Bir zamanlar Küçükyalı

22 Ağustos 2022 - 13:23

1973’te Refahiye’den Küçükyalı’ya taşındığımız yıllarda, Küçükyalı Kartal’a değil de Kadıköy’e bağlıymış gibi gelirdi bana semt halkının alışveriş ve gezinti alışkanlıklarından ötürü. Olağan durumlarda semt pazarının yanı sıra istasyon karşısında küçük bir pasajda bulunan dükkânlara gider, ancak ayakkabı ve palto alacakları zaman Kadıköy’ün yolunu tutarlardı. Büyük Yol Sokak’ta bulunan Gülgün Apartmanı’nda oturuyorduk, etrafımız hanımeli ve leylak kokusu yayan bahçeli evlerle çevriliydi. Komşularımız sebzelerini, Atatürk Caddesi’nden Mektep Caddesi’ne uzanan bir alanda bulunan Hasan amcanın bostanından alırdı; biz de onlara katıldık.

Kadıköy’e sadece alışveriş için de gidilmezdi hoş. İş veya eğitim için “karşıya,” İstanbul’a geçenlerin bir kısmının güzergâhıydı ilçe, şimdi de olduğu gibi. Evleri, 1992’de “D-100” diye değiştirilse de halk arasında hâlâ “E-5” diye anılan karayoluna yakın olanlar, Gebze veya Pendik minibüslerinin hemen hemen boş geldiği bu yolu tercih ederlerdi. D-100’ün üst tarafı, Aydınevler, yolları çamurlu bir gecekondu mahallesiydi; 80 sonrası gerçekleşen imar aflarını takiben hızla yapılaştı.

Küçükyalı üç caddeyle bölünmüştür, denize yakın Bağdat Caddesi’nin hemen aşağısında elbette semte adını veren yalılar, çay bahçeleri ve Lido Plajı yer alırdı o yıllarda. Minibüs yoluyla D-100 arasında yaşayan bizler, Çınarlıyalı Mahallesi sakinleri, sıcak yaz günlerinde, akşama doğru deniz kenarına iner, Çamlık ve Yalıpark gibi mekânlarda çay veya gazoz içerek, dondurma yiyerek vakit geçirirdik. D-100’ün aşağısında geniş bir yer tutan, Karayolları’na ait yeşil arazinin yaydığı serinlik hissedilirdi mahallemizde. Aynı saatlerde ailece veya eş dostla gidilen yerlerden biri de 50. Yıl Parkı’ydı. Komşu ve akrabalarımız arasında Bostancı’daki Kadınlar Plajı’na gidenler olurdu. Lido Plajı’nda denize giren ağabeyim Ümit Aktaş, bir süre sonra, kız kardeşleri aynı denizden yararlanamadığı için ayağını kesmişti oradan.

Mevsim dönümlerinde, manto veya ayakkabı almak için Kadıköy’e doğru yola çıkardık ailece. Babamın bir tanıdığına ait mağazadan taksitle alışveriş yapardık ve ben seçimlerimi kısıtlayan o mağazaya ayaklarımı sürüye sürüye giderdim. Bahariye Caddesi’nin girişinde, sol tarafta bulunan pastaneden Alman pastası alırdık anneme, 80’lerde. Dersu Uzala, Çağrı, Fil Adam, biraz daha yukarıda, yine solda kalan Süreyya Sineması’nda izlediğim filmlerden aklımda kalanlar.

Altıyol’la Bahariye’nin kesiştiği bloklarda bulunan ayakkabıcılar, aynı blokları takip ederek iskeleye doğru giderken ilginç tasarımları olan gümüş yüzükleri için uğradığım pasaj, vapurdan indikten sonra eş dostla buluştuğum kitapkafe terası ve gençler gemilerin düdük sesleri eşliğinde dünya meselelerini konuşsun diye oraya kondurulmuş gibi duran, Haydarpaşa Garı yolundaki kayalıklar...

Galiba 90’ların sonlarında yönümüzü Maltepe’ye doğru değiştirmeye başladık ki daha önce sayılıydı gidişimiz. Yeni Devir’de yazmaya başladığımda, bir yazı için Maltepe Huzurevi’ne gidip sakinleriyle görüşmüştüm, 1981’de. Aynı tarihlerde Aydınevler’deki hiçbir altyapı hizmetinin verilmediği gecekondu bölgesine de gidip röportajlar yapmıştım. 

Kadıköy’e elbette hâlâ gidiyorduk, hep gidecektik. Bir zamanlar Körler Diyarı diye adlandırılmanın hüznünü taşıyordu bir parça ilçe ve sanki, üzerine yapışan bu adlandırma kendini, gelip geçilen yer değil de bir merkez olacak şekilde yeni baştan ele almaya zorluyordu, sürekli. Oradan geçerken uğrayacak bir yerler, bir buluşma sebebi hep bulunurdu. 80’lere doğru, Haydarpaşa tarafındaki et tanzim satış mağazasının önüne gidip kıyma aldığımızı hatırlıyorum. Üniversite öğrencisi olduğum dönemde, sıklıkla, her adımda Gurbet Kuşları sahneleri keşfettiğim Haydarpaşa Garı olurdu güzergâhım.

Maltepe ise yüz yıl önce sayfiye köyü değilse de çiftlik alanıydı. Küçükyalı biz taşındığımızda belediyeydi, 80 Darbesi’ni takiben Kartal’a bağlandı, 1992’de ilçe olmayı başaran Maltepe’nin bir parçası kılındı. Kendi içinde devinen, dinamik Maltepe, hâlinden memnun, estetik açıdan tamamlandığı izlenimi veren Küçükyalı’yı kapsama başarısını göstermişti. Apartman komşumuz, aynı zamanda babamın Köy Enstitüsü yıllarından arkadaşı olan Rıza Amca’nın Maltepe’de kırtasiye dükkânı açması, 80’lerin başlarında yeni merkezlerin oluşumuna dönük bir işaret fişeğiydi sanki.

2000’lerin ortasında daha sık gitmeye başlamıştım Maltepe’ye. Tesettürlü kadınlara uygun tunikler ve penye şalların satıldığı butikler vardı caminin yanındaki sokaklarda. Dilay’dan taksitle alışveriş yapabilirdik. Cadde üstünde, beğenime uygun ayakkabıları bulabildiğim bir mağaza keşfetmiştim. Bu mağazalara yolum düştükçe yine girip bir bakınırım. Gelgelelim, buluşmalar için Kadıköy kadar elverişli değildi Maltepe, hâlâ değil.

Esasında Maltepe’den önce Kartal’a gitmeye başlamıştık. Çocuklarımız küçüktü 90’ların ortasında ve istasyona yakın meydanda, Kartal minibüslerinin son durağı civarında uygun fiyata kaliteli çocuk giysileri satılan mağazalar olduğunu öğrenmiştik. Kadıköy biraz daha pahalı, çok daha kalabalıktı ve evet, “karşı tarafa” yönelik bir programla birlikte düşünülür olmaya başlanmıştı, çoluk çocukla. Şu da var ki Kadıköy’e varmadan, oradan geçmeden İstanbul’daymışım gibi hissetmezdim. Tahran’da yaşıyordum 2000’lerde. Yaz tatili ve başka bütün fırsatlarda, çocuklarımla otobüse atlayıp iki gün süren bir yolculuğun ardından İstanbul’a gelir, uzakta geçirilen ayları telafi etme çabasıyla bir o yana bir bu yana koştururdum. Fatih’te bir panel, Taksim’de bir sergi olurdu. Cağaloğlu ıssızlaşmamıştı henüz, kitapçıları dolaşıp arkadaşlarımla buluşmak için düşerdim yola, yanımda çocuklar. Onlar da kendileri için açma, martıları beslemek için simit isterlerdi. Osmanağa Camii civarındaki pastaneye uğrayamamışsak, bir seyyar satıcıdan alırdık.

UFUK DUYGUN, KÜÇÜKYALI AHMET KUTSİ TECER SOKAĞI’NDA KENDİ KİTAP KIRTASİYE DÜKKÂNININ ÖNÜNDE.

Maltepe’ye yürüyerek bile gidilebilirdi Küçükyalı’dan, zincir mağazaların şubeleri de açılıyordu sıra sıra ama öyle şeyler vardı ki ancak Kadıköy’de bulunurdu. Küçük kızım Merve’nin 2005’te çektiği bir video, “Kadıköy Meselesi” başlığını taşıyor. Hep birlikte Gülgün Apartmanı’ndaki dairedeyiz ve ben kızlarımla Kadıköy’e gitmek için hazırlanıyorum. Demans başlangıcı belirtileri sergileyen babam, vakit öğle bile olmamışken, “Ne işiniz var Kadıköy’de bu saatte, alacağınız şeyler Küçükyalı’da da yok mu?” diye sorunca, annem devreye girip, “Ayakkabı almaya gidiyorlar, Kadıköy’de her şeyin daha iyisi var, haydi biz de gidelim” diye açıklıyor. Babam bir an düşündükten sonra sorgulamaya devam ediyor: “Burada da ayakkabıcılar yok mu, niye yoruyorsunuz kendinizi... Ne lüzum var canım, burada da var her türlü mağaza...” Annem, “Orada daha çok çeşit var, hem gezmiş olurlar” diyor, yorgun bir sesle. Yine de ikna olmuyor babam, “Peki, neyle gidiyorsunuz, daima minibüs bulunur mu?” diye soruyor; ben, “Her an var” deyince de, “İyi o zaman, sorun yok” diye bağlıyor sözünü.

Pek çok bahçeli ev apartmana dönüşse de, binalar arasındaki mesafe ve kat sayısı kuralları ihlal edilmediği için, iki cadde arasındaki doku eski günlerin ferah havasını hissettirirdi, yakın tarihlere kadar. Şu var ki bütün semtleri birbirine benzetiyor inşaat tozunun kara büyüsü... Ne diyordu Macbeth’in girişindeki üç cadı? 'İyi kötüdür kötü de iyi, siste pis havada buluşalım...'

Hangi mekânlar vardı Küçükyalı’da? Teravih namazına gittiğimiz Merkez Camisi, babamın iş dönüşü uğradığı istasyon kahvesi, Ufuk Duygun’un Ahmet Kutsi Tecer Sokağı’nda bulunan kitap kırtasiye dükkânı, minibüs yolu üstündeki, semtin en eski alışveriş mekânlarından biri olan Koşarlar Mağazası, Besnik Saray mağazaları, bu binanın birinci katında yer alan MTTB şubesi, Talay Çarşısı, Adnan Kahveci Caddesi girişindeki gelişerek çevreye yayılan park, Selamoğlu Pasajı, Mektep Caddesi üstündeki Yetiştirme Yurdu, aynı caddede 90’lı yıllarda birbiri ardı sıra açılan ikinci el eşya satan dükkânlar... En işlek alışveriş mekânları, D-100’e bağlanan Atatürk Caddesi üzerinde artık. Aydınevler’e açılan Hill Town AVM, semtte pek çok esnafın kepenk kapatmasına sebep oldu. Minibüs yolu Pendik’ten doğru gelip Kadıköy’e uzanıyor hâlâ aynı şekilde ama yolcu yükünün önemli bir kısmı D-100’e intikal etmiş görünüyor. Yalıların yerini alan devasa parklar ve yürüyüş yolları bir bakıma Cumhuriyet’in kıyılara ulaştığının habercisi değil mi...

Pek çok bahçeli ev apartmana dönüşse de, binalar arasındaki mesafe ve kat sayısı kuralları ihlal edilmediği için, iki cadde arasındaki doku eski günlerin ferah havasını hissettirirdi, yakın tarihlere kadar. Şu var ki bütün semtleri birbirine benzetiyor inşaat tozunun kara büyüsü... Ne diyordu Macbeth’in girişindeki üç cadı? “İyi kötüdür kötü de iyi, siste pis havada buluşalım...” D-100 üzerinde yeşil alanlardan birine üç beş yıl içinde, semtin iç dengesini ve nefes alma hakkını hiç umursamayan bir pervasızlıkla devasa bir siteler halkası konduruldu. 

Her yer merkezsizdi nasılsa ve merkezler kendi içinde kayarken yaşanan dağılma, “ne olsa gider” şiarına güç kazandırıyordu. Metro açılmıştı az ötede, Kadıköy’e gidilmese de olurdu; bir dizi AVM yapılmıştı D-100 üzerine, biri Maltepe’nin adını taşıyordu.

Tıklama yoluyla ulaşabiliyor aradığına çeşitli toplumsal kesimler artık ama insan bir sesin, bir eşiğin peşinde dolaşmadan yapamaz. Son yıllarda Cağaloğlu, Üsküdar’a, Maslak’a ve Esenler-Topkapı hattına; Taksim, Kadıköy’e; Fatih ise Başakşehir’e akmaya başladı. Birkaç yıldır Kartal’da yaşıyorum ama merkez benim için yine de Küçükyalı. Bir rastlaşma, bir keşif, sorgusuz sualsiz bir kabul hâlâ mümkün orada. Hem, bir banka oturup geçmişin ve şimdiki zamanın seslerine kulak verebilirim Talay Çarşısı’nın yanındaki parkta, gelenle geçenle hoşbeş ederken...

Cihan Aktaş
Küçükyalı
Maltepe
Bağdat Caddesi
Suadiye Plajı
Lido Plajı
Kadıköy
Süreyya Sineması
İstanbul
Beyoğlu
Sayı 011

BENZER

Büyükdere'de yaptıkları sandal âlemlerinde babasının sazına büyülü sesiyle eşlik ede ede şanı yayılan ve "Deniz Kızı" lakabını bu vesileyle alan Eftalya, dönem musikisinin ilk akla gelen isimlerinden. Atatürk'ün Safiye Ayla ile gizlice yarıştırdığı Eftalya'nın anılarını ve kısa hayatının önemli dönemeçlerini Gökhan Akçura aktarıyor.
Foto muhabiri Faik Şenol’un (1912-1981) binlerce fotoğraftan oluşan koleksiyonu geçtiğimiz yıl İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından koruma altına alınmıştı. Biz de İST’in her sayısında büyük üstadın objektifinden İstanbul’un anılarla yüklü geçmişine bir yolculuk yapıyoruz. Bu sayımızda Faik Şenol’un deklanşöre bastığı ‘o an’ın tanıklığını Hikmet Feridun Es’in güçlü kaleminden okuyoruz.
Neşeli, dinamik, çalışmayı seven, içinden geldiği gibi konuşan bir oyuncu Ecem. Sahne ışığını iyi alan ama o ışığın göz kamaştıran büyüsüne aldanmayanlardan biri. Doğal, neyse o...