"Sultan" ile Türkan

06 Haziran 2021 - 13:55

Türkan Şoray Aralık 1983’te oyuncu Cihan Ünal ile evlenmiş, bu ani verilmiş karar neticesinde gerçekleşen evliliğin haberi o günlerde bomba etkisi yaratmıştı. Bir akşamüstü toplantısında, annemin misafiri olan kadınların aralarında uzun uzun şunu tartıştığını hatırlıyorum: Soyadını değiştirecek mi, değiştirmeli mi?

Her ne kadar bir “sultan” ile bir “padişah”ın yaptığı evlilikten memnunlarsa da1 “Türkan Ünal” yatmıyordu akıllarına, sinmiyordu içlerine bu yeni kimlik. İki soyadı kullanmaksa yaygın değildi o zamanlar, bunu bir seçenek olarak bile görmüyorlardı. Soyadını değiştirse de kendileri açısından ilelebet Türkan Şoray olarak kalacağına dair bir fikir birliğine vardılar o gün. Şoray’ın sinema kariyeri o noktada 23 yıllık, zihinlerde güzellikle, arzu edilmekle ve ulaşılmazlıkla bütünleşmiş bir kariyer. Her mutlu sona ulaşan Yeşilçam filmi gibi, Şoray’ın da kişisel hayatında ermiş gibi göründüğü bu menzil çok kişiyi memnun etmişti.

Türkan Şoray ve Cihan Ünal, 1983’te yaptıkları sürpriz evliliği Ankara’da düzenledikleri basın toplantısıyla duyururken

Yeşilçam evliliği sever, bir kurum olarak evliliği kutsar. Evlilik, hikâyelere, hayatlara yön verir. Mesela Şoray gibi bir oyuncunun rollerine sadece evlilik üzerinden baksak, oynadığı hemen her filmde nikâh masasının önemli bir durak olduğunu görürüz: Şoray ya evlenmek isteyen ama türlü engellerle karşılaşan bir kadındır ya da sevdiği adam zaten evlidir, bu sebeple yasak ilişki yaşar... Evlenmek için para lazımdır, bazen de para için evlenilir... Bir evlilikten kaçarken beklemediği bir aşka kapılır... Evlendiği, en mutlu olduğu gün, bir amansız hastalığa yakalandığını öğrenir! Bir pusuladır evlilik, nikâh masası nihai varış noktası. Senaryolarda, evliliğin nereye konduğundan, pozisyonlandırıldığından bağımsız, değişmeyen tek unsur ise Şoray’ın mutlak şekilde istenen, arzu edilen, peşinde koşulan bir kadın olması. Benim bildiğim tek bir filmi var Şoray’ın: Kimse onun peşinden koşmuyor, kimse onunla evlenmek istemiyor. Hatta bu kez tam tersi. Kendisi, makul bir kısmet peşinde; biraz sıra dışı yollara başvurarak günlük bir gazetenin “Gönül Postası” köşesine ilan verip adaylar, mektuplar arasından kısmetini seçmeye çalışıyor. 1987 yapımı, Rumuz Goncagül filmi bu. 1977’de Oktay Arayıcı tarafından bir tiyatro oyunu olarak yazılan, on yıl sonra İrfan Tözüm tarafından yönetilen bir senaryo.

Selvi Boylum Al Yazmalım

On yılda bir dönüşüm

Yalnız, belki evvela, Şoray’ın sinema kariyerinde her on yılda bir yaşadığı dönüşümlere biraz da onun kişisel hayatı üzerinden kısaca bakmak gerekiyor.

1960’lar boyunca pek çok melodramda yer alıyor Şoray. Bu seneler, aynı zamanda Yeşilçam’ın en çok film ürettiği yıllar. Oynadığı ilk filmde başrol almış, hiçbir zaman figüranlık yapmamış2 ve yan rollerde görülmemiş bir oyuncudan bahsediyoruz. Ünü giderek pekişiyor, seyirci sinemaya sadece onu görmek için gidiyor, vizyonda bazen birden fazla filmi var, sinema salonlarının önünde kuyruklar... 1960’larda seyircinin Türkan Şoray ihtiyacının erdiği noktayı belki şöyle ifade etmek lazım: Bazı filmlerde Şoray iki rolde birden çıkıyor karşımıza, hem anneyi hem de kızını oynuyor.3 Bazen filmin başında ölmesine rağmen, başka bir kimlikle derhal diriliyor, afişlerde adı tek başına en üstlerde yer alıyor.

Sinema tarihimizde eşi benzeri görülmemiş, kendisinden ziyade bir adam tarafından belirlenmişe benzeyen bir dizi kanun bu dönemde çıkıyor: Türkan Şoray Kanunları. Bunlardan biri olan “İstanbul’un dışına çıkmam” maddesi gereğince tüm filmlerinde arka fonda İstanbul var. Seyircinin, sektörün, özel hayatında yaşadığı ilişkinin beklentilerine göre yönlendiriyor kariyerini Şoray bu dönemde.

1970’lerde değişen Türkiye ve sinema dünyası onu melodramların yanı sıra toplumsal içerikli bazı filmler çekmeye itiyor. Bu dönemin onun için en büyük yeniliği, kamera arkasına geçmesi. 1972 tarihli Dönüş, 1973’te Azap, 1976’da Bodrum Hâkimi ve 1981’de Yılanı Öldürseler Şoray’ın başrolünde oynadığı ama aynı zamanda yönetmenlik de yaptığı filmler. Kiminde çok isteyerek, kimindeyse mecburen geçmiş kamera arkasına.5 1977’de Atıf Yılmaz yönetmenliğinde çevirdiği ve iki adamın sevdası arasında kaldığı Selvi Boylum Al Yazmalım filmi kariyerine damgasını vuruyor. Bir gecekondu mahallesinde geçen 1978 tarihli Sultan filminde, dört çocuğuna tek başına bakan dul bir anne Şoray. Elinde sopa, tabanca ve bilumum kesici aletle herkese gününü gösterirken, hikâyesi sonunda bir duvak ve bir yüzük marifetiyle mutlu sona eriyor bir defa daha. 

Yağmur Ünal'ın doğumu, 1984

İçsel çatışmalar, aşılan korkular

Şoray’ın kişisel hayatındaki bir temel değişimin, sinema kariyerini de etkilemesi ise 1980 sonrasında olacak. Uzun zamandır içinde bulunduğu ilişkisine bu dönemde noktayı koyuyor Şoray. Bir söyleşisinde belirttiğine göre, değişen toplumsal değerler, ilerleyen yaşı bazı eşikleri aşmasını sağlıyor. O yıllara kadar yalnız kalmaktan korktuğunu, kendine güvenmediğini, ama o dönemde kadın hakları konusunda bilinçlendiğini ve “Tek başına da yapabilirim” fikrinin oluştuğunu belirtiyor söyleşide.6

Bu dönüşümün kariyerine doğrudan etkisi de olacak: Kabul ettiği bir filmle bir “korku eşiği”ni daha aşıyor Şoray 1982’de. Kendisine anlaşılan defalarca teklif edilen Ah Güzel İstanbul senaryosunu kısa bir sevişme sahnesi yüzünden istemeyerek geri çeviriyor önce, fakat hemen ardından önerilen Mine filmine tamam diyor. Her ne kadar seyirciden çekinse de, “onların da artık bunları bildiğine, gerçek bir hayat anlatılıyorsa böyle sahnelerin de anlatılabileceğine” ikna ediyor kendini.7 Yani bir filminde sevişmek cesaretini göstermekten bahsediyor Şoray.

Evet, Atıf Yılmaz’ın Mine filmi, Şoray’ın kariyerinde bir milat sayılabilir. Her ne kadar kendisini berbat bir evlilikten, herkese ve her şeye rağmen kurtarmayı başaran bir kadını canlandırsa da, Şoray’a bu filmde de biçilen rol ile 1960’ların, 1970’lerin melodramlarında aldığı roller arasında bir kesişim, önemli bir benzeşme var. Mine’de de film boyunca tüm kasaba tarafından hakkında sürekli konuşulan birisi Türkan Şoray. Kasabanın aylakları, meslek sahipleri, çarşı pazarda kadınlar hep onun güzelliği hakkında konuşuyorlar; sonunda Mine’nin içinde bulunduğu durumun nasıl, ne derece sıkışık olduğunu göstermek, sürekli bunu işlemek için izleyiciyi nefessiz hale getirene kadar ileri gidiyor yönetmen. Edebiyatın da sinemanın da sevdiği bir tema olan sıkıcı, tekdüze yaşamı, insanları satıhta olan taşra, bu filmde olduğu denli klostrofobik işlenmemiş olabilir işin doğrusu.

Mine’den sonra bazıları "kadın filmi" olarak nitelendirilen filmlerde rol alıyor Şoray. Seni Kalbime Gömdüm’de yine bir evlilikten başka bir mutuz evliliğe hızla savruluyor. Metres filminin sonunda yasak ilişki yaşadığı adamın karısına telefon edip onu anladığını ve ona hak verdiğini, aralarından çekildiğini belirterek sonlandırıyor filmi. Tüm filmleri içinde en çok sevdiğini söylediği8Seni Seviyorum’da, Ünal tarafından terk edildiği için pavyonlara düşüyor ama sonunda yine Ünal’la (bir kere daha) nikâh masasında buluyor kendini. Bir Kadın Bir Hayat’ta asla yürümeyecek bir evlilikten kendini kurtarsa da bekâr ve çocuklu bir kadın olmanın tüm toplumsal baskısından nasibini alıyor. Şerif Gören’in on kadını anlatmayı amaçlayıp dokuz kadınla yetinmek zorunda kaldığı, ayrı ayrı hikâyelerden oluşan On Kadın filminde ise kendini muhtelif suçlarla sürekli karakolda buluyor.

Rumuz Goncagül (Fotoğraf: Agah Özgüç Arşivi)

İlk defa "istenmeyen" kadın

1987’de, tüm bu fırtınalardan sonra sakin, dingin bir liman hissi yaratan bir filme varıyoruz artık. Şoray’ın o güne dek çizdiği imaja epey ters, eski bir İstanbul konağında kiracı bir anneyle kızın hikâyesi olan Rumuz Goncagül’de Şoray’ı kimse istemeyecek, kimse onun peşinde koşmayacak. Filmin çekildiği zamanlarda Şoray 42 yaşında, Türkiye’de kadın hakları mücadelesi giderek hız kazanıyor.

Oktay Arayıcı’nın tiyatro için yazdığı Rumuz Goncagül hikâyesini senaryolaştıran Macit Koper. Hikâye, tiyatro oyununda Kocamustafapaşa’da, filmde ise neresi olduğu belli olmayan bir semtteki eski bir konakta yaşayan Gülsün ve annesi İnsaf Hanım’ın hayırlı bir kısmet peşinde koşmalarını anlatıyor. Bilemediğimiz bir nedenden evlenememiş Gülsün’ün gazetenin "Gönül Postası" köşesine annesinin ısrarıyla verdiği ilan, ilan üzerine Gülsün’e yollanan mektuplar, haber peşindeyken Gülsün ve İnsaf Hanım’ın hayatına sızan fakat sonunda peşinde olduğu haberin konusu haline gelen bir gazetecinin öyküsü bu. Filmin daha en başında ise aslında kısmet arayanın Gülsün değil de İnsaf Hanım olduğunu anlıyoruz.

Anneyle kızın bir türbede ellerini açıp dua ettikleri bir sahne var henüz filmin başında. Tiyatro oyununda bu sahne daha ayrıntılı işleniyor. Oktay Arayıcı, İstanbul’da "kısmet açma" için ziyaret edilen yerlerin kapsamlı bir listesini İnsaf Hanım’ın ağzından sağlıyor: Telli Baba, Eyüp Sultan, Sümbül Efendi, Selami Dede, Lohusa Hatun, Çiftesultanlar, Merkez Efendi, Tezveren Dede, Horoz Baba’ya gittiklerini öğreniyoruz.9 Filmdeyse Gülsün’ü ve annesini Eyüp Sultan’da dua ederken görüyoruz sadece. İnsaf Hanım “bir dükkâncık, evcik, evin de beş odacığı” olması için dua ederken kızının hışmına uğruyor. 

Oturdukları konak eski, kiralarını zamanında ödeyemiyorlar. Ev sahibi Nasuhi Bey’in her an kapıyı çalacak olma ihtimalinin yarattığı endişe film boyunca devam ediyor. Gülsün’ün yapacağı bir evlilik her ikisini de bu müşkülden kurtaracak gibi duran tek çözüm. Neden "evde kaldığını" bilmediğimiz Gülsün’ün kafası evlilik konusunda karışık aslında.

Birbirlerinden ayrılamaz gibi görünen anne kız, dizi seyrederken çay koyar, misafirleri ağırlar, sahanlıkta çamaşır asar, karşılıklı çarşafları çekiştirirken ve birbirlerine fasulyeyi akşamdan suya koymak lazım geldiğini hatırlatır, konağın merdiven basamaklarına oturup gelen mektupları okurken içinde bulundukları bu ahşap, eski yapının birer parçası haline geliyorlar âdeta. Çoğu zaman annesinin yörüngesinde olan, karşısına çıkan taliplere annesinin hazırladığı soruları soran Gülsün, odasında kendi başına kaldığında aynadaki suretine kendisinden belki biraz beklenmedik sorular soruyor: "Birine dayanarak yaşamaktan başka çare kalmadı mı be? Bir iş bulup çalışsaymışım keşke şimdiye kadar!"

Tiyatro oyununda olmayan ama daha filmin açılışında seyirciye tanıtılan ilginç bir karakter var filmde: Berrin Koper tarafından canlandırılan gazeteci Deniz, film boyunca feminizmin gözü pek temsilcisi olarak var hikâyede. Feminizm röportajı yapmaya çalışırken (nasıl belli değil ama) kamerası kırılıyor, gazeteye mektupları almaya gelen Gülsün ve İnsaf Hanım’ın arkalarından koşarak onları bir dilek ağacına yolluyor. Tesadüfe bakın ki dilek ağacının bulunduğu yerde feministlerin dayağa karşı düzenlediği bir gösteride mikrofonda yine Deniz var ve şunları söylüyor:

Dayak cennetten çıkma değildir.
Kocanın vurduğu yerde de gül bitmez üstelik [...]
Hayır, dayak cennetten çıkma değildir.
Dayağı da istemiyoruz, dayağın çıktığı cenneti de!

Deniz’in dediklerini alkışlamak isteyen Gülsün’e annesi kızıyor fakat akşam eve döndüklerinde Gülsün aynadaki suretine bakarak şunu diyor: "Elin kızı çıkıp meydanlarda konuşuyor, sen gelinlik hayali kuruyorsun!"

Kısaca, o dönem sokaklara inmiş, geniş kitlelere ulaşma çabasındaki kadınların hak mücadelesi ile Gülsün’ün içinde bulunduğu sıkışık durum arasındaki tezata odaklanıyor film. Gülsün’ün arayışlarına, sorgulamalarına yer açıyor; ama bir yandan da onu duvaklar, gelin arabaları ve gelinliklerden kurulu bir temsil dünyası içinde gösteriyor sürekli. Filmin sonunda bir evlilik kararı verilmiş olsa da Gülsün’ün iş bulması ve çalışması koşuluyla gerçekleşecek bu evlilik, Şoray’ı bir filmin sonunda daha nikâh masasında görünmekten alıkoyuyor. Tiyatro oyunlarında toplumsal meseleleri dert edinen Oktay Arayıcı’nın anlatısına filmde eklenen diğer unsurlar kadınların iş hayatında oldukları, çalıştıkları durumda ellerinin de güçleneceği mesajını daha güçlü, çok daha net veriyor.

Film boyunca Gülsün’ün karşısına çıkan her aday ve bir anlığına görülen bazı karakterlerle de döneme ve biraz da İstanbul’un değişimine odaklanıyor hikâye. Bu açıdan filmin belgesel bir niteliği de var. Sokaklarda oynayan çocukların hâlâ alanları var oynayacak, İstanbul henüz uzaktan bakıldığında sadece üst üste yığılmış evlerden ibaretmiş gibi görünen sıkışık bir kent değil. Konağın kapısını çelik tencere satan biri çalar, Çernobil faciası radyasyon bulutlarını Türkiye’ye getirmiş, içilen çaylar yüzünden on sene içinde kanser olma ihtimalini konuşur karakterler. Yemekte olduğu dondurmasını ikram eden bir komşu kadın reddedilince: "Korkma AIDS’li değilim!" der. Arabesk müzikten verem olmak üzere olduğunu söyleyen biri oturur çay bahçesinde, filmin ana karakterlerinin hemen yanı başında. Kat karşılığı evlerine talip olan müteahhit de Gülsün’ün karşısına bir talip olarak çıkar. Tiyatro oyununda konağın sahibi Nasuhi Bey müteahhide konağı vereceğini bildirirken, filmde bu ayrıntı kendine yer bulmaz.

Rumuz Goncagül, zamanında bir ödül almamıştır, hakkında çok konuşulmuş bir film değildir, oyunculuk açısından Şoray’ın en iyi işi de değildir belki. Her ne kadar gelinlik içinde göründüğü filmin afişinde bir kere daha adı en üste ve tek başına yazılmış olsa da başrolü kesin olarak annesi İnsaf Hanım’ı oynayan Altan Karındaş’la paylaştığı da çok ortada. Filme giren pek çok karakter vardır ve hepsi hikâyeyi en az Gülsün kadar taşırlar: Komşular, Gülsün’ün talipleri, ev sahibi, gazetede çalışanlar derken bir tiyatro sahnesi kulisinde sıralarını bekler gibidir karakterler. Tüm derdi evlenmek olan bir hayalî kadın kahramanın yaşadığı dönem, içinde bulunduğu koşullar ve evlilik kurumuyla mücadelesini anlatan filmin çekildiği günlerde Şoray’ın hayatında da önemli bir değişim olur: 1982’de Mine filminin çekiminde yakınlaştığı Ünal ile yaptığı evliliğe, Rumuz Goncagül’ün çekimine yakın bir dönemde noktayı koyar.

Bu yazının başında bahsettiğim Şoray’ın evlilik haberini kutlayan bizim evdeki kadınların boşanma kararıyla ilgili yaptıkları yorumu da hatırlıyorum: "Bir bildiği vardır. Hem zaten kolay mı koskoca Türkan Şoray’ı taşımak" deyip konuyu kapatmışlardı.

Türkan Şoray’da 1980’lerin başında yeşeren ve kadınların 1980’lerde hız kazanan hak mücadelesinin, yükselen seslerinin, Rumuz Goncagül’de yer verilene benzer sokak gösterilerinin belki bir neticesi olan "yalnız da yapabilirim" düşüncesinin bu boşanma kararında bir derece etkili olduğunu düşünmek herhalde yersiz olmaz.

Dipnotlar

1. Ankara Devlet Tiyatrosu sanatçısı Cihan Ünal 1981’de TRT yapımı IV. Murat dizisinden dolayı "Padişah" olarak ulusal bir üne kavuşmuştu. Şoray’a verilen "Sultan" lakabı ise 1960’lardan bugüne halen kullanımda.

2. Agâh Özgüç, Türk Sinemasının Kadınları, Agora Kitaplığı, 2008, s. 141.

3. 1966 tarihli, yönetmenliğini Osman Seden’in yaptığı Meleklerin İntikamı filminde Türkan Şoray hem ölmek üzere olan kadını hem de bu kadının kızını canlandırmaktadır. Senaryo da Seden’e aittir.

4. Kiraz Akın, "Türkan Şoray’a gidelim, ağlarız güzel olur", 5harfliler, 15 Kasım 2013. Erişim tarihi: Mayıs 2021. https:// www.5harfliler.com/turkan-sorayliya- gidelim-aglariz-guzel-olur/

5. Yeşim Tabak’ın Boğaziçi Üniversitesi Mithat Alam Film Merkezi’nde kendisiyle yaptığı söyleşide yönetmenlik deneyiminden uzun uzun bahsediyor Şoray. Yaşar Kemal’in eserinden sinemaya uyarlanan Yılanı Öldürseler’deki Esme karakterini oynamayı çok istediği için yönetmenliğini kabul ettiğini söylüyor. Mithat Alam Söyleşi ve Panel Yıllığı 2010, Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, s. 194.

6. Yeşim Tabak’la yapılan aynı söyleşiden, s. 201-202.

7. Yeşim Tabak’la yapılan aynı söyleşiden, s. 201-202.

8. Hülya Koçyiğit’le Film Gibi Hayatlar programının 10. bölümüne konuk olan Türkan Şoray, en sevdiği filmin bu olduğunu söylüyor. 12 Haziran 2019. Adres: www. youtube.com/watch?v=zs_5bJDB6Ms

9. Oktay Arayıcı, Bütün Oyunları 1-Nafile Dünya/ Bir Ölümün Toplumsal Anatomisi/ Rumuz Goncagül/ Tanilli Dosyası, Mitos Boyut Yayınları, 1996, s. 186-187.

Türkan Şoray
Rumuz Goncagül
Azap
Yılanı Öldürseler
Selvi Boylum Al Yazmalım
İrfan Tözüm
Atıf Yılmaz
Cihan Ünal
Sultan
Sayı 006

BENZER

Aksaray, tarihi Bizans'a dayanan, İstanbul’un en köklü semtlerinden. Doğma büyüme Aksaraylı olan yazar Önder Kaya'nın anlatımıyla bu kadim muhite daha yakından bakıyoruz.
Türkiye’nin en yoğun nüfusa sahip ilçesi ilan edildi Esenyurt. Memleketimizin pek çok şehrinden daha kalabalık. Güney coğrafyasındaki farklı ülkelerden aldığı göç ve bu göçlerin sonucu olarak başkalaşan sokakları, ana haber bültenlerinde yer bulmasına neden olan ilginç vaka ve karakteriyle adı, ABD’nin “çılgın hayatlar şehri” Los Angeles’a gönderme niteliğinde “Esencılıs”a çıktı.
Eskiden mahallesinde, sokağında kadim şehrin kalıntısı terk edilmiş ahşap evler, eğri büğrü köşkler, metruk hamamlar olup da burası hakkında “Tekin değildir!” ikazıyla başlayan söylentilere denk gelmeyen var mıdır? Kulak asılmasa bile akşam karanlığında yanından yöresinden geçilirken temkinle adım atılır, rüzgâr sebepli olduğu bilinse de gıcırdamalarına kulak kabartılır... Bir süre sonra o harabe bire bin katılarak anlatılanlarla kendi çapında mitleşir, bölge folkloruna mâl olur.