Şehrimize emanet çocuklar

Fotoğraf
Şafak Salman
28 Kasım 2020 - 10:29

Bazıları oturduğu mahalleden hemen hiç ayrılmamış, çoğu vapura binip kentin öte yakasına geçmemiş. Yine de bu şehri seviyorlar. Büyük bölümü doğduğu ülkeyi hatırlamıyor, Türkçeyi ana dilinden daha iyi konuşuyor. Oyun oynamayı, dans etmeyi, şarkı söylemeyi seviyorlar.

Göç İdaresi Genel Müdürlüğü verilerine göre, Türkiye’de 3 milyon 625 bin 734’ü Suriye’den, 330 bine yakını ise diğer milletlerden sığınmacı yaşıyor. Yaklaşık 4 milyon kayıtlı mültecinin 1 milyon 6oo bini, yani neredeyse yarısı 18 yaşın altında.

İstanbul’daki toplam mülteci sayısını bilmiyoruz ancak 512 bin 85 Suriyeli sığınmacı bulunduğunu biliyoruz. Okul çağındaki çocukların yaklaşık yarısı eğitim alıyor, okula gidenlerin yarısı ise pandemi döneminde uzaktan eğitim olanağından yoksun. Salgında daha da yoksullaşan ailelerine destek için okulu bırakıp çalışmaya başlayanların sayısı artıyor. 

Ortadoğu’nun dört bir yanından gelip İstanbul’un Fatih, Beyoğlu ve Ataşehir ilçelerinde yaşayan mülteci çocuklarla buluştuk; hayatlarını, hayallerini, karşılaştıkları zorlukları konuştuk. Sizleri de şehrimize onların gözünden bakmaya davet ediyoruz. 

Armita, İran'da doğmuş

Armita K. (9)

Türkçeyi Farsçadan daha iyi konuşuyor

"Ben İran’da doğdum. İsfahan’dan geleli yedi yıl oldu. İki yaşında ayrıldığımız için İsfahan’ı biraz hatırlıyorum. Orada bir tane daha teyzem var, o teyzemin de çocukları var. Küçükken onlarla oyun oynuyordum, artık sadece yazları görebiliyorum. Anneannem, babaannem ve dedem de orada. Çok özlüyorum. Yazın onlar buraya geliyor. Babaannem çok yaşlı olduğu için gelemiyor.

Harbiye’de oturuyoruz. Burada İran’dan başka arkadaşlarım da var, o yüzden seviyorum. Kardeşim burada doğdu, beş yaşında.

Türkçeyi televizyon seyrederek öğrendim. Küçükken Arı Maya filan seyrediyordum. Harbiye İlkokulu’nda dördüncü sınıftayım. Okulda İranlı arkadaşlarım da var Türkiyeli arkadaşlarım da. Uzaktan eğitimde sorun oluyor biraz. Bilgisayarımdan ses gelmiyor.

Farsçayı biraz biliyorum, Türkçem daha iyi. Konuşmayı Farsça öğrendim ama şimdi daha çok Türkçe çalıştığım için Farsça bazı kelimeleri söyleyemiyorum.

Okula gitmediğim zamanlar evde kardeşimle oynuyorum, resim yapıyorum, müzik çalıp dans ediyorum (“Dance Monkey” adlı şarkıyı söylemeye başlıyor). Gezmeye İstiklal Caddesi’ne gidiyoruz.

Büyüyünce veteriner olmak istiyorum. Evde hayvanım yok ama köpek alacağız. Kedileri de seviyorum ama bir kere saçlarıma hani şu küçücük şeyler var ya onlardan girdi kedi yüzünden. Sirkeyle saçlarımı yıkamak zorunda kaldım. O yüzden bir daha kedi istemiyorum. Köpeğim kız olursa adını Mia, erkek olursa Puppy koyacağım.”

Hala, ailesiyle Fatih'te yaşıyor

Hala A. (10)

Uzaktan eğitim zor

"En sevdiğim çizgi film Miki Fare. Annem pazardan bana Mini Fare kulakları aldı. İki kardeşiz. Türkiye’ye beş yıl önce Şam’dan geldik. Eski evimizi biraz hatırlıyorum. Küçük yatağımı, küçük eşyalarımı... Birazını buraya getirdik, birazı orada kaldı.

Fatih’te oturuyoruz. Kardeşim birinci sınıfa gidiyor, ben dördüncü sınıfa gidiyorum. Salgın olduğu için şimdi iki gün okul var. Okulu da arkadaşlarımı da özlemişim. Aralarında Türkiyeli de var Suriyeli de. En yakın arkadaşımın adı Duka. Uzaktan eğitim zor. Evdeki bilgisayar bizim değil, amcamın. Onun bilgisayarda işi olunca dersleri dinleyemiyoruz. Televizyonumuz da bozuk.

Türkçeyi anaokulunda öğrendim. Annemle babam biraz Türkçe biliyor. Babam terzi.

Okula gitmediğim zaman kardeşimle oyun oynuyorum, ders çalışıyorum, kitap okuyorum. Şimdi Robotlar Hapşırabilir mi? kitabını okuyorum. Robotlar hapşıramıyormuş. Barbie bebeğimi çok seviyorum.

Gezmeye Fatih Camisi’nin avlusuna, Yavuz Selim ve Çarşamba’daki parklara gidiyoruz. Evimiz Yavuz Selim’e yakın. Hiç vapura binmedim ama merak ediyorum. Eskiden Balat’ta oturuyorduk, orada sahile gidiyorduk.

Akrabalarım Şam’da kalmış. Amcamla biz buradayız bir tek. En çok dedemi, anneannemi, babaannemi özledim. Telefonda konuşuyoruz.

Evde Arapça konuşuyoruz ama en iyi ben Türkçe konuşuyorum. Annem okul müdürüyle, hastaneyle, eczaneyle konuşurken yardım ediyorum.

Evimiz bir oda bir salon. Kardeşimle salonda yatıyoruz. Balat’taki evimiz daha küçüktü. Mutfak, oda hep birleşikti. Balat’ta binalar rengârenk ama bu evimiz daha güzel çünkü büyük."

İstanbul'a ailesiyle, Fas, Kazablanka'dan gelmiş Ayman

Ayman E. (11)

Ezhel dinlemeyi seviyor

"Beyoğlu’nda oturuyoruz. Fas’ın Kazablanka şehrinden iki yıl önce geldik. Kazablanka filmini senden duydum, seyretmedim. Buraya annemle, teyzemle birlikte geldik. Ben okula gidiyorum, annemle teyzem çalışıyor. Okulum Dolapdere’deki Hüviyet Bekir İlkokulu. Beşinci sınıfa geçtim. Türkiye’ye neden geldik diye anneme hiç sormadım. Teyzem temizliğe gidiyor, annem bazen çalışıyor. Tek çocuğum. Ezhel dinlemeyi seviyorum. Türkçeyi kursta öğrendim, sonra okula başladım. Derslerimi rahat anlıyorum, notlarım da iyi. Okula gitmediğim zamanlar ASAM’a (Sığınmacı ve Göçmenlerle Dayanışma Derneği) gidiyorum. Onun dışında cep telefonumda oyun oynuyorum. İstanbul’daki her şeyi çok seviyorum. Oturduğum mahalleyi de seviyorum. Büyüyünce polis olup hırsızları tutacağım.”

Huriye ve ailesi İstanbul'a Halep'ten gelmiş

Huriye A. (10)

Bir YouTube kanalı olsun istiyor

"Tarlabaşı’nda oturuyorum. Bu sene Sururi Ortaokulu’na başladım. Okula gitmediğim veya ders çalışmadığım zamanlarda pek bir şey yapmıyorum. Halep’ten geldik. Geldiğimizde 2-3 yaşındaydım, o yüzden hatırlamıyorum. Burada olmayı seviyorum. İki ablam, bir abim, bir de benden küçük erkek kardeşim var. En büyük ablam evlendi, abim çalışıyor, bir ablamla da aynı okuldayız. Abim berberlik yapıyor. Babam Taksim’de simit satıyor. Annem sadece Kürtçe bildiği için çalışamıyor. Ben Türkçeyi ASAM’da ve ilkokulda öğrendim. Başlarda dersleri anlamak zordu ama şimdi notlarım iyi. En sevdiğim ders Türkçe. Evden pek çıkmıyorum. Aşağı mahallede kuzenim Zeliha var, ona gidiyorum. YouTube’de Sihirli Annem’i, Enes Batur’u seyretmeyi seviyorum. Bir YouTube kanalım olsun isterdim.

İstiklal Caddesi’ne, Taksim’e götürüyor babam beni. Büyüyünce doktor olmak istiyorum.”

M.H. Lazkiye'yi özlüyor

M.H. (10)

Keşke evde piyano olsa

"Lazkiye’den altı yıl önce geldik. Orayı özlüyorum ama buraya da alıştım, burada kalmak isterim. Benden küçük üç kardeşim var. ASAM’da piyano çalıyorum, çok seviyorum piyano çalmayı. Evde piyanom olsun çok isterdim. Eskiden her gün giderdim ASAM’a, şimdi korona var, gidemiyorum. Orada oyun oynayıp Arapça dersi de alıyorum. Arapça konuşmayı biliyordum ama okumayı bilmiyordum. Babam Arap, annem Kürt. Evde iki dil de konuşuluyor. Ben ikisini de anlıyorum. Babam Taksim’de restoranda çalışıyor ama evde annem yemek yapıyor. Boş zamanlarda arkadaşlarımla cami avlusunda maç yapıyoruz. Bir kere gemiye binip öbür tarafa gittik. Eminönü çok kalabalık. Büyüyünce asker, polis ya da itfaiyeci olmak istiyorum. Ama piyanist olmak da isterim.”

"Gitme şansımız olsa Afrin’e dönerdim"

Zeliha (11)

Anneannemi çok özledim

"Altı yedi yıl önce Afrin’den geldik. Evimiz Tarlabaşı’nda. Bu sene beşinci sınıftayım. Derslerim fena değil. En sevdiğim ders Türkçe. Başlarda Türkçe bilmediğim için zor geldi okul. Sınıfta Suriye’den gelen bir arkadaşım daha var. Evde Kürtçe konuşuyoruz. İki küçük kardeşim, iki ablam, bir de abim var. En büyük ablam evlendi, bize yakın oturuyor. Anneannem Afrin’de kaldı. Bayramda bir kere ziyaretine gittik, çok özlüyorum. Gitme şansımız olsa Afrin’e dönerdim.

Abim pantolon, kazak yapılan bir yerde çalışıyor. On altı yaşında. Burada okula hiç gitmedi abim, Türkçeyi arkadaşlarından öğrendi galiba. Evde en iyi ben Türkçe konuşuyorum. Babam az Türkçe biliyor, inşaatta çalışıyor. Annem de az biliyor.

Okula gitmediğim zamanlarda televizyon seyrediyorum, sıkılınca teyzeme gidiyorum. Öyle geçiyor günler. Hadise’yi, Mustafa Ceceli’yi, Murat Boz’u beğeniyorum. Dans etmeyi seviyorum. Bir kere vapura binip bir yerde indik ama nereye gittik bilmiyorum. Büyüyünce doktor olmak isterim.”

 

Hosna N. (11)

Afganistan'dan kaçıp gelmişler

"Biz beş sene önce Afganistan’dan kaçak geldik, Kabil’den. Oradaki hayatımızı biraz hatırlıyorum. Anneannem Kabil’de kaldı, başka akrabamız yok. Burada Ferhatpaşa’da oturuyoruz. Hiç Afgan arkadaşım yok, hepsi Türk. Benden küçük üç kardeşim var, biri burada doğdu. Çağrı Bey İlkokulu dördüncü sınıfa gidiyorum. Afganistan’dan geldiğimiz için geç başladım okula. Küçük kardeşimle aynı sınıftayız. Türkçeyi de okulda öğrendim. En sevdiğim ders matematik.

Şimdi uzaktan eğitim var. Annemin telefonundan giriyorum derse. Okula gitmediğim zaman bazen kardeşlerimle oynuyorum, bazen kitap okuyorum. Maceralı kitaplar okumayı seviyorum. Mesela uzayda neler yapılıyor, astronot gemileri nasıl yapılıyor gibi. En sevdiğim oyun isim-şehir. Televizyonda temizlik yapılan programları izliyorum bazen. Bazen alışveriş yapmak için Üsküdar’a gidiyoruz, alışveriş merkezlerine gidiyoruz. Ailede bir tek babam çalışıyor. Kartonlarla ilgileniyor. Az az Türkçe öğrendi babam. Evde en iyi Türkçe benim. Sokağa çıkınca annemle babama çevirmenlik yapıyorum. Büyünce ilkokul öğretmeni olmak istiyorum.”

"Savaş bitince Halep’e dönmek istiyorum"

Zemzem K. (10)

Akrabalar Suriye'de savaşta

"Halep’ten 2014’te geldik. Geride kalan akrabalarımız Suriye’de savaşıyor. Halep’i hiç hatırlamıyorum ama İstanbullu musun Halepli mi? diye sorsalar Halep derim. Annemden dinliyorum Halep’i, İstanbul’a benziyor diyor.

İstanbul’da Fatih’te oturuyoruz. İstanbul bence çok güzel, çok kalabalık. Kalabalık olmasını seviyorum ben. Arkadaşlarımla oynamayı, yüzmeyi seviyorum. Denizi görmeye Balat’a gidiyorum, bir kere denize de girdim Balat’tan.

Biz dört kardeşiz. En küçük ikiz kardeşlerim Hamza ile Bilal burada doğdu. Şehit Fikret Metin Öztürk İlkokulu’nda dördüncü sınıfa gidiyorum. Uzaktan eğitim çok zor. Bilgisayarım yok, tabletim yok, sadece annemin telefonu var onun da sesi bozuk ve camı kırık. Derslerim o yüzden pek iyi değil. Sınıfımın yarısı Suriyeli, yarısı Türkiyeli. Normalde 45 kişiyiz, salgında 35’e indi. Evde herkes iyi Türkçe konuşuyor.

Mahallede Suriyeli arkadaşlarım da var Türkiyeli arkadaşlarım da. En sevdiğim oyun ebelemece ve saklambaç. Mahalleden pek çıkmıyoruz. Sadece pazarları babam gezmeye götürüyor ama uzağa gitmiyoruz.

Okula gitmediğim zaman ödevlerimi yapıp anneme ev işlerinde yardım ediyorum. Toz alıyorum, yerleri süpürüyorum, kardeşlerime bakıyorum. Erkek kardeşim hiç yardım etmiyor, aksine her şeyi bozuyor.

Babam hamallık yapıyor. Büyüyünce cerrah olmak, bir de savaş bitince Halep’e dönmek istiyorum."

Benita (10)

Doktor olacaktı, pandemide vazgeçti

“İsfahan’dan geleli beş ya da altı sene oldu. Tarihî yerlerini, anneannemin evini hatırlıyorum. Anneannem, teyzelerim orada kaldı. Amcam arada ziyarete geliyor. Şimdi Şişli’de oturuyoruz. Daha önce Merter’de oturuyorduk. Doğrusu ben Merter’i daha çok seviyordum çünkü orada anaokulu arkadaşım vardı, parkta oynardık. En çok kaydırak seviyorum. Salıncakta çok sallanınca başım ağrıyor.

Ben tek çocuğum. Evimizi, arkadaşlarımı, okulumu seviyorum. Gülsen Mustafa Muzuri İlkokulu dördüncü sınıfına gidiyorum. Sınıfta iki İranlı arkadaşım vardı ama onlar taşınınca tek kaldım. Şimdi bütün arkadaşlarım Türkiyeli. Okula gitmediğim zaman oyun oynuyorum. Oyuncaklarımın saçını boyuyorum. Koyu sarı saçlı bir bebeğim vardı, saçlarının ucunu mora boyadım.

İstanbul’da Taksim’e, Adalar’a gitmeyi seviyorum. Adalar’dan, bir de Kadıköy taraflarından denize girip yüzmeyi seviyorum. Başlarda yüzmekten korkuyordum sonra belediyenin yüzme kursuna gittim. Türkçeyi çizgi film seyrederek öğrendim. Hiç kursa gitmedim.

Babam gazeteci, internetten çalışıyor. Evde herkes Türkçe biliyor.

Eskiden doktor olmak istiyordum ama pandemi gelince korktum doktor olmaktan. Artık sinema oyuncusu olmak istiyorum. Üniversitede oyunculuk okuyacağım. Okulda da drama derslerine giriyorum. Annemle babam istediğin mesleği yapabilirsin diyor. Birlikte Güçlü Sesler II Korosu’ndayım. Konserimizin kaydını İsfahan’daki akrabalarımıza gönderdim ama orada YouTube yok, seyredemediler."

Çocuklar konserlerini Uluslararası İstanbul Müzik Festivali kapsamında 2 Ekim’de verdiler

Ortak dilleri müzik

İstanbul Beyoğlu’nda, İsveç Konsolosluğu’nun İstiklal Caddesi karmaşasını dışarıda bırakan yemyeşil bahçesindeyiz. Ortadoğu’nun farklı yerlerinden yola çıkıp İstanbul’a gelmiş, farklı diller konuşan yirmi iki çocuk var bahçede. Çoğunun ailesi savaşı, bazıları da ülkelerindeki baskı ve yoksulluğu arkalarında bırakmak umuduyla topraklarını terk etmiş. Çocukların kimi çimlerde parende atıyor kimi uzanmış gökyüzünü seyrediyor. Birazdan, Birlikte Güçlü Sesler II Korosu’nun provası var.

İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı (İKSV) projesi olan Birlikte Güçlü Sesler Korosu, 2019’da Barış İçin Müzik Vakfı katkılarıyla kuruldu. İlk yıllarında engelleri olan çocuk ve gençleri bir araya getirdiler, bu yıl ise mülteci ve Türkiyeli çocukları buluşturuyorlar. Proje, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (UNHCR) katkılarıyla gerçekleştiriliyor. Korodaki çocuklar, SGDD-ASAM (Sığınmacılar ve Göçmenlerle Dayanışma Derneği), İKGV (İnsan Kaynağını Geliştirme Vakfı) ile Mavi Kalem’in çalışmalarına katılanlar arasından seçildi. Koro şefi Zeynep Eren Kovankaya.

Farsça, Arapça, Türkçe, Kürtçe, Peştuca konuşan üyeleri bulunan koro, Türkiye’den Almanya ve Finlandiya’ya uzanan bir repertuvara sahip. Provalar sırasında yüzlerindeki mutluluğu, parçası oldukları koroya gösterdikleri özeni görmemek mümkün değil. Giysiler özenli, saçlar taralı. Bazıları işi o kadar ciddiye almış ki teyzesinin düğününde giydiği elbiseyle gelmiş.

Çocuklar bu bahçede yalnızca iki prova yaptıktan sonra stüdyoya girdi ve konserlerini Uluslararası İstanbul Müzik Festivali kapsamında 2 Ekim’de verdiler. Çevrimiçi konseri İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın YouTube hesabından izleyebilirsiniz.

Klinik Psikolog F. Senem Şahlar

Klinik Psikolog F. Senem Şahlar:

Çoğu öfkeli, üzgün ve ürkek

Klinik psikolog Senem Şahlar, göçmen ve mültecilerin yaşam kalitesini yükseltmeye yönelik faaliyetler gerçekleştiren İnsan Kaynağını Geliştirme Vakfı’nın (İKGV) Mülteci ve Sığınmacılara Yönelik Psikososyal Destek Projesi’nde çalışıyor. Sayıları iki milyona yaklaşan çocuk mültecilerin yaşadığı psikolojik sorunları, iç dünyalarını kendisine sorduk.

Mülteci çocuklarda ruhsal, bedensel veya bilişsel ne gibi sorunlarla, travmalarla karşılaşıyorsunuz?

Çok büyük bir kısmı yaşadıkları çocukluk çağı travması nedeniyle bedensel, zihinsel, ahlaki, sosyal ve duygusal gelişimi ve kişisel güvenliği tehlike altında olan, ihmal veya istismar edilmiş ya da suç mağduru çocuklar. Zaten bu tanımın kendisi, korunma ihtiyacı olan çocuk tanımı. Travmaya neden olan başlıca durumlardan bazıları; aile içi kayıp ya da ebeveynden ayrılık, savaş ve silahlı çatışma, zorunlu yer değiştirme, aile içi ya da toplumsal şiddet ortamına maruz kalma, çocuk istismarı, kronik yoksulluk, terk edilme. Bu travmalar, çocuğun gelişimini olumsuz etkiler. Çoğu yetişkinlerin onları koruyamaması nedeniyle öfke, üzüntü ve korku yaşıyor.

Mülteci çocukların İstanbul’la kurdukları ilişki üzerine neler söylersiniz? Bu ilişki geldikleri ülkeye göre farklılık gösteriyor mu?

Çocuklar ülkelerinden hiç ayrılmak istemedikleri halde aileleri nedeniyle ayrılmak durumunda kaldıysa bu sorunun yanıtı farklı, çocuk zaten ülkesinde zulüm altındaysa farklı. İlkinde ciddi bir adaptasyon sorunu ve geldiği coğrafyaya, oranın kültürel ve ilişki kodlarına özlem yaşanabiliyor. Eğer çocuk ülkesinde tehlike altındayken geldiyse İstanbul onlar için güvenli alan olabiliyor. Ancak dediğim gibi çoğunlukla ekonomik yoksunluklar çocukları çocuk işçi olmak ya da suça itilmiş çocuk olmak gibi zorlayıcı deneyimlere de maruz bırakabiliyor. Bu tamamen siyah ya da tamamen beyaz bir çocukluk deneyimi değil.

Tecrübelerinize göre çocukların ne tür destek sistemlerine, kurumlara ihtiyacı var? Yerel yönetimler bu konuda neler yapabilir?

Mülteci çocukların yerel yönetim ve otoritelere çok fazla ihtiyacı var. İBB’nin çalışan annelere ulaşımı ücretsiz kılan “anne kart” uygulaması oldu. Bir de yoksul ailelerin çocuklarını bırakabilecekleri ücretsiz kreş uygulaması. Bazı çocuklar ve yalnız anneler için biz bu iki desteğe başvurduk. Bu sayede, Türkçe konuşamayan, yoksulluk nedeniyle kreş gibi destekleri de bulamayan bazı çocukların küçük yaştan eğitime erişimi oldu, kreşte kalabildikleri için bakımlarını tek başına üstlenmiş annelerinin iş bulma fırsatı oluştu. Bu çok önemli bir destek mekanizması. Bunu sağlayabildiğimiz ve çoğaltabildiğimiz noktada İstanbul’da çatışmasız ve adil bir kent ortamında beraberce yaşayabildiğimizi daha iyi göreceğiz.

Türkiyeli akranlarıyla ilişkileri, uyumları hakkında ne söylersiniz?

Burada çocuklardan çok yetişkinlere iş düşüyor aslında. Bir çocuğun mülteci olup olmaması çocuklar arasında çok da dert edilmeyebilir; tabii eğer ebeveynlerin algısında mülteci çocuk “potansiyel zarar verici” algısı ile değerlendirilmiyorsa. Son derece iyi dostluk örnekleri gözlemlemekle beraber maalesef ciddi anlamda “akran zorbalığı” yaşandığını da görüyoruz.

Bunu engellemek için ne yapabiliriz?

Örneğin İBB bünyesinde mülteci, göçmen, Türkiyeli her kimse çocukların yaş gruplarına yönelik psikologlar, sosyologlar ve eğitimcilerle beraber hazırlanmış, sosyal uyum içerikli aktiviteler olsa, inanılmaz büyük bir katkı olur. Bu çalışmalara çocukların ebeveynleri de dâhil edilse... Ben şu an bunu düşünürken bile çok umutlandım.

Size danışan mülteci çocukların İstanbullu anlatısında ortak taraflar var mı? Onlar bizi nasıl görüyor?

Herkesin İstanbul’la ve dolayısıyla İstanbullu olan kişilerle kurduğu ilişki biricik. Örneğin bir sınıfın öğretmeni çocuğa mülteci olduğu, dezavantajları bulunduğunu bildiği için ayrı özen gösterebiliyor, bu durumda çocuk kendisini kabul görmüş, desteklenmiş hissediyor. Bunun doğal sonucu Türkiye’yi, İstanbul’u ve orada yaşayanları sevmek, kendini de ait hissetmek oluyor. Ama tam tersi deneyimler de mümkün.

Ellen Kollender

Araştırmacı ve akademisyen Ellen Kollender:

Yarısı uzaktan eğitime erişemiyor"

Ellen Kollender, AB ülkeleri ile Türkiye’deki göçmen topluluklarında eğitim eşitsizliklerine odaklanan bir akademisyen. Çalışmalarını Almanya ve Türkiye’de sürdürüyor. Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi’nde yürüttüğü projenin başlığı, “Zorunlu Göç Zamanlarında Sivil Toplum Aktörlerinin Kapsayıcı Eğitimdeki Sesleri: Almanya ve Türkiye Örnekleri.” 11-12 Kasım 2020’de gerçekleştirilen “Zorunlu Göç ve Covid-19 Zamanlarında Kapsayıcı Eğitim” dijital konferansının da düzenleyicisi. Kollender’le sığınmacı çocukların eğitim konusunda yaşadıkları zorlukları konuştuk.

Türkiye’de yaşayan Suriyeli çocukların eğitim durumu hakkında ne söylersiniz?

Millî Eğitim Bakanlığı (MEB) verilerine göre Türkiye’de okul çağındaki Suriyeli çocuk sayısı 1 milyon 82 bin. 2019-2020 öğretim yılında 684 bin 919 çocuk okula kayıt yaptırdı. Bu da Suriyeli çocuklarda okullaşma oranının yüzde 63 olduğunu gösteriyor. İlkokul düzeyinde (1-4. sınıf) okullaşma yüzde 89 iken, oran lise düzeyinde yüzde 33’e düşüyor. Çocukların çok büyük bölümü sekizinci sınıftan sonra okulu bırakıyor.

Mülteci çocukların eğitim olanağından ne kadar faydalandığı geldikleri ülkeye göre değişiyor mu?

Suriyeli olmayan mülteci çocuklarla ilgili yayınlanan çok az bilgi var. Oysa Suriyeli olmayan hatırı sayılır sayıda sığınmacı çocuk olduğunun altını çizmek gerekir. Birleşmiş Milletler verilerine göre Afganistan, Irak, İran veya Somali gibi ülkelerden gelen 370 bin 400 okul çağında sığınmacı bulunuyor Türkiye’de. Bu çocukların eğitime katılım konusunda yaşadığı sorunlarla ilgili de çok az bilgi var. Çoğunun “mülteci” veya “geçici koruma altında öğrenci” olarak kabul edilmediğini, devletten hemen hiç destek almadığını, kendi geçimlerini sağlamak zorunda kaldıklarını ve eğitim hakkına ulaşamadıklarını varsayabiliriz. Suriyeli öğrencilerin de tek tip bir grup olmadığını unutmamak lazım.

Türkiye’deki mülteci çocukların eğitime katılımıyla ilgili bir makalenizde, “teoride” eşit haklara sahipler diyorsunuz. Eğitime ulaşmalarında ne gibi engeller bulunuyor önlerinde?

BM’nin Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne ve Anayasa’nın 42. maddesine göre Türkiye’de kâğıt üzerinde tüm çocukların eğitime ücretsiz ulaşma hakkı var. Ancak servis ücretleri, kitap ve kırtasiye masrafları çoğunlukla yoksulluk içinde yaşayan bu çocuklar için engel. Eğitimdeki yaş sınırları da öyle. Türkiye’de on beş yaşına gelen çocuk ilkokula, on dokuz yaşına gelen genç orta eğitime alınmıyor. Kaynaştırma sınıfları açılmış olsa bile tek dilli ve Türkçenin zorunlu olduğu eğitim çocukları okuldan kaçırıyor. Ana dili Türkçe olmayan çocukların eğitimi konusunda öğretmenlerin kaynak ve eğitim eksikliği var.

Türkiyeli sınıf arkadaşları ve öğretmenleriyle iletişimleri üzerine saptamalarınız var mı?

Çocukları ve Haklarını Koruma Platformu’nun bir araştırmasına göre, görüşülen velilerin yüzde 56’sı çocuğunun Suriyeli bir çocukla arkadaş olmasını onaylamıyor. Bu tip yargılar nedeniyle mülteci çocuklar kendilerini buraya ve okula ait hissetmiyor. Ayrımcılık her zaman bireyler tarafından kasıtlı olarak yapılan bir şey değil. Örneğin, Türk okullarındaki tek dilli kültür ve müfredat, öğretim materyallerindeki stereotip unsurlar bazı öğrencileri dışlıyor.

COVID-19 salgını nasıl etkiledi mülteci çocukları?

Yaklaşık yarısı için uzaktan eğitim bir seçenek değil çünkü gerekli teknik donanımları yok. Dört sivil toplum kuruluşunun İstanbul’da yaptığı araştırmaya göre çocuklar EBA derslerini tekrarcı, seviyelerinin çok ilerisinde yahut uzun ve hızlı buluyor. Türkçe bilgisi birbirinden farklı olan mülteci çocuklar için bu zorluklar katlanıyor. Öğretmenlerle iletişimin mümkün olmadığı, alt yazı bulunmayan EBA’daki kayıtları anlamıyorlar. Ayrıca salgına bağlı ekonomik güçlükler de sorun. Ailesine yardım etmek için okulu bırakıp çalışmaya zorlanan çocukların sayısı artıyor. Salgın çocukların psikolojik dünyasını da etkiledi. Sokağa çıkamıyor, arkadaşlarıyla sosyalleşemiyorlar. Yerel yönetimler Türkiye’deki mülteci öğrencilerin homojen bir topluluk olmadığını hesaba katmalı. Herhangi bir merkezî kısa vadeli eğitim politikasında başarısız olabilecek çeşitli eğitim ihtiyaçları, kaynaklar ve kazanımlar var. Bu nedenle idareler, tüm çocuklar için eğitim sisteminin kapsayıcılığını artırmaya odaklanmalı.

Çocuk
Mülteci Çocuklar
Banu Tuna
İstanbul
Sayı 004

BENZER

Son dönemin, sahne sanatçıları için neredeyse hayat memat meselesine dönüştüğünün farkındayız. Bu yıl 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü’nü, insanlarla da işiyle de ilişkisini büyük bir aşk üzerine kuran muhteşem oyuncu Yıldız Kenter’in hiçbir yerde yayımlanmamış belki de son söyleşisine yer vererek kutluyoruz. Kaybettiğimiz ve hayattaki tüm sanatçılarımıza saygıyla.
Kimi zaman coğrafi avantajıyla kimi zamansa doğal güzelliklerinden dolayı İstanbul; yabancı sinema yapımcıları için bir cazibe merkezi olmayı başarıyor. Artarak devam eden bu ilgiyi karşılıksız bırakmadık ve mekân olarak İstanbul’u kullanan yabancı filmlerin en çok ses getirenlerini hatırlatalım istedik.
10 Kasım’da açılışı yapılan ve 31 Mayıs 2021 tarihine kadar ziyaret edilebilecek olan Atatürk Fotoğraflarının Hikâyesi sergisi, ziyaretçilere kendilerini fotoğrafların içindeymiş gibi hissetmelerini sağlamayı hedefliyor.