Her dem neşeli

Fotoğraf
Altan Karındaş Arşivi
24 Kasım 2020 - 17:23

Altan Karındaş, Türkiye’nin en önemli kadın oyuncularından biri. Onu tiyatroda Zeki Müren’le başrolleri paylaştığı Çay ve Sempati’den, Münir Özkul’la yine başrollerde oynadığı Kanlı Nigar’dan; sinemada ise Yol Palas Cinayeti ve Anası Gibi filmlerinde canlandırdığı unutulmaz karakterlerle tanıyoruz. 92 yaşındaki duayen sanatçı bir süredir Marmaris’te yaşıyor. Kendisini ziyaretlerimde birbirinden ilginç anılarını güzel anlatımıyla dinleme şansı buluyorum. Bir sohbetimiz sırasında, Altan Hanım’ın gösterdiği fotoğraflar arasında değişik eğlence mekânlarında şov yaparken çekilmiş pozları dikkatimi çekti. Fotoğrafların hikâyesini anlatmasını rica edince, Altan Karındaş’ın Türkiye’nin ilk kadın şov sanatçılarından biri olduğunu öğrenmiş oldum. İST’in yeni sayısı için bu konunun ilginç olacağını düşündüm ve kendisiyle telefonda bir sohbet gerçekleştirdik. Tüm bu hikâyeyi anlatırken şovlarındaki şarkıları söyleyerek, taklitler yaparak beni âdeta o yıllara götürdü. Büyülü yıllarmış...

Altan Karındaş

Şov sanatçılığı yönünüz pek bilinmiyor. Bu tabiri kullanıyorum çünkü gördüğüm kadarıyla sizin sahnede yaptığınız gösteri daha çok Batı’daki şovmen tanımına karşılık geliyor. Stand-up’tan daha farklı bir gösteri tarzı.

Evet, benim şovum enteresan. Bende her şey var: şarkı, komik şarkı, taklit, insan taklidi, çocuk taklidi, fıkralar, dans...

Gerçekten farklı. Siz dönemin en önemli birkaç kadın tiyatro ve sinema oyuncusundan biriydiniz. Sahne şovlarınız nasıl başladı?

Ben çocukluğumdan itibaren esprili bir insandım. Çocuktum, genç kız oldum, ihtiyar oldum, hep esprili gittim. Neşeli bir kadındım. En ağır hastalıkta bile... Şimdi neler geçiriyorum; ciğerlerim çalışmıyor, kalp hastasıyım, kalbim çalışmıyor, yine de yataktan hiçbir zaman ah uh diyerek kalkmıyorum. Hep neşeli kalkıyorum. Yapım bu.

Çocukluğunuzda da meraklı mıydınız taklide?

Babam beni çok küçük yaşımdan itibaren tiyatroya, sinemaya, dans gösterilerine götürürdü. Hint danslarına bayılırdım, Hint taklitleri yapardım. Hiç unutmam, ünlü bir Hint dansçı gelmişti İstanbul’a. Ben o dansa bayılıyorum diye adam gidene kadar her gün gösterisine götürdü beni babam. Sonra da bana beş kuruş verir taklit yaptırırdı.

Babanız dönemin meşhur simalarından Karındaş Mahmut Bey. Ben kendisini taş plaklarından biliyorum. Biraz bahseder misiniz bize kendisinden lütfen?

Benim her yanım, her şeyim babam. Beni kuran, yapan babam. Ben babamın yüzde biriydim. Kaç dil varsa dünyada hepsini konuşur! Bir Arap’ın Fransızca konuşmasını da taklit eder, bir Alman’ın Japonca konuşmasını da... Bir anda beş köpeği kavga ettirir; tabii seslerini taklit ederek. Sahnede değil zevk için yapardı bunları. Meddahtı benim babam. Önümde büyük bir örnekti. Ben babamı taklit ederek taklitçi oldum. Tabii aynı gırtlak var, gırtlak şart. Ayrıca taklit sadece dudak ve ağız ile değildir (Bir Alman’ın Türkçe konuşmasını yapıyor). Bütün vücut hareketleriyledir. Her dilin kendine göre bir vücut dili de vardır. Bunları hep babamdan gördüm ve şovuma taşıdım.

"Benim şovumda her şey var"

Rahmetle anıyoruz Karındaş Mahmut Bey’i. Sizin bu merakınız sonra nasıl devam etti? 

Ben Galatasaray’ın yüzme ve kürek takımındaydım. Lale Oraloğlu ile aynı kulüpteydik. Orada ikimiz hiç durmadan şov yapardık eğlenmek için.

Kulüpte?

Evet, Galatarasay’ın denizcilik lokali Bebek’te iskelenin yakınında bir yerdeydi o zamanlar. Denizci aileler gelirdi. Öyle sosyetik değildi. Sonradan adaya gidince sosyetik oldu. Orada bir sürü şey yapardık.

Neler mesela?

Danslar, ecnebi taklitleri, oradaki insanların taklitleri ve daha bir sürü şey... Mesela ben operacıların taklidini yapardım. En alkışlanan şey olurdu. Anonsunda derdim ki, “Çok kıymetli operacı arkadaşlarımızın aranjman parçaları söyleyişi taklitleridir” (Operacı edasıyla şarkı söylüyor). Halk yere yatardı. Tabii karikatürize ederek yapıyordum, yoksa onlar nefis sesleri olan arkadaşlardır. Sonra ben bir Alman kadını olurdum, Lale Fransız adamı olurdu. Çok eğlenirdik. Yıllar sonra tanınmış bir oyuncu olduğumda bana şov teklifi gelir gelmez hemen bunları toparladım.

Ne zaman başladınız sahnede şov yapmaya?

1968 yılı olmalı. O sırada Kanlı Nigar’ı oynuyordum ve oyun çok başarılı olmuştu. Münir Özkul’la oynuyoruz. Hatta Dümbüllü, Kanlı Nigar’ı izledikten sonra kavuğunu Münir Özkul’a devretmişti. Oyunun bir giriş şarkısı var, çok tutmuş bir şarkı, şova da bu şarkıyla tamperamanlı [canlı] bir giriş yapardım.

Sonrasında neler vardı repertuvarınızda?

Arkası hiç ara vermeden gelirdi. “Fabrika Kızı”nı söylerdim. Benim şarkı yorumlarım meşhurdur. Arkasından fıkra anlatırdım, taklit yapardım. Taklitler, yorumlar, şarkılar, zıplamalar, hoplamalar, dans... Dopdolu bir sahne. Gazinolarda solist altı çıkıyordum ve solisti çok besliyordum. Fıkraya çok meraklıydım. Biraz belden aşağı, biraz belden yukarı, insanına göre. Kaldırabilecek bir seyirci varsa ona göre fıkralar anlatırdım. Mesela bazı açık sözleri başka sözle izah ederdim. O kelimeye benzer bir kelime söylerdim. Aslını seyirci söylerdi.

Bir orkestra eşlik ediyor size değil mi?

Evet. İstanbul’un hemen hemen tüm orkestralarıyla çalıştım. Benim şarkı repertuvarım çok genişti ve dört oktav sesim vardı. Her tarzdan söylerdim. “Makber”i bile okurdum.

Nerelerde sahne aldınız?

On yıl boyunca birçok mekânda sahne aldım. Kulüp 12, Goldfinger, Kervansaray, Urcan, Lunapark. Urcan’ın deniz üzerinde yazlık gazinosu vardı, oraya turist kafileleri gelirdi.

İlk nerede şov yaptınız?

Kulüp 12’de. Bizim tiyatronun, Arena’nın yanındaydı. Kanlı Nigar’ı bitirip oraya geçerdim.

Saat kaçta sahneye çıkıyordunuz?

Gece on bir, on bir buçuk gibi.

Nasıl bir enerji! Müzikli bir oyundan sonra... Peki ne kadar sahnede kalıyordunuz?

Valla o hiç belli olmuyordu, zaten halk bırakmıyor ki! Kulüp 12’de finali ben yapıyordum. Artık sahnede kaldığım kadar... Ama gazinolarda solist altı olduğum için sahne hazırlıyordum ve neşeli bırakıyordum. Bazen yarım saat, bazen kırk dakika, bazen bir saat. Hiç yorulmazdım ki! Tiyatrodan ya da şovdan işim bitti mi doğru eve, bir duş ve hemen uyurdum. Hayatım çok sistemliydi. 

"Hiç yorulmazdım ki!"

Kulüp 12 deyince rahmetli Seyfi Dursunoğlu’nu anmadan geçmeyelim.

Evet, o yeni başlamıştı ve harikaydı. Efendiliği ayrı, kadınlığı ayrı. Kadınlıkta çok ciyfeydi!

Ciyfe ne demek?

Arsız yani. Malum, Huysuz Virjin yılışır, hiç önünü arkasını düşünmeden sataşır. Ama normal kıyafetini giyince tam bir beyefendiydi.

Onu izlemeye gider miydiniz?

Tabii. Çok severdim. Seyfi Dursunoğlu takılacağı kişiyi tanırdı ve ona göre sataşırdı. Yoksa başka türlü dayak yersin. Onu kaldıracaklara yapıyordu. Ve tabii en güzelinden kanto. Melodi girdiği zaman oynar, sözler geldiği zaman sadece eda ile. Esas oyunlarını ara nağmede yapardı. Hepsinin ayağı değişik. Seyfi bunların en güzelini yapan adamdı.

Başka kimleri beğenirdiniz sahnede?

Orhan Boran’ı çok beğenirdim. Sana bir şey söyleyeyim mi? Orhan’ın üstüne yoktur. Derya gibi adamdı. Cehaletle bu iş yürümüyor. Tiyatroda da Nejat Uygur’a çok gülerdim, gülmekten sandalyeden düşerdim. Şimdi Cem Yılmaz’a çok gülüyorum.

Hangi solistlerle çalıştınız?

Çok kişiyle çalıştım. En çok Sevim Tuna’yla, sonra Ajda, Emel Sayın, Tanju Okan, Ayten Alpman, Güzide Kasacı, Orhan Şener ve daha birçok sanatçıyla.

Eminim başınıza gelen çok ilginç olaylar da olmuştur?

Bak sana iki anımı anlatayım: Kervansaray’da çalışıyorum, programı küçük çocuk taklidi yaparak “Bir Küçücük Aslancık Varmış” adlı şarkıyı söyleyerek bitiriyorum. Hikâyenin sonunda çocuğun babası ölüyor ve seyirci kahkahalarla izlemeye başladığı bu skecin sonunda hüzünleniyor. Yine bir akşam programı bitirdim, kulisteyim. Kapı çalındı. Genç bir çi içeri girdi. Elimi tutuyorlar, kadın nasıl ağlıyor. Yanaklarımı öpüyor filan. “Ne oldu?” dedim. “Biz kocamla buraya veda yemeğine gelmiş, ayrılmaya karar vermiştik. Bir de ufak çocuğumuz var. Sizin bu şarkınızın sonunda ‘Anne nerde benim babacım’ diye ağlıyor ya çocuk... Sizi dinledikten sonra biz ayrılmaktan vazgeçtik, her şeyi unuttuk, kendi yanlışımızı unuttuk” dediler. Hiç unutmam...

Altan Karındaş

Plak olarak da çıktı değil mi “Bir Küçücük Aslancık Varmış”?

Evet, plak da yaptım. Bir de, bir akşam Ankara’da turnedeyim, çok sevgili arkadaşım, Kaynanalar dizisinde Tijen’i canlandıran operacı Sevda Aydan da beni izlemeye gelmiş. Onunla çok şakalaşıyoruz. Operacıların taklidini yapıyorum, Sevda’nın taklidini de yaptım. Adamın biri oradan “Sen bir sus bakayım, koskaca bir sanatçı ile nasıl alay edersin” dedi. Yanına gittim “Hangi sanatçı ile alay ediyorum?”, Sevda Aydan’ı gösterdi. “Bir kere, çok kıymetli insanın taklidi yapılır. Ben de baştan izah ediyorum çok sevdiğim, çok kıymetli bir arkadaşımın taklidini yapacağım diye, sen demek ki hiç dinlemedin. Dinlemiş olsaydın bu lafları etmezdin. Bana bak arkadaş, sen kayaya çarptın, yanlış yaptın” dedim. Şımarıklığım da var, çok seviliyorum ya... E bir de haklıyım. Haksız olsam yapmam. Şef garsona dedim ki, “Bu beyefendi dışarı çıkmadan ben devam etmem.” Salonda bir alkış koptu, adam oradan ayrılmak zorunda kaldı, ben de şovuma devam ettim.

Sizin sahneye çıktığınız yıllarda müşteri kitlesi nasıldı?

O demin anlattığım adam gibi ya bir ya da iki olay olmuştur. Gazino müşterisi nefisti, saygılıydı, efendiydi. Hep aileler gelirdi. Sonra o aileler bitti. Parayı cebine koyan kendini kralım, her şeyi satın alırım sandı. Ben zaten o zaman bıraktım.

Altan Hanım, bir duayen olarak bu işe gönül veren gençlere ne tavsiye edersiniz?

Öncelikle çok laubali olmayacaksınız, çok küfürlü işlere girmeyeceksiniz. Gösteriniz üzerinde çok çalışmanız gerekiyor. Kendinizi şan, oyunculuk, dans, taklit gibi konularda yetiştirmeniz lazım ve genel kültür çok ama çok önemli.

Altan Karındaş
Osmantan Erkır
Sayı 004

BENZER

Oyun ve konser performanslarına bir süre ara veren DasDas'ta yaz hareketliliği başladı.
Neşeli, sosyal medyada gençlerle muhabbet etmeyi seven, kendini fazla ciddiye almayan ve alanlardan da fazla hoşlanmayan, her gününü “bir günü daha hoş geçirirsem ne âlâ” yaklaşımıyla yaşamayı seçen ama bir gecede on iki sahne alacak kadar da çalışkan bir sanatçı Nükhet Duru. Onlarca yıldır gözümüzün önünde ve bu tavrını, doğallığını hep koruyor. Bir de gülen gözlerini. Yekta Kopan söyleşti.
Son yıllarda tiyatro sanatının sahneleri çeşitlendi, o sahneler üzerinde karakterlere yaşam veren oyuncularının sayısı bir hayli arttı. Sadece İstanbul’da ellinin üzerinde bağımsız, küçük, ayakta durmaya ve kendi çizgisini oluşturmaya çalışan yeni tiyatro var. Önde gelenlerinin temsilcileriyle görüşüp, böyle bir ivme var mı, olgunlaşıyor mu diye konuştuk.