Sinema salonu ve depo yangınları

Fotoğraf
Agâh Özgüç Arşivi
27 Kasım 2021 - 13:11

Tarihsel bir süreci oluşturan filmlerimizin birbiri ardına ve pisi pisine, eski bir deyimle sırra kadem basmaları, yani yok oluşları şaşırtıcıdır. Ve elbette Türk sineması adına içler acısıdır. Gerçekte sahiplenme, koruma ve özellikle de arşivleme içgüdüsünden yoksun bir toplum olmamızın kaçınılmaz bir sonucudur bu. Ülkemizdeki sinema ve depo yangınlarına geçmeden önce bu sahipsizliğin, bu yok oluşun en trajikomik örneğine değinebiliriz.

Susuz Yaz (Fotoğraf: MUBI Türkiye)

1970’lerin sonları...

Dönemin ünlü Yeşilçam bankeri Ferdinant Manukyan, Bomonti’deki (Şişli) Yıldız Film Stüdyosu’nun da sahibidir. Teknik işlemlerin yapıldığı stüdyo binası için yıkım kararı alınmıştır. Teneke kutular içinde üst üste yığılmış filmler için Hürriyet gazetesine bir ilan verilir ancak ne var ki hiçbir yapımcı gelip malını almaz. Süre biter ve Manukyan çaresizdir. Uzun bir bekleyişten sonra tüm filmleri kapı önüne bırakmak zorunda kalır.

Sonra ne olur?

Bir söylentiye göre (eğer bir “şehir efsanesi” değilse) o filmler bir kamyona yüklenerek Sarayburnu’ndan denize atılır. İyi mi?

Kapı önüne yığılan ya da denize atılan o Türk filmleri hangileri? Aralarından kurtulanı hiç yok mu?

Tesadüf bu ya... Yalnızca Türk sineması tarihinin en önemli filmlerinden biri kurtulmuş. Metin Erksan’ın uluslararası ödüllü ünlü filmi Susuz Yaz. Ses mühendisi-yapımcı Necip Sarıcı bulmuş o filmin negatifini, kapı önüne bir çöp gibi atılmış filmler arasından...

Yersizlik ya da çeşitli bazı nedenlerle filmlerimiz oraya buraya atıldığı gibi kimi zaman da acımasızca yakılmıştır. Yeri gelmişken sinema salonu işletmecisi ve yapımcı Cemil Filmer’in bu film yakma olayıyla ilgili bir anısına geçebiliriz.

Şakir-Kemal Seden, İhsan İpekçi, Halil Kamil, Fuat Rutkay ve Hürrem Erman’dan sonra Cemil Filmer bir dönemin en önemli yapımcılarından biridir. Filmer 1928 yılında henüz yapımcı değildir; yabancı filmlerin ithalcisi ve işletmecisidir. Paramount ve Warner Bros gibi Amerikan majörleriyle çalışır.

"... Bir gecede verilen karar, biz filmcilerin elindeki eski harflerle basılı filmlerin değerini sıfıra indirdi. Elimdeki bütün eski filmleri Hürriyet Tepesi’ne götürüp kibriti çakıp yaktım. Yerine yenilerini alıp koymak bizim için büyük yıkım oldu. Zararın telafisi için beş yıl geceli gündüzlü, hiç kazanamadan çalışmak mecburiyetinde kaldık” der Cemil Filmer.

Neyse ki Filmer’in “kibrit çakıp” yaktığı o filmlerin tümü yerli yapım değil, hepsi yabancı kaynaklı. İyi de onca filmi neden yakmış?

Bir nedeni olmalı.

Olay şöyle gelişir. 

Kasım 1928’de TBMM’de onaylanan kanun sonucu Latin alfabesine geçilip Arapça harflerin kullanımına yasak getirilince sinemacılar zor durumda kalır. Özellikle de film ithalcileri...

Söz konusu bu on maddelik kanunun dördüncü maddesine göre ithal edilen yabancı filmlerin tüm ara yazıları Türkçeleştirilecektir. Oysa bizim sinemacılarımızın depolarında eski harflerden oluşan ara yazılı o kadar çok film vardır ki...

Ancak bu ara yazılı filmlerin kısa bir süre içinde Türk harflerine dönüştürülmesi o yılların koşullarına göre hem zor hem de maliyetlidir. Cemil Filmer’in de içlerinde olduğu bir grup ünlü film ithalcisi bu sorunu çözebilmek için ortak bir dilekçeyle yetkili makamlara başvursalar da sonuç değişmez. Beklenmedik bir kararla sinemacıların çözüm talepleri reddedilmiştir. Büyük bir düş kırıklığı yaşayan Cemil Filmer bu nedenle filmleri yakmıştır.

Birbirinden farklı ama çok önemli bu iki ilginç olaydan sonra sinema ve depo yangınlarına geçebiliriz.

Deniz Kızı (Baha Gelenbevi) Tünel'deki Ses Film Stüdyosu yangınında yanıp kül olan yerli yapımlarımızdan biri

İstanbul, İzmir, Ankara, Adana ve Mersin’in yanı sıra ülke dışına çıkıp Paris’te bile sinema salonu işletmeciliği yapan Cemil Filmer, tanığı olduğu bir sinema yangınından söz eder. İzmir’in Yunan işgalinden kurtarılmasından sonraki yıllarda yaşandığına göre (anılarında kesin bir tarih vermese de) bu yangın olayı 1920’lerde gerçekleşmiş olmalı...

O güne dek bir “kiracı” olarak işletmecilik yapan Filmer, ilk kez İzmir’de “Ankara” adını verdiği sinemanın sahibidir. Zorlu bir mücadeleden sonra kiradan kurtulmuştur. Ticari bir rekabet yaşadığı Asri Sineması ise Ankara Sineması’nın alt köşesindedir.

"O gün bizim çocuklardan biri koşarak geldi ve Asri Sineması’nın yandığını haber verdi. Yazıhaneden hemen fırladım, koştum. Sinemaya varınca makine dairesinde filmlerin tutuştuğunu gördüm. Sinemanın müdürü, elinde su hortumu, musluğu açmayı unutmuş, aptallaşmış. Dehşetten açılan gözleriyle yangına bakıyor. Hemen elinden hortumu kaptım. Bizim çocuklar da yetişti, yangını söndürdük. O sırada işletmecisi Saim Bey geldi ve beni kucakladı. O yıllardan sonra kendisiyle dostluğumuz bozulmadı ve yıllarca devam etti" der Cemil Filmer.

Ali Özüyar’ın araştırmasına göre 1922’de yangın geçiren, İzmir’in en eski sinemalarından biri de Kordon’daki Palas Sineması’dır. Bir deprem sonrası kullanılamaz hale gelen sinema yenilenip adı Tayyare Sineması olarak değiştirilir. Tümüyle yenilenen sinemanın işletmeci kiracısı Halil Kamil’dir...

Bu sinema ve depo yangınlarının ana nedeni o yıllarda “nitroselüloz ve kâfur içerikli”, yani sıcakta kolayca tutuşabilen “yanar tabanlı” filmlerin kullanımıydı. Ve 1935 yılında İstanbul’daki Türk Sineması yangının da aynı nedene dayandığı bir gerçekti.

Aslında yangın Türk Sineması’nın kapısının önünde çıkmıştı. Yeni sezonda gösterime girecek filmler kamyondan indirilirken birbiri ardına tutuşmuştu. Yanan beş film Halil Kamil’in yurt dışından ithal ettiği yabancı kaynaklı yapımlardı.

Bu yangınlarda yalnızca filmler yok olmuyor, masum insanlar ve sinemaseverler de kaza kurbanı olarak yaşamlarını yitiriyorlardı.

Bu türden acılı bir yangın olayı, ondan dört yıl önce (1931) İstanbul Galata’da, film depolarının olduğu Agopyan Han’da yaşanmıştı. Yedi kişi yaşamını yitirmiş ve birçok kişi de yaralanmıştı.

1944 ve 1945 yıllarında birbiri ardına çıkan iki stüdyo yangınında ise birçok film yanıp kül olacaktır. Yabancı kaynaklı film işletmecisi- yapımcı Necip Erses’in Tünel Revani Sokak’taki (Beyoğlu, Santral Sineması’nın yanı) Ses Film Stüdyosu yangınında Deniz Kızı (Baha Gelenbevi) yanıp kül olan yerli yapımlarımızdan biridir.

Yeni Sabah, 1 Mart 1948

O yıllarda stüdyo çalışmalarının yoğunluğu nedeniyle Lale Film şirketi sahiplerinden Sabahat Filmer’in Şakir Seden (Kemal Film) ve Osman Sirman’la (Özen Film) Beyoğlu’nda ortaklaşa kurduğu Marmara Film Stüdyosu da kullanılmaz hale gelecektir.

Yıl 1947'dir...

Ve yine Beyoğlu’nda çıkan ikinci bir yangınla bu kez Doğan Film Stüdyosu yok olur. Yeni Sabah gazetesinin haberine göre olay şöyle gerçekleşir:

"12 Kasım 1947 akşamı Beyoğlu’nda İngiliz Sarayı karşısında Hacopulo Han’da Doğan Film Stüdyosu’nda bir yangın çıkmış, binanın iki katı kamilen yanmıştı. Şehir Tiyatrosu artistlerinden Mahmut Moralı, Cahide Sonku ve Şadiye Mustak’ın müşterek mülkiyetine ait olan Doğan Film Stüdyosu’nun 120 bin liraya sigortalı olduğu ve hadisede ihmal ve kasid bulunduğu ileri sürülmüştür. Savcı muavinlerinden B. Şakir, stüdyonun ortaklarını dinlemiş ve yangın hadisesinin ihmali görülen mutemet Herman Nevruzyan hakkında ‘yangına sebebiyet’ suçundan dava açılmıştır..."

Bir diğer iddiaya göre ise montaj çalışması sırasında filmlerin tutuşmasıyla yangın çıkmıştır. 1940’lı yılların şartlarıyla yapılan bir hesaba göre yanan filmlerle stüdyo katlarının maddi zararı yaklaşık 310 bin liradır.

O yıllarda Beyoğlu, Kadıköy gibi sinema salonlarının yoğun olduğu bölgelerden biri de eski Şehzadebaşı semtidir. Emrah Şimşek tarafından işletilen Ferah Sineması, Beyazıt’a doğru çıkan caddenin üzerinde yer alır. 1948 yılındaki yangın bu kez sinemanın gişe bölümünde çıkar. Alevler önce binayı sarar, sonra da bitişikteki muhallebici ile fotoğraf malzemesi satan dükkânlara sıçrar. Fatih İtfaiyesi yetişse de Molla Salahaddin’e ait sinema binası tümüyle yanmıştır. Zarar büyüktür. Ferah Sineması yangınında başlarından yaralanmış olarak kurtarılanlar üst katlardaki kiracılardır yalnızca. Biri Türk, diğeri Ermeni iki zavallı kadın...

On yıl sonra, 1958’de bu kez bir başka yangın olayına tanık oluruz Cemil Filmer’in Mecidiyeköy’deki Lale Film Stüdyosu’nda. O yıllarda dut ağaçlarıyla çevrili orman içinde kalan Filmer Ailesi’ne ait villa film stüdyosuna dönüştürülmüştür. Yangın makine dairesinde çıkar. Yine bir kıvılcım parlamasıyla. Yanan filmlerden biri de Atıf Yılmaz’ın Kumpanya’sıdır...

Stüdyo ve depo yangınlarında filmler bir kıvılcımla yanıyor, insanlar kurbanlık koyun gibi ölüp gidiyorlardı. Suçlular kimdi?

Yanar tabanlı filmler miydi?

Bir sinema tarihinin belleğini oluşturan bu “kayıp filmler”in geriye dönüşü nasıl gerçekleşecekti?

Kullanım süresi dolmuş değersiz mallar gibi sağa sola savrulan, bilinçsizce atılan bu filmler ve maddi zarara uğrayan yapımcıların hakları nasıl korunacaktı?

İstanbul Belediyesi Film Deposu yangınından sonra çıkan bir haber

Film ithalcileri ve yapımcılarla İstanbul Belediyesi yetkililerinin uzun süren görüşmeleri sonucunda ancak bir çare bulunur. Ve bu bir “yasaklama”yla gelen son “çare”dir. İstanbul Belediyesi’nin 1580 sayılı kararıyla filmlerin şehir merkezi içindeki korunaksız depolarda ve yapımevleri ofislerinde saklanması, tutulması yasaklanmıştır. Bundan böyle tüm sinema filmleri şehir dışındaki tek bir depoda ve iki bekçiyle koruma altına alınacaktır.

Bir süre sonra Hasköy Aynalıkavak sırtlarında terk edilmiş iki katlı bir bina bulunur. Birkaç yıl önceye dek üst katında çöpçülerin, alt katında ise çöpçü beygirlerinin barındığı bu metruk bina, sinemacıların iddiasına göre kullanıma hazır değildir. Ama yine de zorunlu bir tadilatın ardından Kulaksız Mezarlığı yanındaki bu binaya taşınılır. Hiç olmazsa ortak kullanımlı ve daha korunaklı bir film deposuna kavuşulur sonunda...

Ama ne acı ki, 19 Temmuz’u 20 Temmuz’a bağlayan gece (1959) çıkan yangınla İstanbul Belediyesi Film Deposu yanıp kül olmuştur. Yüzlerce yerli ve yabancı kaynaklı filmle birlikte. Söndürülmesi üç buçuk saat kadar süren yangınla ilgili İstanbul İtfaiye Müdürü Tarık Özavcı’nın raporuna göre:

"... muhtelif şirketlere ait filmler tamamen yanmış ve binanın birinci katının sol tarafındaki holde bekçi Hamdi Sağna ile metresi Fitnat’ın yatakta ölmüş oldukları görülmüştür. Yangının, üst kat holünde yatan gece bekçisi Sağna’nın yatakta içtiği sigaradan yatak ve yorganın tutuşması ile çıktığı kuvvetli bir ihtimal dahilinde görülmüştür...

Yeni İstanbul gazetesinin ertesi günkü haberine göre ise, ifadesi alınan deponun diğer gece bekçisi İsmail yara almadan kurtulabilmiştir...

Neyse ki bu kez suçlu olan yanar tabanlı filmler değildir. Demek ki bu kez tek suçlu, söndürülmesi unutulan, yalnızca bir sigara...

Gösterime giren ya da seyirci önüne hiç çıkmamış film sayıları açısından bakıldığında, Türk sinema tarihinin en büyük yangınıdır bu. Yangın sonrası sinema yazarı Erdoğan Tokatlı’nın araştırmasına göre, on üç film şirketi zarar görmüştür. Kemal Film (Şakir Seden), Fitaş Film (İhsan İpekçi), Lale Film (Cemil Filmer), Ha-Ka Film (Halil Kamil), Koçanga Film (Aleko Cangopulos), Maden Film (Akif Maden), Yurt Film (Kazım Yurdakul), Erman Film (Hürrem Erman) ve Star, Mondial, Sürat, Ceylan ve de Toros film şirketleri olmak üzere...

Alican Sekmeç’in daha sonraki araştırmasına göre zarar gören toplam film şirketi sayısı on yediye yükselecektir. Işık Film (Agop Fındıkyan), Reks Film (Vasil Anas), Elektra Film (Yorgo Saris) ve Özen Film (Osman Sirman) şirketleriyle...

Yabancı kaynaklı ithal filmler bir yana, Türk sineması adına asıl acı kayıplar bizim filmlerimizden oluşuyordu bu yangında. Altmış filmle Fuat Rutkay, yirmi yedi filmle de Şakir Seden en büyük zarar ziyana uğrayan Türk yapımcılarıydı. Ve bir iddiaya göre, toplamda üç yüz elli yerli film kopyası yanmıştı...

Atatürk'ün 1930'daki Elhamra ziyaretinden

Aynalıkavak’taki bu olay “Türk sinema tarihinin en büyük film deposu yangını” olarak tarihe geçse de, hatırlandığında vicdanları sızlatan asıl acı olay Küçükyalı “Neşe Sineması faciası”dır...

Yıl yine 1959’dur. Ama bu depo yangınından çok öncedir. 24 Ocak gecesi ve günlerden cumartesidir. Bu ne bir yangındır ne de bir İstanbul depremi. Marlon Brando’nun oynadığı Çayhane (The Teahouse on the August) adlı filmin gösterimi sırasında Yeşilyurt Apartmanı’ndaki Neşe Sineması yıkılır. Seyirciler birden çöken tavan ve balkonun yıkıntıları altında kalır. Sonuç çok acıdır. Otuz yedi ölü ve elliye yakın yaralı...

Facianın kesin nedeni bilirkişi raporunda şöyle yer alır:

"Salonu genişletmek için sütunlar kesilmişti, kötü malzeme kullanılmış ve yüzde kırk olması gereken çimento oranı yüzde on beşte tutulmuştu. Binanın bazı bölümlerine daha o gün beton dökülmesine rağmen aynı gece film oynatılmıştı. Üstelik inşaat yönetmeliklere aykırı şekilde yapılmış, deniz kumu kullanılmıştı."

Altmış iki yıl önce yaşanan bu olayın tanıklarından Küçükyalı doğumlu ve yıllardır bu semtte yaşayan Erdinç Akkuş, o dehşet verici faciayı hatırladığında şöyle diyecektir:

"Bu can pazarında yaşanan en acı olay üç kardeşin çığlık çığlığa ölmeleridir. Kore gazisi kurmay albay baba Mehmet Öcal’ın dramıdır. Kızları Nilgün ile Gülgün ve mühendislik tahsili yapan oğlu Toygun Öcal’ı yitirmesi Küçükyalı’yı yasa boğar. Ve acılı baba, her gün yavrularının mezarı başında ağıt yakar..."

Yangınlara devam ediyoruz... 1973 yılıyla, 4 Eylül gününü 5 Eylül’e bağlayan geceyle, Fındıklı’daki İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Film Arşivi yangınıyla...

Kaldı ki, bir devlet kurumunun bünyesinde olan ve özellikle yeni yapımları koruma altına alan bu önemli arşiv girişimi, tüm yaşamını sinemaya adayan Sami Şekeroğlu sayesinde gerçekleşmiştir. Daha iyi korunması ve bakımı açısından önceki kontrolsüz depo yangınlarından farklılık taşısa da Fındıklı’daki Devlet Film Arşivi yangını yine de oldukça düşündürücüdür. Ve yine Türk film yapımcıları zor durumda kalmıştır. Yapımcı Hürrem Erman yangınla ilgili şöyle diyecektir:

"... Yangını sabah evde öğrendim. Bizim filmler de oradaydı. Tabii ben de telaşlandım. Önceki belediye yangınından sonra bir yıkım daha yaşayamazdım. Hadi o senelerde ürettiğimiz film sayısı otuz tane kadardı. Ya şimdi? Neredeyse yüzün üzerinde... Ya hepsi yandıysa ne yapardık? Sigortası da yoktu onların. Sami (Şekeroğlu) Bey ile irtibat kurmaya çalıştık ama bize ne olduğunu anlatacak kimse yoktu karşımızda. Tüm olanların üzerine film arşivini mahkemeye vermeye karar vermiştim ama kimi suçlayacaktım ki?"

Erman’ın yanı sıra Memduh Ün’ün de filmleri yanmıştı. Atatürk’le ilgili bazı filmler de. Ve 4 Eylül 1973 tarihli bilirkişi raporuna göre yangın “arşivin rafların yakınındaki lambaların yanar vaziyette bırakılması ve sıcaklıklarının kutular içindeki filmlere sıçraması sonucu çıkmış”tı.

Demek ki "suçlular", söndürülmesi unutulan “lambalar”dı...

1923'te açılan Elhamra 1999'da yandı

Yıl 1995...

1958’de dönemin başbakanı Adnan Menderes’in açılışını yaptığı Osmanbey Şişli’deki Site Sineması da 1995 yılında yanan, o yakanın en görkemli salonlarından biriydi. Özen Film Şirketi’nin (Mehmet Soyarslan) işletmesindeki Site Sineması yangınında acı olan, iki insanımızın hayatını kaybetmesiydi. Malatyalı sinemacı Mustafa Özyeşil ile şirket çalışanlarından İhsan Kılıç...

Yıl 1999...

Elhamra (Cine Alhambra) Beyoğlu’nun en eski sinemalarından biriydi. Eski adıyla Grand Rue de Pera’nın da. 1923’te açılmıştı. Yetmiş altı yıllık bir tarihi olan Elhamra’nın en özel ve en saygın davetlisi Atatürk’tü. 1932’de (23 Şubat) Lilian Harvey’nin oynadığı Kongre Eğleniyor adlı filmi izlemişti burada.

Film ithalcisi-yapımcı Hasan Tual, son işletmecisiydi Elhamra Sineması’nın. Yanmadan önce de oğlu Mustafa Tual...

Elhamra Sineması yangınında iyi ki Türk filmleri yoktu. Yanıp kül olanlar tüm koltuklar, makine dairesi ve ithal filmlerdi. Daha çok cinsel içerikli, İtalyan sinemasının seks komedileriydi. Deposundaki bu tür filmlerin afişleri ve lobi kartlarıyla birlikte...

"Bir düş şatosuna daha elveda dedik... Ya da İstanbul bir önemli mekânını daha sessiz sedasız yitirip gitti. Sessiz sedasız diyoruz çünkü böylesine görkemli ve geçmişi oldukça eski bir yapının ölümü, birtakım güncel olayların içinde kendisine gereken yeri bulamadı. Kimi gazete ve TV’lerde yer alan haberler bile sıradan bir yangın haberiymiş gibi kısa, önemsiz bir şekilde geçiştirdi..." diye yazar Burçak Evren.

Bu kez suçlusu bulunamadı yangının...

Yoksa “suçlu” olan bir “hayalet sabotajcı” mıydı? Kim bilir?

Yerli yapım Büyü'nün 2004'te düzenlenen gala gecesinde salonda yangın çıkmıştı

Çok farklı, çok ilginç bir sinema yangını olayı 2004 yılında yaşanır. İlk kez bir “gala gecesi” yangınıyla. Bir zamanlar sinema eleştirmenlerinin en gözde mekânıydı Dolmabahçe’deki G-Mall Cinebonus salonları. Sabah kahvaltılı basın gösterimleri ve gala gecelerinin düzenlendiği o salonlar Maçka ve Nişantaşı’na çıkan yolun üzerindeydi. Bir dönemin ünlü Çiftlikpark Gazinosu’nun [günümüzde Küçükçiftlik Park’ın] olduğu yerde.

O gece ben de oradaydım.

Seçkin davetliler ve basının hazır olduğu gala gecesinde Büyü adlı film gösterilecekti. Filmin yönetmeni Orhan Oğuz, başrol oyuncularından biri İpek Tuzcuoğlu’ydu.

Sinema salonunun giriş yolu boyunca sağına ve soluna yanan mumlar yerleştirilmişti. Yan duvarlarında tavana kadar uzanan naylon perdeli bir dekor. O kimin aklıysa, salona girebilmek için bu yanan mumlar arasından geçiyordunuz.

Film başladı. Bir süre sonra bir gürültü, bir patırtı. Mumlar naylon perdeleri tutuşturmuştu, iyi mi? Bir anda panikleyen davetliler, cep telefonu ışıklarıyla o kapkaranlık dar koridordan çıkabilmek için birbirlerini ezeceklerdi. Dışarıya çıkıldığında, yoğun duman nedeniyle herkesin burnu, ağzı ve yüzü kapkaraydı...

Ve suçlular kimdi?

Yine de “onlar”, yani mumlar?

Gerçekten de o gece yaşananlar tıpkı bir korku filmi gibiydi. Büyü de bu türden bir korku filmi denemesi değil miydi?

Cemil Filmer 1928’de Hürriyet Tepesi’nde; Muhteşem Durukan 1964’te vilayet önünde Bir Kız Kaçınca ve Korhan Yurtseven 1989’da Moda Sineması önünde Zincir adlı filmlerini kendi elleriyle yaksalar da ne kıymeti harbiyesi olacaktı ki... Rant uğruna asırlık ağaçların kesildiği, ormanların cayır cayır yakıldığı ve doğal güzelliğiyle ünlenen bu ülkede...

KAYNAKÇA

Cemil Filmer, Hatıralar - Türk Sineması’nda 65 Yıl, 1984, s. 168.

Ali Özüyar, Kovboylara Bozlak Okutan Adam, Doruk Yayınları, Mayıs 2012, s. 20-22.

Cemil Filmer, age., s. 41-42.

“Doğan Film Yangın Tahkikatı”, Yeni Sabah gazetesi, 18 Ocak 1948.

“Ferah Sineması Tamamen Yandı”, Yeni Sabah gazetesi, 11 Mart 1948.

Burçak Evren, Öztürk Birdal, “Türk Sinemasının En Büyük Yangını”, Düşünen Şehir dergisi, Ekim 2018, sayı: 7, s. 67-71.

Alican Sekmeç, “İstanbul Belediyesi Film Deposu Yangını”, Altyazı dergisi, Kasım 2007.

“Aynalıkavak Yangınında Zarar 10 Milyon Lira”, Yeni İstanbul gazetesi, 21 Temmuz 1959.

Erdoğan Tokatlı, “Can Çekişen Türk Film Endüstrisi Yanarak Öldü”, Pazar Postası dergisi, 26 Temmuz 1959.

Erdinç Akkuş’la 24 Ekim 2021 tarihli bir görüşme.

Alican Sekmeç, “Film Deposu Yangını”, Altyazı dergisi, Ocak 2008.

Mustafa Gökmen, Türk Sineması Tarihi, Ajans Yayınları, 1999, s. 47.

Burçak Evren, “Elveda Elhamra”, Cumhuriyet dergisi, sayı: 675, 28 Şubat 1999.

Agâh Özgüç, Türk Sinemasında İstanbul, Horizon Yayınları, s. 54-55.

Agâh Özgüç
Sinema
Türk Sineması
İstanbul
İstanbul Yangınları
Tarih
Sayı 008

BENZER

50 küsur yıllık bir kariyer, sayısız albüm ve performans... Moğollar için emeklilik asla söz konusu değil! Aksine, pandemi sürecinin konser vermeden geçirdikleri en uzun süre olduğundan yakınıyor ve yeniden sahnede olmak için adeta gün sayıyorlar. O zamana dek ise Avrupa'da 44 yıl aradan sonra yayınlanan ilk Moğollar kaydı olan Anatolian Sun'ın heyecanı onları oyalayacak gibi. Efsane ekiple iki plaktan oluşan bu albümü, özellikli kayıt şeklini, geçmişi ve bugünü konuştuk.
Bugünün orta yaşlıları Taksim Meydanı’ndan kalkan eski Amerikan arabasından bozma (daha doğrusu yapma) dolmuşları; muşamba kaplı koltuklarını, zor açılan kapılarını, her zıplamada çıkardığı gıcırtıyı, ince direksiyonunu ve direksiyonun yanında yer alan vitesini rahat hatırlarlar, çok eski bir geçmiş mevzubahis değil. Dolmuşun tarihi ise 15. yüzyıl Haliç’indeki kayık-dolmuşlara uzanıyor; taksi-dolmuşlar ise 1930’lu yılların İstanbul’unda yaşanan ulaşım sorununu çözmek için İstanbulluların geliştirdiği bir nevi “sivil inisiyatif”. Dolmuş, özel bir toplu taşıma aracı olduğundan, yabancı kaynaklardaki İstanbul yazılarında da “dolmus(h)” olarak anılır ve şehri bilmeyen herkesi bir muammaya sürüklemeye bugün de devam eder.
Semtler ve futbol kulüpleri arasında manevi mesafenin açık olmadığı masal zamanlarda Beykozspor’u kuran dev adam, İbrahim adında bir fabrika işçisiydi. Büyük yokluklara rağmen kendisini çok iyi yetiştirerek efsaneleşen Kelle İbrahim, idarecilik döneminde de fedakârlığı, korkutan cüssesine rağmen yumuşacık kalbi ve şakacılığıyla futbol tarihimizde unutulmaz oldu. “Kelle” İbrahim, lakabını kendine soyadı seçti.