Kaybedilen İstanbul’un bekçisi: Revnakoğlu

23 Şubat 2023 - 14:21

"HÛ Kâffe-i turuk-i aliyye erbâb-ı meclûbundan olup ömrünün kırk yılını İstanbul mezarları ve tekâyâsını araştırmakla geçirip neşredemediği İstanbul Tekkeleri Tarihi’nin müellifi şâir, edib, natuk, hatip, nükteperdâz, rind, derbeder, muharrir, münekkid, müverrih, aktör, üstâd Cemâleddin Server Revnakoğlu burada medfûndur. Ruhu şâd u handân ola."

Hiç yazılamayan bir mezar taşının, yazılması hayal edilen metni. İstanbul’un bütün mezarlıklarını, sokaklarını, çeşmelerini, kitabelerini evinin odaları gibi tanıyan, kaybedilen tarihin ardından gözyaşı döken Cemâleddin Server Revnakoğlu, vefat ettiğinde, taş ustası bu metni uzun bulmuş, yazmamıştı.

Edirnekapı’daki Necati Bey Mezarlığı’nda bulunan kabri için kaba, biçimsiz bir taş uyduruldu, o da zamanla kayboldu. Mezarının üzerine başka definler yapıldı, bir mezar taşı dahi olmayanlara ömrünü adayan Revnakoğlu da onlarla aynı kaderi paylaştı, adına bir mezar taşı bile olmadı.

Kimdi bu şair, edib, hatip, rind, derbeder, muharrir, münekkid, müverrih, aktör Cemâleddin Server Revnakoğlu? Bunca farklı meziyet nasıl isminin önünde bir araya geliyordu?

27 Mart 1909’da İstanbul’da dünyaya geldi, İstanbul’a hizmet etmeye gayret eden bir ailenin oğluydu. Babası, Posta Telgraf Merkez Muhabere müdürlerinden Server Emin Bey (Üstünbaş) İstanbul’un en eski muhtarlarından olması dolayısıyla “şeyhü’l-muhtârân” lakabıyla tanınıyordu. Revnakoğlu da onun izinden giderek, emekliliğinde Fethiye Mahallesi muhtarlığı görevini yürüttü. Babası Server Bey aynı zamanda Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti’nin ileri gelenlerindendi. Annesi, “Saraylı Sultan” diye anılan Çerkez asıllı Şerife Revnak Hanım’dı. O da II. Abdülhamid döneminde sarayın hazinedar ustasıydı. Osmanlı bürokrasisine hâkim bir evin çocuğu olarak, babasının ve annesinin ilim ve sanat meclislerine yakınlığının etkisinde, kültür ve sanatla iç içe büyüdü.

İleride ağdalı bulunacak dilinin de merakının da temeli çocukluğunda atıldı. Çevresi İstanbul’a meftun insanlarla örülüydü, kendi de bu kültüre tutkun yetişti. Babasının birbirinden kıymetli dostlarıyla geçirdiği vakitlere küçük yaşından itibaren o da iştirak ediyordu ve hem Doğu hem Batı kültürünün kuşatıcı etkisinden faydalandı.

Darüşşafaka mezunu olan babası Server Emin Bey, Doğu’ya da Batı’ya da vâkıf olunmasını önemsediğinden, oğlunu mahalle okulunda aldığı ilk öğretimin ardından o zamanki ismiyle Galatasaray Mekteb-i Sultanisi’ne yazdırdı. Daha çocukluk yıllarından itibaren Osmanlı kültürünün müktesebatını bilen insanlarla büyüyen Revnakoğlu, Galatarasaray Lisesi’nde ufkunu genişletti. Burada Halit Fahri Ozansoy, Hasan Âli Yücel, Refet Avni, Fazıl Ahmet Aykaç, İsmail Habib Sevük gibi isimlerin öğrencisi oldu. Hayatına giren insanlarla kurduğu kalıcı ilişkiler onun en belirgin özelliklerinden biriydi. Galatasaray Lisesi’nde okurken onun bu yönünü keşfeden ve çevresini bilen hocaları, gördüklerini kayıt altına almasını tavsiye etti. Bu istek araştırmaya, yazmaya ve görmeye adanan bir ömrün temelini attı.

REVNAKOĞLU, YALNIZCA İNSANLARIN DEĞİL, TAŞLARIN, HATTA AĞAÇLARIN BİLE HİKÂYESİNİ KAYIT ALTINA ALMIŞTI

Ailesi dolayısıyla İstanbul tekkelerinin günlük hayatını yakından gözlemleyip devranlarını, usullerini, erkânlarını içinden öğrenirken; Batı’nın kültür sanat gelişmelerini de okulda öğrendi. Evde yüksek bir musiki tahsili aldı, annesiyle de hat meşk etti. Bu çalışmalar, ileride hat sanatının büyük isimlerini keşfetmesini ve gelecek kuşaklara aktarmasını da sağlayacaktı. Babasının çevresi sayesinde İsmail Saib Sencer, İsmail Fenni Ertuğrul, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Ömer Nasuhi Bilmen, Ziyâ Şükûn, M. Şerefettin Yaltkaya, Kilisli Rifat Bilge, Ömer Ferit Kam, Hüseyin Kâzım Kadri, Ahmet Remzi Dede Akyürek, Tâhirülmevlevî, Hamâmîzâde Mehmed İhsan, İsmail Fethi İsfendiyaroğlu, Hakkı Tarık Us ve Rıfkı Melûl Meriç gibi devrin önde gelen şahsiyetleriyle dostluk kurdu, onlardan istifade etti.

Gençlik yıllarından itibaren tuluat sanatıyla ilgileniyordu. Çalışma hayatı da Shakespeare’in Othello oyununu anlattığı yazısıyla 1929 yılında Milliyet gazetesinde başladı. Halkevleri bünyesinde fahri rejisörlük yaptı. Tiyatroya ilişkin pek çok yazı kaleme aldı ve Aynaroz Kadısı oyununda ünlü aktör Naşid ile birlikte sahneye çıktı. Bir yanda gazetecilikle uğraşan, bir yanda tiyatroya ilgisini sürdüren Revnakoğlu’nun hayatına yeni bir yön verecek iş ise Türk Tarih Kurumu adına, 1942 yılında İstanbul tekkelerinin hazirelerini tespit etme vazifesiyle beraber onları kayıt altına alması oldu.

TUTKUYLA KAYDEDİLEN TARİH

Çağdaşlarının ifadesiyle, Revnakoğlu meraklı bir insan, iyi bir gözlemciydi. Heyecanı sayesinde pek çok insanın yapamayacağı işlere girişmekten kaçınmıyordu. O zamanlar ulaşım imkânları kısıtlı İstanbul’da herhangi bir yere gitmek, onun için zor değildi. Tarihe ve geçmişe olan derin bağlılığı memurluk göreviyle bir araya gelince ortaya çok nadir bulunacak bir araştırmacı çıktı. 

Çocukluğu tasavvuf kültürü içinde şekillenen Revnakoğlu bir yandan içine doğduğu kültürün son izlerinin peşine düştü, bir yandan değişen İstanbul’un kaybolan güzelliklerini kayıt altına almaya çalıştı. Ancak Revnakoğlu’nun bu vazifeyi aldığı yıllarda konuştuğu, yakınlık kurduğu ve birikimlerini derlemeye çalıştığı isimler art arda vefat ediyordu. Kapatılan tekkelerin çoğu sahipsizdi, içlerindeki bilgi ve belgeler ortalığa dökülmüş, çoğu kaybolmaya yüz tutmuştu. Tanıklıkları karşısında büyük bir üzüntü ve heyecan duyan Revnakoğlu, geride kalanları hızla toparlamaya uğraştı. Bu haklı acelesi, ilerleyen yıllarda çalışmalarını tasnif etmek isteyenleri zorlayacak bir sorun da yarattı. Aldığı binlerce not, kaydettiği hikâyeler, topladığı belgeler ve kitaplar, o da arkasında vâris bırakmadığı için zarar gördü, bir kısmı yağmalandı; geriye kalanlar uzun yıllar boyu gün yüzüne çıkmayı bekledi. Şeyhlerden şairlere, gazelhanlardan mimarlara, hattatlardan tuluat sanatçılarına kadar yaşadığı dönemde iz bırakmış olan hemen herkesle dostluk kuran Revnakoğlu, yalnızca insanların değil, taşların, hatta ağaçların bile hikâyesini kayıt altına almıştı. Vatan ve Millet Caddesi yıkımları sırasında yok olan her tarihî binanın belgelenmesi için insanüstü bir gayret sergiledi, bugüne kalan bilgilerin çoğu onun notlarından nakledildi. Ancak çoğu dağınık hâlde olan notları, ömrü vefa etmediği için bir esere dönüşmemişti.

REVNAKOĞLU’NUN FATİH’İ

Vefatının ardından Fatih Fethiye’deki evinde ehli olmayan insanların eline geçmek tehlikesi yaşayan Revnakoğlu’nun bakiyesi, Abdülbaki Gölpınarlı ve Halil Can’ın gayretiyle Divan Edebiyatı Müzesi (Galata Mevlevîhânesi Müzesi) koleksiyonuna kazandırıldı. Dergâhlar, fermanlar, şeyhler, mezarlıklar, camiler, fütüvvetnâmeler, şairler, takvimler, edebî notlar, çeşitli şiirler ve fotoğraflardan meydana gelen arşivinde A bölümünde elli sekiz, B bölümünde 255 dosya yer alıyordu.

Bugüne kadar araştırmacıların cesaret edemediği bu anlaşılması ve tasnif edilmesi zor arşive Prof. Dr. Mustafa Koç talip oldu. Uzun ve meşakkatli bir çalışma neticesinde ortaya çıkan ilk beş eser Revnakoğlu’nun İstanbul’u ismiyle yayımlandı. Yalnızca Fatih İlçesi’nin anlatıldığı bu beş ciltlik çalışma, Revnakoğlu’nun ne kadar detaycı olduğunu ortaya koyması açısından büyük önem taşıyor.

GÜNDELİK HAYATIN NOTLARI

Revnakoğlu’nun İstanbul’u 20. yüzyıl başlarındaki İstanbul’un gündelik hayatına ilişkin etkileyici detaylara sahip. 

Günlük âdetlerden tekke musikisine, mutfak alışkanlıklarından tedavi yöntemlerine, nikâhlara, düğünlere, mezar taşlarına, cenaze törenlerine, Muharrem ayına özgü geleneklere, goygoyculara, dilencilere kadar çok farklı konularda geniş bilgi notları bulunuyor. Bunların yanı sıra İstanbul’daki tekkelerin tarihi de ayrıntılı bir şekilde, yaşayan son tanıkların gözünden aktarılmış.

Muharrem ayı boyunca İstanbul’da pişirilen her tekkenin aşuresini yiyen Revnakoğlu’nun notları, bunlardan biri: 

"Nuruosmaniye’deki Mengene Tekkesi ‘bol kaymaklı aşuresiyle maruftu ve kaymak parça parça aşurenin üstüne değil kat kat arasına konulurdu’. Eyüp İslambey’deki Beylerbeyi Bedevi Tekkesi ‘sütlü aşuresiyle maruftu’. Çapa’da Odabaşı Tekkesi ise, ‘bol şam fıstıklı aşuresiyle’ meşhurdu. Bu son tekkeden bir de yemek ustası çıktı."

Fatih’in en bilinen meydanlarından Atpazarı, Revnakoğlu’nun yaşadığı dönemde yıkıntılar içinde kalmış, eski kimliğini kaybetmiş bir mekân. İsmiyle müsemma, bir zamanlar semercilerin, mutafların, şebeşçilerin; kısacası atlarla ilgili ticaret ve zanaat erbabının mekânı olan bu meydanda yaşatılan “dua meydanı” geleneğini Revnakoğlu şöyle anlatıyor:

"Atpazarı’nın yukarı cihetinde bir de Dua Meydanı vardır ki her sabah dükkânlar açılmazdan evvel esnaf ve ahaliden bazıları oraya gelir. Mahalle camiinin imamı tarafından güzel bir dua okunur, hâzırûn duayı dinler, ondan sonra dükkânlar birer ikişer açılmaya, atlar öteye beriye götürülmeye, paranın muâmelât-ı mu’tâdesi [alışılmış muamelesi] görülmeye başlar."

Beş cilt boyunca verdiği bilgilerle Revnakoğlu, okuyucularını bambaşka bir zamanın İstanbul’una götürüyor, onu düşünmemizi, tanımamızı, eleştirdiği yönlerine onun gözünden bakmamızı, en önemlisi kaybolan tarihin yalnızca taşlardan, binalardan ibaret olmadığını anlamamızı sağlıyor.

NEYZEN TEVFİK

SATIR ARASINA DÜŞEN İSİMLER

Arkadaşları arasında ünlü simalar olan Revnakoğlu, aynı zamanda iyi bir mektup arkadaşı. Düzenli olarak mektuplar yazıyor, hâl hatır sormayı ihmal etmiyor. Arkadaşlarına ilişkin hatıraları notlarında da var. Malta Çarşısı’nda yer alan üç katlı ve yüz beş odalı meşhur Şekerci Hanı’ndan bahsederken, İstanbul’a ilk gelişinde buraya yerleşen “kıvırcık saçlı, karanfil bıyıklı, ateşîn bakışlı, esmerimsi güzelce bir genç olan” Neyzen Tevfik’ten söz açılıyor:

"Neyzen’in daha gençliğinde Musa Kâzım gibi bir insana gönderilmesi, onunla tanışması, irfan rahlesinin önüne diz çöküp ondan okuması, feyizlenmesi gerçekten çok yerinde isabet ve mazhariyet olmuştur. Musa Kâzım Efendi zamanının en uyanık fikirli, daima ileri görüşlü, çok serbest düşünen, tasavvufa mail, meşreben de melâmî olduğundan Tevfik’le kolayca tanışmışlar ve aralarındaki ezelî aşinalık icabı olarak da hemen anlaşıvermişlerdi."

Adile Naşit ve Selim Naşit Özcan’ın babası Naşid de Revnakoğlu’nun gençliğinde tanıştığı ve hayranlıkla andığı isimler arasında. Modern tiyatronun etkisi altında hakkının teslim edilmediğini düşündüğü tuluat sanatının temsilcisi Naşid’i de övgüyle anlatıyor:

"Güvendiği istidadını bütün ihtirasıyla kullandı. Kendini yalnız seyrettiren değil, dinleten bir adamdı. Emellerini yapmakta, kabul ettirip tatbike başlamakta güçlük çekmedi. Fakat yalnızdı. Didinirken müzaheret [yardım etmek] şöyle dursun, ‘Allah razı olsun’, ‘İşini rast getirsin’, hatta sadece ‘Kolay gele yahu, yaptığın nedir?’ diyen çıkmadı. Fakat kıskananlar, diş bileyenler, önüne çıkanlar, yolunu kesenler, fikrinden caydırmak isteyenler oldu. (...) O bize tiyatro medeniyetini düşünmüş, tasarlamış değil, bizzat getirmiş adamdır."

Revnakoğlu’nun İstanbul’u kitabının gün yüzüne çıkmasını sağlayan Prof. Dr. Mustafa Koç, İbrahim Akkurt’la yaptığı söyleşide bu külliyatın nasıl oluştuğunu anlatırken, aslında Revnakoğlu’nun hayat hikâyesini de özetliyor: "Revnakoğlu, İstanbul Mezarlıklar Müdürlüğü’nde memurdu ki zihninde yapmayı tasarladıklarına uygun bir pozisyondu bu. Her hikâyenin içinde o vardı. Atatürk Bulvarı açılırken de Vatan Caddesi, Millet Caddesi açılırken de ordaydı. Her bir yer için yazı yazdı. Miras yağmalanırken de ordaydı, bu yağmanın engellenmesi için çabaladı.

PROF. DR. MUSTAFA KOÇ, REVNAKOĞLU’NUN İSTANBUL’U KİTABININ GÜN YÜZÜNE ÇIKMASINI SAĞLAYAN İSİM

İmparatorluğun son yarım yüzyılını imbikten süzercesine, en mühim sesleriyle Cumhuriyet’e taşıdı. Elmalılı Hamdi Yazır, Mehmed Akif Ersoy onunlaydı. İstanbul koskocaman bir romansa ve roman içinde binlerce şahıs varsa o şahısları bizzat tanıyan tek adamdı. Eski İstanbul ölürken onu tekfin eden, teçhiz eden, telkin eden, cenaze namazını kılan oydu."

Peki Revnakoğlu’nun bu insanüstü gayreti nasıl bir netice verdi? Yine Mustafa Koç, Murat Öztekin’e verdiği röportajda bu gayreti anlatırken şu ifadeleri kullanıyor: 

"Revnakoğlu, İstanbul yıkılıp yapılırken şehrin bütün envanterini çıkarmayı ihmal etmemiş. Bugün üzerinden yeni binalar yükselen bütün tarihî mekânları son hâliyle tasvir etmiş. Yola giden, inşaata karışan bütün eserlerin yekûnunu tutmuş. Her bir binanın kitabesine ve haziresindeki mezar taşlarının metinlerine kadar yer veriyor. Bir miras taksimi yapılır ya... Sanki İstanbul için bunu Revnakoğlu yapmıştır. O, eski İstanbul’un son fotoğrafını çekti."

Yazının sonunu, başında bahsettiğimiz bahisle bitirelim. İstanbul’a âşık, İstanbul’un kültürünün peşinde bir ömür harcamış Revnakoğlu, 23 Eylül 1968’de vefat etti. Hiç evlenmediği ve vârisi olmadığı için eşyalarının bir kısmı haraç mezat satıldı. Kurtarılanlar bile bize akla hayale sığmayan çeşitlilikte bir hayatın izlerini anlatıyor. Şimdilik elimizde yalnızca Fatih bölümü var, ancak bu bile üzerinde yaşadığımız şehre bambaşka bir gözle bakmamız gerektiğinin ispatı. Revnakoğlu’nun entelektüel servetinin tamamı bugüne ulaşmasa da ulaşanlar bu nevi şahsına münhasır insanın heyecanını, merakını bize geçirmeye yetiyor. 

Cemâleddin Server Revnakoğlu
Tarih
Araştırma
Neyzen Tevfik
Fatih
Fatih Belediyesi
Mustafa Koç
Ayça Örer
Sayı 013

BENZER

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 3 Haziran’ı Dünya Bisiklet Günü ilan ettiğinde ihtimaldir ki o günün büyük bir şairin ölüm yıl dönümüne denk geldiğini bilmiyordu. 3 Haziran 2018’de dünyanın birçok yerinde ilk bisiklet günü kutlanırken başka yerlerde bu dünyadan 55 yıl önce göçen Nâzım Hikmet anılıyordu.
Necati Güngör, İstanbul’un tarihî semt pazarlarını ve yıllar içinde değişen pazar esnafının hikâyelerini İST okurlarıyla buluşturuyor...
İstanbul Anadolu Yakası’nın en eski sanayi tesislerinden biri olan Hasanpaşa Gazhanesi’nin artık yeni bir adı ve misyonu var. “MüzeGazhane” bundan böyle kentlinin kültür sanatla buluşma noktası olacak. İBB’nin restorasyon çalışmalarına hız vermesiyle atıl halinden kurtulan mekânın önündeki tek engel şimdilik pandemi.