Nâzım Hikmet'in Kadıköy günleri

17 Temmuz 2020 - 12:33

26 yaşında baba evine dönen Nâzım Hikmet’in daha önce yaşadıklarını kısaca hatırlayalım.

Nâzım Hikmet’in annesi Celile Hanım ve babası Hikmet Bey on yıl önce, 1918 yılında boşanmışlardı. Bu on yıl boyunca neler olmadı ki!

Anne ve babasının boşandığı yıl Nâzım Hikmet’in ilk şiiri yayımlanır. İki yıl sonra, 1920’de, devam etmekte olduğu Bahriye Mektebi’nden ayrılmak zorunda kalır: Güverte stajı yaparken hastalanmıştır. Konulan teşhis zatülcenptir. Yazdığı vatansever şiirlerle ismini duyuran Nâzım Hikmet, 1 Ocak 1921’de Anadolu’da devam eden Millî Mücadele’ye katılmak üzere Sirkeci Limanı’ndan yola çıkar. Maceralı bir yolculuktan sonra Zonguldak ve İnebolu üzerinden, gerisi yürüyerek devam eden bir yolculuk sonunda, arkadaşı Vâlâ Nureddin’le birlikte Ankara’ya varır. Cepheye gönderilmeyi beklerken, öğretmen olarak Bolu’ya gönderilirler.

Nâzım Hikmet ve Vâlâ Nureddin o yılın yaz aylarında Bolu’dan uzun bir yolculuğa çıkarlar. Bir süre Batum’da kaldıktan sonra 1922’de Moskova’ya giden Nâzım Hikmet KUTV Üniversitesi’nde yükseköğrenime başlar. İki yıllık eğitimden sonra, Moskova’da evlendiği eşi Nüzhet Hanım’ın ardından İstanbul’a döner. Daha Moskova’dayken makale ve şiirlerinin basıldığı Aydınlık dergisinde yazmaya başlasa da, derginin kapatılmasıyla önce İzmir’e ve 1925 Haziran’ında yeniden Moskova’ya gider, bu arada Türkiye’deki kanunlara göre zaten evli sayılmadığı Nüzhet Hanım’la ayrılırlar.

Moskova’da kaldığı üç yıl boyunca üniversitede ders verir ve arkadaşlarıyla tiyatro kurar. İkinci eşi Lena Yurçenko’yla evlenir.

Nâzım Hikmet ve İsmail Bilen, Temmuz 1928 sonlarında pasaport alamadıkları için Sovyetler Birliği-Türkiye sınırını gizlice geçerler ve Hopa’da yakalanarak hapse atılırlar. Önce İstanbul’a, sonra mahkeme için Ankara’ya götürülürler. 23 Aralık 1928’de mahkeme biter ve serbest kalırlar. 

Nâzım Hikmet, Ankara Hapishanesi’nden çıkınca babası Hikmet Bey’in Kadıköy Bahariye Nevzemin Sokak’taki evine yerleşti. İkinci evliliğini Cavide Hanım’la yapan Hikmet Bey’in iki yaşlarında Fatma Melda ve Metin adlarında ikiz çocukları vardı. Nâzım Hikmet’in kendisinden dört yaş küçük kız kardeşi Samiye’yle beraber evde altı kişiydiler. Süreyya Sineması’nda müdür olan Hikmet Bey’in mali durumu pek de iyi sayılmazdı. Nâzım Hikmet hemen iş aramaya başladı.

Akşam gazetesinde yazan Vâlâ Nureddin, Resimli Ay ve Resimli Perşembe dergilerini çıkaran
Mehmet Zekeriya’ya (Sertel) Nâzım Hikmet’ten bahsetti. Zamanına göre ileri bir teknikle basılan ve o zamana kadar hiçbir derginin ulaşamadığı satış rakamlarına ulaşan,1 magazin türünde diyebileceğimiz bu dergilerde edebiyata, hele de şiire pek yer verilmemekteydi. Zekeriya Bey, Nâzım Hikmet’i musahhih (düzeltmen) olarak işe almayı teklif etti. Yıllar sonra yazdığı, Nâzım Hikmet’i anlatan kitabında şu itirafta bulunmaktan çekinmeyecekti:

"Ben o vakte kadar Nâzım Hikmet’i hiç görmemiş, hiçbir şiirini de okumamıştım. Sanattaki kudret ve kabiliyeti hakkında hiçbir fikrim yoktu. Yoksa öyle bir teklif yapmağa cesaret edemezdim.

Vâlâ Nureddin iki gün sonra yanında uzun boylu, mavi gözlü, kıvırcık sarı saçlı, son derece sevimli bir gençle geldi.

– Zekeriya Bey size Nâzım Hikmet’i getirdim.2

Nazım Hikmet'in el yazısı ile Kadıköy'deki evlerinin adresi

Sonra Nâzım Hikmet onlara şiirlerini okudu. Zekeriya Bey ve karısı Sabiha (Sertel) Hanım ne kadar önemli bir şairle tanıştıklarının farkına vardılar.

Ertesi gün musahhih olarak çalışmaya başlayan Nâzım Hikmet ilerleyen zaman içinde sayfa düzeni, hikâyelere resim çizme ve fotomontaj gibi işleri de üstüne alıp keyifle yapmaya başladı. Artık Resimli Ay’ın en önemli çalışanıydı. Şiir ve yazıları da dergide basılmaktaydı.

1929 Nisan’ında yeni harflerle çıkan ilk kitabı 835 Satır basıldı. Çoğunlukla bir yıl önce Bakü’de basılan Güneşi İçenlerin Türküsü’ndeki şiirlerden oluşan bu kitap büyük ilgi gördü, Nurullah Ataç gibi önemli bir eleştirmen tarafından beğeniyle karşılandı. Bu vesileyle, Nâzım Hikmet’in daha önce basılan şiirlerinin de Yakup Kadri (Karaosmanoğlu), Halide Edip (Adıvar), Ahmet Haşim gibi yazar ve şairlerin olumlu sözleriyle karşılandığını belirtmeliyiz.

Sabahattin Ali, Emin Türk (Eliçin), Sadri Ertem, Suat Derviş, Nail V. (Nail Çakırhan) gibi ilerici yazar ve şairler de Resimli Ay dergisinde onun etrafında toplanmaktadır. Nâzım Hikmet en çok Sabahattin Ali ile ilgilenecek ve onu realistlikten öte sosyalizme çekmeye çalışacaktır.

Etrafında toplananlar arasında sosyalizmle hiç ilgisi olmayan biri de vardı: Peyami Safa. 1928’de henüz hapishanedeki Nâzım’ın “Yanardağ” adlı şiirini Cumhuriyet’te yayımlayan ve bu yüzden işinden olan Peyami Safa ile Nâzım Hikmet sonra yakın dost oldular. Nâzım Hikmet’i sekreterliğini yaptığı Güzel Sanatlar Birliği’nde şiirlerini okumaya davet etti. Köklü bir geleneği olan bu birlik, toplantılarını Topkapı Sarayı yakınlarındaki Alay Köşkü’nde yapıyordu. Nâzım Hikmet kendine has okuyuşuyla büyük sükse yaptı. Ahmet Haşim, Hamdullah Suphi gibi devrin büyük isimleri gölgede kalmıştı. Nâzım Hikmet artık muhatap alınması gereken bir şairdi. Önce Yaşar Nabi (Nayır) 835 Satır’ı ideolojik olmakla eleştirdi.3 Yakup Kadri (Karaosmanoğlu) Milliyet’te 14 Mayıs 1929 günü çıkan yazısında çok ağır bir dil kullanıyordu: “Bu tür şairler... beşeriyet gibi ipsiz sapsız, beşeriyet gibi karışık, beşeriyet gibi gürültücü, patavatsız, kaba, behimi ve onun gibi mantıksızdırlar.” 30 Mayıs’ta çıkan yazısında da bu yeni şiirleri yazan gençlerin Harb-i Umumi’de ekmek yerine saman yediklerini, doğru dürüst bir şey okumadıklarını yazarak, iyi gelişmediklerini vurgulamaya çalışıyordu. Bu yazılar o kadar tepki çekti ki, daha sonra söylediklerini düzeltmeye çalışsa bile faydası olmadı, Güzel Sanatlar Birliği’nden istifa etmek zorunda kaldı.

"Putları Yıkıyoruz" yazı dizisi

Resimli Ay’ın Haziran 1929 sayısında Nâzım Hikmet’in “Putları Yıkıyoruz” yazı dizisi başladı. İlk hedef olan Abdülhak Hamid’in fotoğrafı, üzerinde bir kırmızı çarpı işaretiyle basılmıştı. Nâzım Hikmet’e bu yazı dizisinin ilhamını veren, yine dergide yapılan “Eserlerinizi nasıl yazarsınız?” anketine gelen cevaplar olmuştu. Abdülhak Hamid ve Halit Ziya’nın ankete verdiği cevapları okuyan Nâzım Hikmet çileden çıkmıştı:

Bunların hangisi millî edip? Kimi tek konu olarak dış âlemi, kimi sadece içinde yaşadığı burjuva çevresinin çürük tiplerini veriyor. Bu memlekette halk yok mu, işçi, köylü yok mu? Efendiler bu konularla hiç ilgili değillerdir. Gerçekleri görmek istemiyorlar. Bu putları kırmak lazım.4

Zekeriya Sertel’in de fikri benimsemesiyle “Putları Yıkıyoruz” kampanyası derginin 1 Temmuz sayısında Mehmet Emin (Yurdakul) ile devam eder. Hamdullah Suphi (Tanrıöver) İkdam’ın 7 Temmuz 1929 tarihli sayısında “Putlar Nasıl Kırılır?” başlıklı yazısında, kırılan putların yerine “Bolşevik putları”nın dikileceğini iddia eder ve bu kampanyayı yapanları “Bolşevik kapısının müseccel köleleri” olmakla suçlar.

Aynı gün otuz kadar genç matbaayı basar. “Putları Yıkıyoruz” kampanyasının, değerlerine saldırı olduğunu düşünerek hesap sormaya gelmişlerdir. Zekeriya Bey onları sakinleştirip konuşmaya ikna eder. Nâzım Hikmet de tartışmanın sadece bir edebiyat tartışması olduğunu, değişen devirlerle sanatların da niteliklerinin değişeceğini gençlere anlatır, topluluk sessizce matbaayı terk eder. 

1929’un sonlarında Akşam Matbaası’nda kendisinin bastırdığı Jokond ile Si-Ya-U büyük ilgi görür.

Nâzım Hikmet’in şiirlerinin yer aldığı plak 1930'da çıktı

1930’da Nâzım Hikmet’in bir yüzünde “Bahri Hazer”, diğer yüzünde “Salkımsöğüt” şiirlerinin yer aldığı plak Columbia firması tarafından çıkarılır, çok ilgi görür. Yasaklanmamasına rağmen açık yerlerde çalınması polis uyarılarına neden olur, firma da plağı bir daha basmaz. Yine aynı yıl Nail V. (Nail Çakırhan) ile yazdığı 1+1=Bir ve Varan 3 adlı şiir kitapları çıkar.

Nâzım Hikmet Resimli Ay’da Nisan 1929’dan Ekim 1930’a kadar çalışır.

19 Mart 1932’de babasının ölmesi üzerine geride kalan aile üyeleriyle beraber yaşayabileceği yeni bir ev aramaya başlar, çünkü en büyük aşklarından birini yaşayacağı kadınla da tanışmıştır: Piraye. 

Piraye, Nâzım Hikmet’in 31 Ocak 1935’ten 23 Mart 1951’e kadar evli kaldığı eşidir. Beraber yaşadıkları süre ise, Nâzım Hikmet’in hapishanelerde olması ve on yıldan fazla süren büyük hapisliğinin son bir buçuk yılında Münevver’e âşık olmasından dolayı, beş yılı bile zor bulur.

Piraye 1906’da İstanbul’da doğmuştur. Babası Tercüman-ı Hakikat gazetesi sahibi Ahmet Muhtar Bey, İstanbul işgal edilince, savaş bitene kadar karısını ve kızlarını Bursa’ya gönderir. Piraye orada bir akrabasını ziyarete gelmiş olan Vedat Örfi’yle (Bengü) tanışır. Piraye ile Vedat Örfi 1922’de evlenirler. İlk çocukları Suzan 1923’te, ikinci çocukları Mehmet Fuat (daha sonra Memet Fuat adını kullanacaktır) 1926’da dünyaya gelir. Fakat doğum sırasında Vedat Örfi karısının yanında değildir. Piyanist olarak Paris’in yolunu tutmuştur.5 Dört yıl kocasını bekleyen Piraye sonunda oğluyla birlikte, Ahmet Muhtar Bey’den ayrılıp Kadıköy’e yerleşen annesinin yanına gider; koca evinde bıraktığı kızına kayınpederi Mehmet Ali Paşa bakacaktır.

Sedat Simavi'nin çizgileriyle Nâzım Hikmet

Piraye işgal yıllarında Bursa’da tanıdığı Macide Hanım aracılığıyla Kadıköy’de yeni arkadaşlar edinir. Macide Hanım Nâzım Hikmet’in babası Hikmet Bey’in ikinci eşi Cavide Hanım’ın ablasıdır. Böylece Piraye, Cavide Hanım’ı ve onlarla oturan Samiye’yi tanır. Bir de Samiye’nin ağabeyi Nâzım Hikmet’i.

Memet Fuat o günlerden bir anısını anlatıyor:

Sokağa bakan parmaklıklı odada parmaklığın alttaki o yuvarlak bölümünde oturuyorum. Altımda bir yastık, ayaklarım parmaklığın arasından aşağı sarkıyor. Arkamda annemle Macide Hanım. Hep birlikte sokaktan geçenlere bakıyoruz. Birden annem, ‘Geliyorlar,’ diyerek yere kapanıyor. Macide Hanım şöyle bir dışarı bakıp anneme yarı alaylı bir şeyler söylüyor, ama annem onun da saklanmasını isteyince camın önünden yana doğru çekiliyor. Ben önce bir ürküyor, ne olduğunu anlamaya çalışarak arkama bakıyor, sonra gene sokağa dönüyorum. Kim gelenler? Niye saklanıyorlar? Sokaktan yanında bir arkadaşıyla Nâzım geçiyor. Bana el sallamış mıydı? Yoksa arkamdakilerin kaçıştığını görmüş bakmadan mı geçmişti? Kimdi acaba yanındaki arkadaşı? Vâlâ mı, Nizamettin Nazif mi, Orhan Ezine mi? Nâzım’dan niye saklanıyorlar? Ben Nâzım’ı tanıyorum. Çok seviyorum. Macide Hanım arkalarından bakıp, ‘Tamam, gittiler,’ diyor.6

Nâzım Hikmet ve Piraye 1932’de evlenmeye karar verdiler. O yılın sonunda Piraye, Vedat Örfi’den boşandı. Nâzım Hikmet’in ve Piraye’nin bir araya gelen kalabalık ailelerinin beraberce yaşayabilmesi için Erenköy’de Mithat Paşa Köşkü’nü kiralayarak Kadıköy’den ayrıldılar.

Dipnotlar

1 Gazanfer İbar, “Nâzım Hikmet’i Meşhur Eden Dergi”, Atlas Tarih, Sayı: 19, Nisan- Mayıs 2013, s. 134.

2 Zekeriya Sertel, Mavi Gözlü Dev, Cem Yayınevi, 1977, s. 14.

3 Saime Göksu, Edward Timms, Romantik Komünist, Doğan Kitap, 4. Baskı, s. 122-123.

4 Sabiha Sertel, Roman Gibi, Ant Yayınları, 1969, s. 138.

5 Memet Fuat, Gölgede Kalan Yıllar, Adam Yayınları, 5. Basım, 1998, s. 42.

6 Memet Fuat, Gölgede Kalan Yıllar, Adam Yayınları, 5. Basım, 1998, s. 48.

Nazım Hikmet
İstanbul
Kadıköy
Bahariye
Sayı 002

BENZER

1856’da Dolmabahçe Sarayı’nın açılmasıyla Osmanlı Devleti’nin merkezi, tarihî yarımadadan Beşiktaş’a taşınmıştı. Sarayın üst kısmında kalan birçok ev bu süreçte istimlak edilip yıkıldı, boşaltılan alanın bir bölümüne 1875’te Aziziye Camii’nin temeli atıldı. Hemen ardından camiye kira geliri getirmesi için sıra evlerden oluşan Akaretler’in yapımına başlandı. 19. yüzyılda Avrupa’nın büyük şehirlerinde örnekleri görülen sıra ev konut sisteminin ülkemizdeki ilk anıtsal örneği olan bu evler hem camiye gelir getirecek hem de âdeta bir duvar örüp ahşap yapılarla dolu Beşiktaş semtinde çıkacak bir yangının Dolmabahçe Sarayı’na sıçramasının önünü kesecekti...
1851.studio fotoğraf stüdyosunun ve lebriz.com web sitesinin kurucusu, bilgisayar mühendisi Kerim Suner, yüreğinin peşinden gidip artık hemen hemen hiç kullanılmayan bir fotoğraf tekniğini Türkiye’de uygulamaya başladı. Tarihî bir teknik bu; fotoğrafı 19. yüzyılda çekmişsiniz gibi bir sonuç veriyor.
Yılbaşı geceleri değişik kültürlerde ve dinlerde hep geleceğe dair yeni dilekler içinde, neşe ile hazırlanan sofralarla kutlanan bir gecedir. Sofralar aynı zamanda geçmişimizi ve geleceğimizi sevdiklerimizle paylaştığımız sohbet masalarıdır.