduğu sofralar kurulurdu. Pandemi döneminde deliler gibi sıkılmıştım. Dedik ki, “Tüm dostlarımızı çağırıp bir sofra kuralım.” Ben Fransız yemekleri yaptım. "Karsu’nun Mutfağı" adıyla sosyal medyaya da koymuştuk. Aslında sadece eğleniyorduk. Tekrardan insanlarla bağ kurmak, onları yeniden mutlu etmekle ilgiliydi bu sofra. Bu iş özellikle Hollanda’da yayılmaya başladı. Bir dergide yemek yazarı ve fotoğrafçısı oldum. Çok hoşuma gitti. Sonra bir anda kendimi bir TV kanalında çalışanlara mezeler yaparken buldum. Hem yemeklerimi hem enerjimi hem de yansıttığım bu tarafımı çok sevdiler ve “Hadi bir program yapalım” dediler.

Tüm bu yemek tutkusunu anlatırken Hatay’la başladınız. Doğduğunuz, yaşadığınız şehirler hayatınızı nasıl etkiliyor?

Amsterdam’ın benim için ne kadar önemli olduğunu tarif etmem olanaksız. Hem müzik hem de yemek açısından önemli benim için. Ben her zaman bir dünya insanı olduğumu söyledim. Bunun sebebi çok fazla seyahat etmem zannediyordum. Muhtemelen elliye yakın ülkeye gittim. Ama asıl önemli olan şeyin Amsterdam olduğunu anladım. Çünkü Amsterdam’da 160’a yakın farklı millet yaşıyor. Arkadaşlarım arasında Afganistan’dan, Şili’den, Gana’dan, Ekvator’dan, Bosna’dan insanlar var. Bir masaya oturduğunuzda tüm dünyayla birlikte oluyorsunuz. Sadece arkadaşlarınız oturmuyor o masada. Kültürleri, yemekleri, müzikleri, dansları, her şey o masada oluyor.

Farklı kültürlerle yaşadığınız bu ilişkiden nasıl besleniyorsunuz?

Bu insanların mizaçları da masada oluyor. Her şeye tepkileri farklı. Amsterdam’da daha anaokulundayken bile bu farklı milletlere ait özellikleri –isteseniz de istemeseniz de– yakalamaya, üzerinizde taşımaya başlıyorsunuz. Müzik yaparken bile farkında olmadan böyle oluyor. Beni dinlediklerinde kendilerinden bir şeyler yakalıyorlar. Mesela, “Yeni şarkında kullandığın ritim geçen gün gittiğimiz salsa partisinde çalıyordu” diyorlar. Hollanda kültürüne ait geniş, baskın bir yemek kültürü yok. Burada farklı ülkelerin yemekleri öne çıkıyor. Biz de çocukken çok farklı restoranlara giderdik. Bu yüzden ailem dünya mutfağına da hâkim. Annem hiç kimsenin yapamadığı şekilde “Thai” yemekleri yapar mesela. Ben çok iyi Meksika yemekleri yaparım. Yemekle ilişkim de böyle zenginleşti.

Karsu

Peki ya tüm bunların içerisinde Türkiye ve İstanbul sizde nerede duruyor?

Elbette Türkiye’nin, özellikle İstanbul’un bende etkisi çok büyük. Bence yaptığım müzik İstanbul’un mimarisine oldukça yakın. İstanbul’da sokaklarda yürüdüğümde, sarayları gördüğümde İstanbul’u İstanbul yapan şeylerin hâlâ merkezde olduğunu anlıyorum. Tüm o muazzam tarih ve mimari orada duruyor. Ama yine de son derece modern bir şehir. Hep ileriye bakıyor. Ben işim gereği genelde konser salonlarındayım. İstanbul’da yeni binalar olarak onları gördüğümde de bambaşka bir modernlik yakalıyorum. Bu şehrin nasıl bir gelecek öngörüsü olduğunu seziyorum. Ben de her zaman ileriye bakar, neyi farklı yapabilirim diye düşünürüm. Ama bir yandan da tıpkı İstanbul gibi beni ben yapan değerleri unutmak istemem. Müziğime ve İstanbul’a dair böyle bir benzerlik var.

İstanbul’a dair en eski anınız nedir?

İstanbul’u ilk defa, işin aslı Bursa’ya Uludağ’a gidecekken görmüştüm. Gördüğüm insan sayısına şaşırmıştım. Müziğe yeni başladığımda yaptığım ilk röportajlarımda hep New York’ta ya da İstanbul’da yaşayacağımı söylerdim. Ama şimdi anlıyorum ki bu benim için çok zor. Çünkü gerçekten çok kalabalık. Amsterdam onun yanında büyük bir köy gibi kalıyor. Fakat İstanbul’a, özellikle dostlarımla gittiğimde çok mutlu oluyorum. İstanbul’da yaşayan insanların İstanbul’u çok sevmesi de hoşuma gidiyor. Elbette sonsuz konuyu da eleştiriyorlar. Ama arkada bir tutku var. Amsterdam’ı da biz eleştiririz, bunu anlarım. Mesela, “İnsandan çok bisiklet var, bu nasıl iş” denir hep.

Müziğiniz için İstanbul’a geldiğinizde aklınızda neler oluyor?

İstanbul biraz da şımarık bir şehir. Her ne kadar Ankara başkent olsa da tüm uluslararası sanatçılar İstanbul’a gidiyor, konserler orada oluyor. Bu yüzden biraz doymuşlar. Bu bir açıdan da güzel. İstanbul’da insanlar neye, neden gittiklerini biliyorlar. Her türden müziği bilerek dinliyorlar. Tüm bu doymuşluğa rağmen karşılarına çıkan her konsere de minnettarlar. Bence İstanbul’un insanları da benim müziğime benziyor. Kalplerinde kültürlerini, yemeklerini, İstanbullu olmayı seviyorlar. Ama bundan öteye doğru gitmek istiyorlar. Anlıyorum ki Türkiye’deki orta sınıfın bile konserlerime gelmesi bazen ekonomik açıdan zor olabiliyor. Dolayısıyla herkesin İstanbul’a iki farklı gözle baktığını da hissedebiliyorum. Davulun sesi uzaktan hoş gelir, bana bazı şeyleri söylemek kolay, bunun da farkındayım.

Karsu, İstanbul Caz Festivali'nde sahnede (Fotoğraf: Fatih Küçük - İKSV Arşivi)

Amsterdam ve İstanbul’u nasıl karşılaştırırsınız?

Eğer Hollanda-Amsterdam, Türkiye-İstanbul karşılaştırması yaparsak, benzer bir şey yakalarız. İki şehirde de insanların bulunma sebebi aynı. Çünkü iki şehir de büyük, fırsatlar sunuyor, hayallerinizin gerçeğe dönüşebilmesine olanak sağlıyor. Bu şehirlerde üstelik hayatınızı ve dertlerinizi unutup eğlenebiliyorsunuz da.

Amsterdam ve İstanbul’daki müzik endüstrisini nasıl değerlendirirsiniz?

Bence çok benzer. İstanbul’da çok fazla insan bu mesleğe girmeye çalışıyor ama alıcıları da o oranda fazla. Amsterdam’da ise çok daha az insan müzik yapmaya çalışıyor ama alıcıları da o kadar az. O yüzden bence benzer bir rekabet ve zorluk ortamı var. Türkiye’de otantik olan müzisyenleri çok daha fazla seviyorum. Genç jenerasyon genelde beğendiği sanatçıları kopyalıyor. Yani işin aslı, Ray Charles bile Nat King Cole’u kopyalamış. Tamam, bu güzel. Ahmet Ertegün de Ray Charles’la çalışacakken böyle düşünmüş. Ama işte, başarılı olmak için Ray Charles olmalısınız. Çünkü Nat King Cole’dan bir tane var. Artık insanların bu sosyal medya çağında sabrı da yok. Benim de yok. Ama ben buraya gelebilmek için yedi yaşından beri piyano çalıyorum. Bazı şeyler zamanla gerçekleşiyor.

Yeniden yollara düştünüz, önünüzde büyük bir konser programı var.

O kadar uzun zaman evde kalmıştık ki, konserlere başlayacağımız o ilk anda çok heyecanlanmıştım. Bunca zamandır piyanoya insanların karşısında dokunmamıştım. Ama sahneye çıktığım anda anladım ki sanki hiç ara vermemişiz. Üstelik insanların da ne kadar mutlu olduğunu gördüm. Kahkahayı, gözyaşını, her şeyi özlemiş insanlar. 2021’deki Hollanda turnemizin ardından 2022’de bir dünya turnesine çıkacağım.

Ziyaret etmeyi iple çektiğiniz bir şehir var mı?

İlginç gelecek belki ama Konya ve Diyarbakır konserlerimi bekliyorum. “İstanbul’daki insanlar birçok şeye doymuşlar” demiştim ya, bu şehirler tam tersi. Buralara gideceğim ilk seferde bana, “Oralara gitme, caz bilmezler” demişlerdi. İnsanların tek bir kutuda kategorize edilmesinden hiç hoşlanmam. Bana da yaparlardı çünkü. Bu şehirlere özellikle uluslararası pek kimse gitmediği için daha ayağımı sahneye koyar koymaz neler olduğunu tarif etmem mümkün değil. O sevgi, takdir olağanüstü. Diyarbakır konserimde ben blues şarkısı söylerken halay çekildi. Hayatımın en eğlenceli konserlerinden biriydi.

Sahnede olmaya dair neyi seviyorsunuz?

İnsanları seviyorum. Pandemide bunu fark ettim. Sürekli çevrimiçi konserler yapıyorduk ve anladım ki seyirci bir konserin gerçekten yüzde ellisini oluşturuyor. Mesela Almanya’da kimse şarkılara eşlik etmez. Bunun benimle ilgili olduğunu düşünüyordum. Sonradan öğrendim bu bireysellik ve tavır, eğitim sistemiyle de ilgiliymiş. Ama Türkiye’de herkes birlikte olmaya alışkın ve paylaşım çok önemli. Herkes şarkılara katılıyor. Bu katılımın ne kadar önemli olduğunu anladım. Sahnede en çok seyircinin karşısında olmayı seviyorum.

Karsu

Son albümünüzü 2019 yılında yayınladınız, bir yenisi gelecek mi?

Ne yazık buna şu an vaktim yok. Bana derler ki, "Bak geçmişte şu adam 60 albüm yapmış". Evet öyle ama, o dönemde birçok kişi stüdyo girer, şarkısını söyler ve arkasını dönüp gidermiş. Benim durumumda, ben bir albümün her detayıyla ilgileniyorum. Bu çok fazla konsantrasyon ve vakit gerektiriyor. Üstelik grubumla tek bir kez prova yapmak da yetmiyor. Düşünün ki sadece sahne ışıklarımızı iyi yapmak için bile bir yer kiraladık ve bunun için bile prova yapıyoruz. Detaylara önem veriyoruz. İstiyoruz ki bir konsere bilet alan tüm dinleyicilerimiz eşsiz birer deneyim yaşasınlar.

Müziğe bakışınız yıllar içerisinde değişti mi?

Geçen gün bir müzisyen arkadaşım, “Sen nota okuyabiliyorsun değil mi?” dedi. Evet okuyabiliyorum. Şunu fark ettim, evet müziği öğrenmek kolay değil, bunu anlıyorum. Ama bu işteki insanlar önce şöhreti, sonra müziği istiyorlar. Konunuz müzikse önce biraz müziğe yatırım yapmalısınız. Eğer derdiniz şöhretse, bu mesleğin adı da var artık; “influencer” olabilirsiniz. Müzikte artık bir plak şirketine de ihtiyacınız yok. Ben de böyle yaptım. Hâlâ da bir plak şirketim yok. Birçok şirket de benimle anlaşma imzalamak istiyor. Ama anlıyorum ki bana getirebilecekleri yeni bir şey yok. Her şeyi bağımsız yapabilirsiniz.

Ama her şeyi yaparken de sanırım insan kendini çok hırpalamamalı? En baştaki sözünüze dönersek, kendine de zaman ayırmalı...

Fark ettim ki akıl sağlığı çok önemli. İnsan öyle bir hızla koşuyor ki, durup biraz dinlenmeli. Yaşamayı unutmamalı. Bu benim için geçerli tabii. Son derece ayrıcalıklı bir hayatım var. Bunun farkındayım ama çalışmak dışında yaşamayı da unutmamalıyım. Bunu biliyorum.

Karsu
Müzik
Caz
İstanbul
Amsterdam
Sayı 008

BENZER

Zafer Bayramı’mızın 98. yıldönümüydü bu yıl. Coşkuyu, sevinci yaşarken bir kez daha gördük ki; memlekete, İstanbul’a, insanımıza cumhuriyet ve demokrasi ne kadar da çok yakışıyor. Bize bunu armağan eden Mustafa Kemal Atatürk’e ve silah arkadaşlarına şükran borçluyuz.
Türk sinemasının unutulmaz yönetmeni Ertem Eğilmez, 32 sene evvel bir eylül günü aramızdan ayrılmıştı. Özellikle Hababam Sınıfı serisiyle aradan geçen senelere rağmen genç kuşakların da ismini bellediği usta yönetmen, ölümsüzlüğün sırrına ermiş gözüküyor! Türk sinemasına birbirinden değerli oyuncular kazandıran, Yeşilçam mutfağının her köşesinde çalışan, mizahın, samimiyetin, sıcacık hikâyelerin büyük üstadını saygıyla anıyoruz.
İstanbul’un en pahalı ve en tartışmalı projelerinden biri olan Galataport açılıyor. Tarihimiz açısından önemli bazı binaları yutan, şehrin silüetini bozmak ve kamuya ait olan sahil şeridini halka kapatmakla suçlanan, ayrıca getireceği pahalılıkla geniş bir alanda ahaliyi bölgeden göçe mecbur bırakacağı iddia edinilen Galataport, dev yolcu gemilerinin yanaşacağı bir liman, lüks otel ve restoranlar, müzeler ve alışveriş merkezi içerecek.