Yeşil Patrik Bartholomeos

25 Mayıs 2022 - 13:33

İstanbul Rum Patrikhanesi, kamuoyunda her zaman ilgi çeken konulardan biri olmuştur. 1991 yılından beri patriklik tahtında oturan Patrik Bartholomeos, ilk günden itibaren, kapalı kutu Patrikhane’yi hem Türk hem dünya kamuoyuna açarak bu kurumun yeni uluslararası rolünün işaretlerini göstermiş, bir yandan da Türk kamuoyunda tarihyazımı ve medya tarafından oluşturulmuş patrikhane karşıtı atmosferi yumuşatmıştır. Kapalı “Orta Kapı”sı, ekümenik olup olmadığı, Eyüp Kaymakamlığı’na mı yoksa Fatih Kaymakamlığı’na mı tabi olduğu gibi şablon tartışmaları bitirmiştir. 90’lı yıllara kadar, Fener semtindeki eski evlerin arasında sıkışıp kalmış, sürekli önüne çıkarılan hukuki ve siyasi kısıtlamalarla boğuşan, uzak olmayan bir gelecekte sönümlenmesi beklenen patrikhaneyi yeniden ayağa kaldırmış, onu global bir aktöre, dünya kamuoyunun dikkate alıp saygı gösterdiği ve liderlerin her fırsatta ziyaret ettiği bir kuruma dönüştürmüştür. 2021 yılında patrik seçilmesinin 30. yıl dönümü birçok törenle ve yayınla kutlanan Patrik Bartholomeos ile bir söyleşi gerçekleştirdik.

Patrik Bartholomeos

Patrik Hazretleri, ne zaman ve nerede doğdunuz?

29 Şubat 1940 tarihinde Gökçeada, o zaman İmbros, Türkçesi ile İmroz’da doğdum, Zeytinli Köyü’nde. O zaman adanın nüfusu aşağı yukarı yedi bin, hepsi de aşağı yukarı Rum. Devlet makamlarını temsil eden Türk kaymakam, nüfus memuru, hâkim vb. var. Okullarda da Türk öğretmenler... Yedi köy vardı o zaman İmroz’da. Babam kahvecilik ve kahve dükkânının bir köşesinde berberlik yapıyordu. Ben, çocukluğumda çok çalıştım o dükkânda; sobayı yaktım, kahve pişirdim, fincanları yıkadım. Babamın kestiği saçları süpürdüm. Yandaki çeşmeden müşterilerimize soğuk su getirdim.

Diğer kardeşleriniz de çalışır mıydı?

Dört kardeşiz, ablam biraz büyüdüğü zaman annemize çok yardım etti ev işlerinde, şimdi Atina’da yaşıyor. Ondan sonra bir ağabeyim var Niko, Melbourne, Avustralya’da. O daha çok dışarıda, tarlada babamıza yardım ediyordu, kahvede de ederdi ama kahvede daha çok ben çalışıyordum. Benden sonra Andon var, o babamızın ikinci mesleğini aldı, berber oldu, aşağı yukarı o da elli seneden beri Fransa’da.

Dine ilginiz ne zaman başladı? 

Köyümüzün papazı eğitim görmemiş ama çok muhterem birisiydi; Peder Asterios. Kırk sene köyümüze hizmet verdi, bir gün olsun vazifesini ihmal etmedi. Sabah akşam dualarını tek başına yapıyordu. Kışın o soğuk kilisede, elinde saat, çan kulesinin altında bekliyordu, çanı çalsın ve dualarını yapsın diye... Bende kiliseye, dine karşı bir heves olduğu için, Allah’tan olsa gerek, ona yapıştım. Kilisede olsun, taşrada şapellerde olsun, hemen her gün ayin yapılıyordu. Ben onun yardımcısı oldum. Gerek mumları ve tütsüyü yakmak için gerekse okumak için... Beni çok seviyordu. Ayinden sonra babamın kahvesine gidiyorduk, o bazen bir kadeh rakı içiyordu, kahve içiyordu; bana da lokum, gazoz ısmarlıyordu.

Ruhani olmaya ne zaman karar vermiştiniz?

Heybeliada Ruhban Okulu’nda okurken... Anlattığım gibi çocukluğumdan beri bu heves vardı. Kiliseden hiçbir zaman uzaklaşmadım ve Heybeliada’yı bitirirken kararımı verdim. Ağustos 1961’de diyakoz (papaz yardımcısı) oldum, ruhani pederim İmroz ve Bozcaada Metropoliti Meliton, bana Bartholomeos ismini verdi.

Ruhani olduktan sonra ne yaptınız?

Ruhani oldum, akabinde Tuzla Piyade Okulu’na gittim, 1961’de... Mezuniyet, ruhani sınıfa giriş, askerlik aynı yıl. Askerlik şubem beni, İzmir Gaziemir’e gönderdi, Ulaştırma Okulu’na. Orada imtihanlara girdim, bu imtihanların neticesine göre beni piyadeye ayırdılar, Tuzla Piyade Okulu’na gönderdiler. Altı ay temel eğitim gördüm. Silindir gibi bir kura kâğıdı vardı. Şark olmasın diye çok dua ettim. Aldım açtım heyecanla, 40. Piyade Alayı, Demirtepe. Demirtepe nerede acaba, ara da bul! Bölük komutanıma koştum, omzumu okşadı böyle, “Merak etme, memleketine yakın düştün, Gelibolu” dedi. Havalara uçtum. Hem İstanbul’a yakın hem İmroz’a... O zaman askerlik iki seneydi. Altı ay Tuzla’da, bir buçuk sene Gelibolu’da, çok güzel vakit geçirdim. Din adamı olduğum için herhalde, bana itimat ettiler ve mutemet oldum. Küçük bir hesap makinesiyle çalışıyor, bordroları dolduruyordum. Demirtepe’den Gelibolu’ya inip Ziraat Bankası’na gidiyor, paraları çekip dağıtıyordum. Yanımda bir de silahlı arkadaş vardı, paraları çaldırmayayım
diye... Bazı subaylar ay sonu gelmeden benden avans istiyorlardı, veriyordum. Herkes beni seviyordu çünkü para dağıtıyordum!

Fidel Castro

Daha sonra Roma’da Vatikan’a bağlı Gregoriana Üniversitesi’nde kilise hukuku doktorası yaptınız. Oraya gitme fikri size mi aitti yoksa Patrikhane’den mi telkin edilmişti?

Roma’ya gittim çünkü beni Heybeliada Ruhban Okulu’nda kilise hukuku dersi vermem için hazırlıyorlardı. Ama tabii, Avrupa’ya gitmemin beni bu kadar etkileyeceğini, dönüştüreceğini henüz bilmiyordum. Zaten bugünden geriye baktığımda hayatımın temel evrelerini, İmroz- Heybeli-Avrupa-Fener’in oluşturduğunu ve şekillendirdiğini görüyorum.

Döndükten sonra hangi göreve geldiniz?

Heybeliada Ruhban Okulu’na müdür yardımcısı olmuştum ki birkaç yıl sonra 1971’de okul kapatıldı, hemen ertesinde Dimitrios patrik seçildi, Temmuz 1972’de. Metropolit Meliton’un tavsiyesi üzerine o zamana kadar mevcut olmayan özel kalemi kurdu, beni de hemen özel kalem müdürü yaptı. 1973 Noeli’nde de Alaşehir Metropoliti oldum.

Patrik Dimitrios ile ilişkiniz nasıldı?

Dimitrios’un özel kalem müdürü olarak, 19 sene 3 ay patriklik yaptı, gece gündüz yanındaydım. Evrakları, kâğıtları sevmediği için “Sen al, sen ayarlarsın...” diyordu. Alçak gönüllüydü, beni oğlu gibi seviyor, çok itimat ediyordu. Bazen öğle yemeğinden sonra benim büroma geliyordu, makamının yanındaki odadaydım. Bir sigara yakıyor, yarısını içip söndürüyordu. Kahvesinin yarısını içip bırakıyordu. Bana bir iki defa şöyle demişti: “Ya Bartholomeo, bilsem ki Ankara seni aday listesinden silmeyecek, istifa ederdim, sen benim yerime gelirdin. Arada sırada evime gelirdin, sohbet ederdik. Patrikhanenin haberlerini getirirdin bana.”

İstanbul Patrikhanesi’nin Ortodoks dünyada sahip olduğu en önemli sıfat “ekümenik” olması. Bu sıfatın dayanakları nelerdir?

Altıncı asırdan beri kullanılan bir unvandır. Siyasi bir içeriği yok. Realiteyi yansıtan bir terim. 451 tarihli Kadıköy Konsili’nin 28. maddesine göre otosefal (bağımsız) kiliselerin sınırlarının dışındaki Ortodokslar, Ekümenik patrikhaneye tabidir. Demek ki o tarihten itibaren İskenderiye, Şam, Kudüs patrikhaneleri ve Kıbrıs Kilisesi’nin dışında olan yerler bize aittir. Çünkü Kadıköy Konsili’nin toplandığı tarihte yalnız bu kiliseler vardı. Yani Rus Kilisesi, Bulgar Kilisesi ve diğerleri henüz yoktu, bizim patrikhanemizin buyruğu altındalardı. Yani otosefal kiliselerin hudutları dışında kalan Ortodokslar da bize tabidir. Diaspora diyoruz, Ortodoks diaspora. Demek ki Avustralya, Amerika, Asya, her yerdeki diaspora bize tabidir. Ortodoks Kilisesi’nde millî veya milliyetçi prensip değil coğrafi prensip muteberdir. Mesela Amerika’daki Ruslar Rusya’ya bağlı olamaz. Çünkü patrikhanemiz Rus Kilisesi’ne bağımsızlık belgesi (tomos) verdiği zaman yetki sınırlarını da orada yazıyordu. Bulgar Kilisesi’ne otosefal statüsü verdiği zaman “şu bölgede olan kilise” diyordu. Onun dışındaki yerler, patrikhanemizin hakkıdır.

Barack Obama

Ukrayna Kilisesi’ne otosefal statüsünü vermeniz de çok tartışıldı. Nasıl karar verdiniz?

Bizim kararımız yavaş yavaş olgunlaştı. Aslında Ukrayna müstakil devlet olduğu zaman, 90’ların başında, Ukrayna metropolitleri Rus Patriği Aleksey’e bir dilekçe vermiş ve otosefal statüsünü Moskova’dan talep etmişlerdi. Buna kızan Moskova, Kiev Metropoliti Filaret’i aforoz etmişti. Böylece bir ayrılık başlamıştı, Kiev ile Moskova arasında. Kiev’den gerek devlet tarafından gerekse müminler ve episkoposlar tarafından bize ricalar çoğalmıştı. Zamanın Cumhurbaşkanı Poroşenko geldi gitti, ricada bulundu. Görüyorduk ki istekleri haklıdır, milyonlarca insan var. Bizim meşruiyetimiz, dayanağımız şu: 300 sene önce Patrik Dionisios tarafından verilen kararı geri aldık. Çünkü Ruslar ona riayet etmediler. O evrakta, Patrik Dionisios Moskova’ya diyordu ki “Siviller, papazlar, metropolitler tarafından seçilen Kiev Metropoliti’ni sen takdis edersin.” Moskova Kilisesi’ne hatırlattık bunu. Her zaman ilk olarak İstanbul patriğinin ismini zikredecek ki bağlılığını göstersin. Bunu yavaş yavaş unuttular. Kiev Kilisesi’ni ilhak ettiler. Biz Dionisios’un verdiği bu yetkiyi geri aldık. Mademki tatbik etmediler, tam anlamıyla riayet etmediler, geri aldık ve Kiev her zaman patrikhanemizin bir parçasıydı. Metropoliti biz tayin ediyorduk. Bu kararı geri alma kararıyla, Rus Kilisesi ile aramızdaki çözülme başladı. Bu doğrultuda Ukrayna ruhbanının bize yaptığı başvuruyu kabul ettik, Eylül 2018’de karar aldık, tomos (otosefali belgesi) Ocak 2019’da verildi. Tabii bu Rus Kilisesi için büyük bir darbe oldu. Prestijleri, belki de gelirleri açısından; Ukrayna’dan çok gelirleri vardı. Polonya, Çekoslovakya, Arnavutluk gibi ülkelerin küçük nüfuslu Ortodoks kiliseleri otosefal oldular. 45-50 milyonluk Ukrayna niye olmasın ve niye Moskova’dan umut beklesin veya oradan emir alsın. 30 seneden beri müstakil bir devlet, Ukrayna. Büyük bir nüfusu var ve biz onların isteklerini haklı gördük. Diğer tara an otosefal statüsünü veren sadece bizim patrikhanemizdir, kendi vazifemizi yapmış olduk.

Rus Kilisesi’nin Ukrayna’ya yapılan saldırıyı desteklediğini gördük. Rus Kilisesi devletten gerçekten bağımsız bir kilise midir?

Değil, Rus Kilisesi Putin’in elinde. Rus dış politikasının bir enstrümanıdır. Bunu herkes biliyor, bu bir Doğu-Batı sürtüşmesi. Çünkü Ukrayna Avrupa’nın göbeğinde.

Ukrayna Kilisesi konusunda Avrupa Birliği’nden veya Amerika Birleşik Devletleri’nden bir telkin aldınız mı? Sizinle açıkça bunu konuşuyorlar mı?

Telkin almadım ama bizim tutumumuzu gördükleri zaman otosefal statüsünü verdiğimizde veya daha önce vermek istediğimizi gördüklerinde memnuniyetlerini gizlemediler. Fakat bir telkin veya “yapın ille” gibi bir baskı olmadı. Ancak memnun kaldılar, bunu açıkça söylüyorlar zaten.

Prof. Dr. Elçin Macar

Vatikan patrikhanenizin ilişkilerinin seyri nasıl oldu?

1054’e kadar Batı ve Doğu kiliseleri birleşikti, bir tek kilise vardı. 1054’te yollarımız ayrıldı, Katolik Kilisesi böyle meydana çıktı. Biz “Onlar Ortodoksluk’tan koptular” derken onlar bizim için, “Hakiki kiliseden koptular” diyor. İnandığımız şudur ki, bu bölünme sırf teolojik sebeplerden dolayı değil aynı zamanda dönemin kültürel ve politik sorunlarından kaynaklanıyordu. İki değişik dünya... İki medeniyet, iki teoloji...

II. Dünya Savaşı’ndan sonra, Patrik Athenagoras döneminde hava değişti, gerek Athinagoras sayesinde gerekse yeni seçilen Papa XXIII. Johannes (Roncalli) sayesinde. İstanbul’da Vatikan temsilcisi olduğu 10 sene boyunca, rahmetli Papa XXIII. Johannes bize yaklaşmış, dönemin patriğini de ziyaret etmişti. Patrik Athenagoras geniş ufuklu, ileri görüşlü, Hristiyanların tekrar birleşmesini isteyen, diyalog isteyen birisi. Papa’nın seçimi vesilesiyle çok sıcak bir mesaj gönderdi. Güzel bir jest oldu, Johannes de bunu sürdürdü ve ilişkiler başladı.

Sizin Papa Francis ile ilişkiniz nasıl?

Şimdiki Papa 2013’te seçildiği zaman, spontane olarak, içimden geldi, “Tahta geçme törenine katılayım” dedim, tarihte olmamıştır! Bir Konstantinopolis Patriği’nin yeni bir Papa’nın tahta geçme törenine katılması mevzubahis değildi. Kalktım gittim ve çok takdir edildi. Müslümanlar, Yahudiler, Protestanlar, Anglikanlar, Ortodokslar, Koptlar, Ermeniler herkes katılmıştı törene. Bütün yabancılar adına ben hitap ettim, bana özel bir koltuk koymuşlardı. Dost olduk, o günden beri... İlk görüşmemizde kendisine dedim ki, “Papa Hazretleri, gelecek sene 2014’te seleflerimizin Kudüs’te tarihî buluşmasının 50. yıl dönümüdür, biz de gidelim, o buluşmalarını anımsayalım. Mesih İsa’nın mezarında beraber dua edelim ve dünyaya bir birlik ve beraberlik mesajı verelim.” Seleflerimizin buluşması Ocak 1964’te gerçekleşmişti. Hemen kabul etti, gittik, o buluşmanın 50. yıl dönümünü Mayıs 2014’te kutladık. Her sene 30 Kasım’da kurucumuz Aziz Andreas’ın isim gününde muhteşem bir tören yapıyoruz, aşağı yukarı 40 senedir Papa’nın temsilcileri katılıyor, akşamları da resepsiyon veriyoruz.

Avrupa Birliği’yle patrikhanenizin ilişkileri nasıldır?

Çok müspet bakıyorlar. Avrupa Parlamentosu’nda iki defa konuştum. Patrikliğimin ilk senelerinde Avrupa Komisyonu Başkanı Delors beni davet etti, yemek yedik beraber. Ortodoksluğun önemine değindi ve dedi ki “Biz Ortodoksluğun fikrini istiyoruz, Avrupa medeniyetinin temelinde Hristiyanlık var, Kirillos ve Methodios var...” Bütün bunları biliyorlar. Patrikhanemizin önemini ve kıymetini bildikleri için davet ettiler ve onurlandırdılar. Zaten Delors’un bir prensibi vardı: “Avrupa yalnız siyasi birlik değildir, yalnız ekonomik birlik değildir, Avrupa’nın ruhunu bulması lazım.” Ondan sonraki başkanlar, Santer’le de Barroso’yla da görüştüm. Şu anki Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da Avrupa Konseyi’nde çalışıyordu, Parlamenterler Asamblesi’nde. Beni davet ettiler, konuşma yaptım orada. Bu da enteresan, o konuşmam esnasında Strasbourg’ta; Avrupa Konseyi nezdindeki hem Türk hem de Yunan büyükelçisi beni ağırlamak istemişlerdi. Sonunda müşterek bir resepsiyon yaptılar, çok ilginç oldu; Ekümenik Patrik onuruna Strasbourg’ta müşterek bir resepsiyon!

"Yeşil Patrik" isminin yaratıcısı eski ABD Başkanı Al Gore

Size neden “Yeşil Patrik” diyorlar?

Aslında patrikhanemiz çevre sorunlarıyla ilgilenmeye Patrik Dimitrios döneminde başladı. Bu konu Bergama Metropoliti İoannis’in, ki büyük bir âlimdir, inisiyatifiydi. 1989’da Patrik Dimitrios, kilise yılının başlangıcı olan 1 Eylül’ü her sene çevre için özel dualar günü ilan etti, bir genelge ile. Patrik Dimitrios zamanında 1-2 toplantı gerçekleştirildi. Ben patrik olduktan sonra Bergama Metropoliti’nin yardım, destek ve önerileriyle bu konuya hız verdim. Heybeliada Ruhban Okulu’nda küçük çevre seminerlerine başladık; daha çok gençlere, doğaya ve yeryüzüne karşı sevgi ve saygıyı aşılamak maksadıyla... Çağırdığımız gençlerin bu dersleri, seminerleri izledikten sonra kendi ülkelerine dönüp diğer arkadaşlarını da etkileyecekleri ümidiyle... Ondan sonra büyük sempozyumlar yapmaya başladık. Ege Denizi’nden başlayarak dokuz on tane yaptık. Ama en büyüğü, Karadeniz’de 400 kişinin katılımıyla Ele herios Venizelos gemisinde 1997’de gerçekleştirdiğimiz sempozyum oldu. Rahmi Koç ve Ağa Han da vardı, bütün Karadeniz’i dolaştık. Limanlara uğrayarak patrikleri alıyorduk, Gürcistan’dan, Bulgaristan’dan, Romanya’dan... İmren Aykut çevre bakanı idi, İstanbul Limanı’nda gemimize çıktı, herkesi selamladı. Rahmetli Demirel davetim üzerine bir cevabi telgraf göndermişti, ben de bizzat tercüme etmiştim. Bu arada Al Gore ABD başkan yardımcısıydı, ki kendisi de çevreci... Bunları duymuş ve ben Amerika’ya gittiğimde kaç senesinde, hatırlamıyorum, beni kabul etti. Onuruma büyük bir çadırda 300 kişilik bir kahvaltı verdi ve o günkü konuşmasında bana “Yeşil Patrik” dedi ve bu yayıldı.

Ege Denizi’nde, Karadeniz’de, Tuna Nehri’nde, Adriyatik Denizi’nde, Baltık Denizi’nde, Kuzey Kutbu’nda, Mississipi’de, Amazon’da toplantılar düzenledik. Şimdiki düşüncemiz ise Büyükada’daki eski Rum Yetimhanesi’nde, para bulup da restore edebilirsek, iki uluslararası merkez kurmak. Biri “dinler ve kültürlerarası diyalog merkezi” diğeri de “çevre sorunları merkezi”.

Geçen yıl patrikliğinizin 30. yıl dönümüydü. Bu kadar süre patriklik yapan başka örnek var mı?

Yok. 25-26 yıl var. Katolikler Deo Gratias diyor, Latince. Allah’a şükür... Allah’a şükür, 60 sene sonra bunları konuşuyoruz. Sağlık ve iyi niyetle. Her gün şükrediyorum, çünkü Allah sıhhat verdi, uzun bir yaşamım oldu, 83 az değil. 30 sene patriklik, seyahatler, şu bu. Her gün, gece gündüz şükrediyorum.

Sıkıntılarınız ve talepleriniz neler?

Patrik seçildikten yıllar sonra bütün parti liderlerini ziyaret etmek istemiştim, Patrikhane Meclisi kararıyla. Sadece Bahçeli randevu talebine cevap vermemişti. O zaman CHP lideri Deniz Baykal’a gittiğimde, anlattım işte; Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması talebimizi, el konulan gayrimenkullerimizin iadesini vb. Hemen “Batı Trakya” dedi, “mütekabiliyet” dedi. “Anlaşamayız,” dedim, kalkıp gittim. Kezban Hatemi –ki bizim hukuk danışmanımızdır– çok güzel bir şey söylüyor, bunu her zaman tekrarlıyorum: “İnsan hakları, din özgürlükleri alanında mütekabiliyet olamaz.” Senin ya hakkındır ya değildir. Eğer senin hakkınsa isteyeceksin ve öteki taraf sana vermeli. Senin hakkındır. Ne demek mütekabiliyet? Yunanistan, Rusya, Afganistan ne yaparsa yapsın. Sen Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak kendi vatandaşlarına hak ettikleri şeyi vereceksin. Buradaki cemaatimiz çok azaldığı için buradan göç eden ve vatandaşlıklarını kaybeden Rumlara T.C. vatandaşlığının geri verilmesini isteriz, isteyen dönebilsin. Çocuklarına da tabii... 10 sene kadar önce gelenler olmuştu. Sonra nedense kalmadılar, gittiler. Emniyette hissetmiyorlar kendilerini, yani yarın ne olacak bilmiyorsun. Türk-Yunan ilişkilerinde bir kriz patlak verir, hadi toplan git, olmaz. Yalnız buradan göç edenlere değil, Türkiye’de yerleşmek isteyen herhangi bir Ortodoks aileye de vatandaşlık verilsin ki patrikhanenin cemaati biraz çoğalsın. Çünkü bu kadar azalması bizden kaynaklanmıyor. Buradaki durumun sebebi Kıbrıs, 6-7 Eylül, şu bu, gittiler, gittiler ve 2-3 bin kaldı. Bunları biraz çoğaltmalıyız. Şimdi vakıflarda seçim olacak, inşallah müsaade edilecek. Ama kimse yok. Bir kişi beş yerde mütevelli... Kimse yok. Bir ayin yaptığımda, 20-30 kişi ya var ya yok. Şam’da, Hafız Esad beni kabul etmişti, o dönemin Antakya Patriği İgnatios’la beraber gitmiştik. Müslüman ülke ama onun hükümetinde Hristiyan bakan vardı. Burada bir kamu görevlisi bile yok. Ne yapalım? “We survive!” ayaktayız!

Patrik Bartholomeos
İstanbul Rum Patrikhanesi
İstanbul
Elçin Macar
ist dergi
Sayı 010

BENZER

Melhame-i Kübra yani “büyük ve kanlı savaş”. Mustafa Kemal Atatürk Sakarya Meydan Muharebesi’ne bu tanımlamayı yakıştırmıştı. 22 gün ve gece sürecek olan bu hesaplaşma Millî Mücadele’nin en kritik safhası, her iki taraf için de savaşın dönüm noktasıydı. Prof. Dr. Şaduman Halıcı, Yunan komutanların hatıralarına dayanarak 100. yılında Sakarya Meydan Muharebesi’ni kaleme aldı.
İnkılap Müzesi ve Kütüphanesi Cumhuriyet’in 10. yıl kutlamalarının son gününde Şehremini Muhittin Üstündağ tarafından Beyazıt Medresesi’nde açıldı. İlerleyen yıllarda gerek içeriğinin değişimi gerek mekânsal özellikleriyle basın tarafından hem ilgi odağı hem de eleştiri oklarının hedefi oldu... Osman Ocak, müze ve kütüphanenin kuruluşunu ve sonrasını İST için kaleme aldı.
21 Mart 1973’te hayata gözlerini yuman Âşık Veysel’in yaşamını ve nesilden nesile ulaşan mirasını Ahmet Özdemir yazdı.