Anılarda kalan Büyükada

Fotoğraf
Oksana Özgür
29 Ağustos 2022 - 13:41

Ne zaman şehrin keşmekeşinden, mutat hayat gailelerimizden firar etme sevdasına düşsek, kendimizi yollara vururuz. Zira yol iyi gelir bizlere; değiştiğimizi, yeni başlangıçlara teşne olduğumuzu hissederiz. Kimimiz dünyanın öbür ucunda derman buluruz başkalaşma hülyamıza; kimimiz bir saat uzaklıkta bir adada... Ve biz İstanbullular, hayata kısacık bir teneffüs vermek istediğimizde, buna rağmen fersah fersah uzağa gidemediğimizde, soluğu Büyükada’da alırız ekseriyetle. Büyükada doğru adrestir zira; İstanbul’dan kopamadığı hâlde başka bir zamanda, coğrafyada olmayı arzulayanlara...

Büyükada’yı daha iyi tanımak, onun içimizi ısıtan davetkâr fotoğraflarının altında yatan tarihinin izini sürmek için Ada’ya geldiğimizde bizi yazar Ahmet Tanrıverdi karşılıyor. Fıstık Ahmet lakaplı Ahmet Tanrıverdi, doğma büyüme Büyükadalı... Prinkipo ismini uzun yıllardır işlettiği, Ada’nın artık maruf bir markası hâline gelmiş, sahildeki meyhanesinde yaşatıyor. Fıstık Ahmet, kalemini adaya adamış, sadece Prinkipo sekenesini değil, buradan göç etmek zorunda kalmış Rum vatandaşların da hikâyelerini dinleyen, Büyükada’nın sancılı yıllarına mercek tutmaya cesaret eden bir ada yazarı aynı zamanda. Zaman Satan Dükkân, Hoşçakal Prinkipo: Bir Rüyaydı Unut Gitsin, Büyükada’nın Solmayan Fotoğrafları, İlçemizi Tanıyalım: Adalar, Atina’daki Büyükada, Ay’ Yorgi Rehberi, Bir Başka Kentte Ölümü Beklemek, Barba’nın Mezeleri, Prinkipo Mezeleri, Hafıza Çekmecemde Biriktirdiklerim onun Ada’ya, burada yaşayanlara ve onca yıl sonra bile kalbi hâlâ burada atanlara dair kaleme aldığı yapıtları.

Büyükada

Adaya Türkler geliyor

Prinkipo, aslında Büyükada’nın Bizans dönemindeki ilk ismi... Rumcada “Prensin Bahçesi” anlamına geliyor. Bir zamanlar Ortodoks Rumların yaşadığı bir balıkçı köyü olan Büyükada, Osmanlı’nın fethinden sonra yüzyıllar boyunca bu yapısını koruyor. Öyle ki, Osmanlı Devleti zamanındaki posta mühürlerinde dahi burası Prinkipo olarak geçiyor. 18. yüzyılda Heybeliada’da bir Bahriye Okulu kurulup Ada’ya Türkler gelmeye başlayınca ise buraya yerleşen ilk Türkler ve yerli halk arasında birtakım tatsızlıklar vuku buluyor. Türkler çeşitli zorluklarla karşılaşıyorlar.

Tanzimat’tan sonra Büyükada, Osmanlı seçkinlerinin yazlık olarak rağbet ettiği bir yer hâline geliyor kısa zamanda. Ancak yine de Rumlar gerek muhtarlık seçimlerinde gerek Ada’nın kültüründe hâkimiyetlerini sürdürüyorlar. Ta ki, Cumhuriyet ilan edilene dek...

Doğum kâğıdında ulus devlet olduğu yazılı Türkiye Cumhuriyeti ile topraklarında yaşayan azınlıklar arasındaki bağ ilk olarak Yunan ordusuna sempati besleyen Rumların, kendilerini güvende hissetmeyerek Yunanistan’a gitmesiyle zedeleniyor, İkinci Dünya Savaşı sırasında çıkan Varlık Vergisi ve 6-7 Eylül 1955 Olayları’yla gitgide kopma noktasına geliyor. Bilhassa 6-7 Eylül Olayları’nda Ada’da yaşayan ve Müslüman olmayan vatandaşların dükkânları, evleri yakılıp yıkılıyor. Ancak yine de bu olaylar, burada yaşayan azınlıkları, bilhassa Rumları yıldıramıyor. Onlar her şeye rağmen bir şeylerin düzeleceğine, eski huzurlu günlerine döneceklerine inanmak istiyorlar. Ne var ki, Kıbrıs Olayları’ndan sonra artık kendilerine Ada’da bir hayat kalmadığını anlayarak, Yunanistan’a göç ediyorlar.

Yazar Fıstık Ahmet’e anılarında kalan Ada’yı sorduğumuzda, çocukluğunda burada çeşitli dillerin konuşulduğunu, bilhassa sabahları herkesin birbirine kendi dilinde günaydın dediğini, çok renkli bir mozaik olan Ada’da dinî bayramların bütün ada halkını saran büyük bir coşku ile kutlandığını öğreniyoruz. Fıstık Ahmet bir zamanlar Ada’da piyano akortçusundan mandolin ve gitar imalatçısına kadar çeşitli zanaatkârların olduğunu, artık bu meslekleri icra eden birinin kalmadığını da anlatıyor.

Fıstık Ahmet’in Ada’ya dair esefle hatırladığı diğer bir şey ise, eskiden meyhane adabının önemli bir yer tutarken, yıllar içinde bu kültürün bir hayli değişmesi, çocukluğunda hatırladığı mezelerin bugün Büyükada’da esamesinin okunmaması...

FISTIK AHMET VE EŞİ AYNUR TANRIVERDİ

Kimler geldi kimler geçti

Dünden bugüne kimler gelip kimler geçmemiş ki Ada’dan! Cevat Şakir’in babası Şakir Paşa, kızları Aliye Berger ve Fahrelnisa Zeid, futbolcu Lefter, tiyatro sanatçısı Bedia Muvahhit, tarihçi Ahmet Refik Altınay, operatör doktor Akil Muhtar Özden, Türkiye’deki ilk sualtı balık avcılığını yapan Zareh Magar, Reşat Nuri Güntekin ve Troçki, Fıstık Ahmet’in ilk aklına gelenler arasında... Reşat Nuri Güntekin’in evinin müzeye dönüşmesinin varisleri yüzünden zor olduğunu söyleyen Fıstık Ahmet, bilhassa Troçki’nin Ada’da ikamet ettiği Arap İzzet Paşa Köşkü’nün müzeye dönüştürülmesi gerektiğini düşünüyor.

Ada hakkında daha fazlasını öğrenmek için, Prinkipo Meyhanesi’nin girişinde de yazdığı gibi “İstikamet Fıstık Ahmet” diyor, Ahmet Tanrıverdi’ye ve onun anılarında kalan Büyükada’ya kulak veriyoruz...

Cumhuriyetin ilanı Adaları ve orada yaşayanları nasıl etkiliyor?

Buradaki Rumların bir kısmı, Cumhuriyet’in ilanından sonra başlarına bir şey gelmesinden çekinerek Yunanistan’a gidiyorsa da Cumhuriyet’in ilk yıllarında Rum muhtarlar hâlâ görevleri başında kalmaya devam ettiler. Ada, ilk darbeyi Varlık Vergisi ile aldı. Daha sonra da 6-7 Eylül 1955 olaylarıyla...

Adalar 6-7 Eylül’ü nasıl yaşıyor?

Burgazada’da hiçbir şey olmadı. Oranın polisi, bekçisi, ada halkı gelenleri Ada’ya sokmadı. Burgazada, diğer adalara göre çok daha küçük bir yer, halkı da birbirine çok bağlı... Ama burada ve diğer adalarda öyle değildi. Karşı kıyılardan mavnalarla adamlar geldi. Camlar kırıldı, dükkânlar tarumar edildi. 6-7 Eylül’de ilgimi çeken olaylardan biri de şuydu; babam bakkaldı, karşımızda da Façyo Lokantası vardı. Orasının sahibi Petro Yuvanoğlu’nun babası Çanakkale gazisiydi, tek ayağı yoktu, vatan sevgisiyle dolu bir zattı. Petro’nun en yakın arkadaşını o gün o lokantanın buzdolaplarını kırarken gördüm. Sonra bu failler yakalanıp yargılandıkları zaman Petro arkadaşını ele vermedi, onun suçsuz olduğunu söyledi. Hatta babam, neden arkadaşını ele vermediğini sorduğunda, “Biz aynı mahallenin çocuklarıyız, yüz yüze bakacağız. O bir hata yapmış olabilir ama bana da affetmek düşer” diye cevap verdi.

Büyükada, Adalar, İstanbul

Olaylardan sonra çok kişi ayrılıyor mu Ada’dan?

Gidenler oldu ama asıl 1964 yılında Türkiye’nin Yunanistan ile olan ticaret anlaşmasını feshetmesi sonucunda Adalar ve İstanbul kültür mozaiğini kaybetti. 1974 Kıbrıs Harekatı’ndan sonrası da malum... Bir cenah da kendi isteği ile gitti Büyükada’dan. Türk ve Rum gençler arasında aşklar vuku bulunca, bazıları çocuğum bir Türk ile mi evlenecek diye kaygılandı. Üstelik Anadolu’dan göçle gelenler, evlerini, mallarını kendilerine satmaları için zorladılar bu insanları. Çok iyi bilirim, hatırlarım, bazı Rum vatandaşlarının başuçlarında kezzap şişesi duruyordu, bir saldırı ihtimaline karşı. Ne var ki, onlar da sonunda baktılar ki olmayacak, burada kendilerine bir gelecek yok; tası tarağı toplayıp göç ettiler. Ettiler etmesine ama hiçbir zaman oralı da olamadılar. Burada gâvur diyorlardı, orada da Türk tohumu dediler.

Çocukluğunuzda buradaki halklarla ilgili neler hatırlıyorsunuz?

Müslüman olmayanların çoğu zanaatkârdı. Benim çocukluğumda bütün ayakkabıcılar, ayakkabı imalatı ve tamiratı yapanlar Rum’du. Keza terzilerin de çoğu Rum’du. Marangoz, taş işçiliği, duvarcı hep onlardandı. Ermeniler de vardı aralarında. Müslüman olmayanlarda akşamcılık vardı; evli çi ler bile akşamları bir şeyler içerlerdi karşılıklı. Zeytinyağlılar masadan eksik olmazdı. Pazar sabahları kiliseden çıktıktan sonra mangal yaparlardı, ya et ya balık olurdu ızgarada. Yemeklerde akordeon, gitar çalarlar, şarkı söylerlerdi. Gece mehtaplı havalarda tura çıkarlardı. Yazları bilhassa kadınlar günde en az dört farklı giysi giyerlerdi. Erkekler de keza öyleydiler. Çok nezih ve temiz insanlardı.

Bugün Ada’daki balık lokantaları bir hayli uğrak. Eskiden de böyle miydi?

Eskiden restoran ya da lokanta çok azdı, Orman Lokantası vardı. Çok değişik mezeleri vardı. Bostan patlıcanın içinde bıldırcın yapardı. Bunu bugün bilen dahi yoktur. Eskiden mezeler de bugünkü gibi değildi. Uskumrudan çiroz, toriğinden lakerda yapılırdı, sardalyeden tuzlu balık yapılırdı. Ada’da meyhane kültürü vardı daha ziyade.

Rum Meyhaneleri mi çoğunluktaydı?

Aslında Rum Meyhanesi yoktur, Rum Meyhaneciler vardır. Rum Meyhanesi’yle kastedilen meyhane İstanbul Meyhanesi’dir. İstanbul Meyhanesi’nin içerisinde de Rum, Ermeni, Arnavut, Pomak, her türlü halka ait lezzetler vardır.

SABUNCAKİS KÖŞKÜ, BÜYÜKADA

Ada’nın önemli yapıları nelerdir?

Burada çok önemli eserler var. Turgut Cansever’in eserleri var. Anadolu Kulübü’nün yeni binasını o yaptı mesela. Edmond Sarfati isminde İtalyan Yahudisi bir mimar vardı, Kamhilerin evini yaptı, muhteşem bir yapı ortaya çıkarttı. Sabuncakis Efendi’nin köşkü, dikkate değer yapılardan bir diğeridir. İrade-i şahane ile yapılmıştır. Kendisi Mason olduğu için köşkün içi Masonik sembollerle donatılmıştır.

Aya Yorgi var bir de?

Aslına bakarsanız Ay Yorgi’dir doğrusu. Çünkü Hristiyanlıkta azizelere Aya denir, azizlere Ayos ya da Ay denir. Burada gördüğünüz kilise 1900’lü yılların başında Bakkallar Derneği tarafından yapılmıştır. Rumların egemenliğinde olan bir dernek bu...

Yetimhane ne durumda?

Yetimhane Vagon-Li isminde bir şirket tarafından 19. yüzyılın sonunda otel olarak yapılmış bir binadır. Daha sonra Banker Zarifi’nin eşi burayı satın alıyor, padişahın fermanıyla öksüz okulu yapıyor. 1964’te Kıbrıs Olayları sebebiyle yangın tehlikesi bahane edilerek boşaltılıyor. Şimdi Patrikhane’nin mülkiyetinde ama bina çok kötü durumda, öyle duruyor.

REŞAT NURİ GÜNTEKİN'İN BÜYÜKADA'DAKİ KÖŞKÜ

Reşat Nuri’nin de evi burada, kendisini hatırlıyor musunuz?

Daha ziyade öldüğü günü (7 Aralık 1956) hatırlıyorum, okulda saygı duruşu yapmıştık. Akşam eve gelince, Reşat Nuri’nin öldüğünü söyledim, bunun üzerine babam, “Ah! Bana bir bidon gaz borcu vardı” dedi. Yıllar sonra biz Reşat Nuri’nin eşi Hadiye Hanım’ı ailece ziyarete gittiğimizde, ben bu gaz bidonunu gördüm ve bu anekdot aklıma geldi, içimden gülmeye başladım.

Troçki de bir süre bu Ada’da ikamet etti, öyle değil mi?

Sovyet Devrimi’nin üç önderinden olan Lev Troçki, 1924’te ölen Lenin’in ardından Stalin ile giriştiği iktidar mücadelesini kaybedince 1929’un Şubat ayında Sovyetler Birliği’nden sınır dışı ediliyor ve İstanbul’a geliyor. İlk olarak Rus Konsolosluğu’nda kalıyor, daha sonra Tokatlıyan Pasajı’nda. Bir ara Arap İzzet Paşa’nın oğluyla bir bağ kurarak Arap İzzet Paşa’nın Ada’daki köşküne geliyor. Üç sene bu köşkte yaşıyor ama aklında hep bir suikast ihtimali var. Hatta bir defa şofben yüzünden bir yangın çıkıyor da kendisine yönelik bir tertip olduğunu düşünerek Ada’dan ayrılıyor ve Moda’ya yerleşiyor. Ne var ki orada da rahat edemiyor, tekrar buraya dönüyor ve Sivastopol Köşkü’nde ikamet ediyor. Ben, Troçki hayranı biriyim aslında. Bundan kısa bir süre önce şöyle bir olay oldu, lokantaya birileri geldi, Rusça konuşuyorlardı. Biraz sonra aralarından Mikhail Savin isimli şahsın Troçki’nin kuzeni olduğunu öğrendik. Troçki’nin izini sürmek için gelmiş Ada’ya.

Kitap yazma serüveninizden bahseder misiniz?

Çocukken okuma yazmayı öğrendikten sonra babam bana İş Bankası’nın küçük cep ajandalarından birini hediye etti. Her günümü buraya eksiksiz yazmamı istedi. İşte bu güncelerden hareketle kitaplar yazdım. Zaten 11 yaşımdan beri çeşitli fotoğraflar ve bilgiler topluyorum. Bir zaman sonra eşimin arzusu, Salah Birsel’in teşvikiyle ve de Ataol Behramoğlu’nun da cesaretlendirmesiyle anılarımı kitaplaştırmaya karar verdim.

Salah Birsel’le dostluğunuz ne zamana dayanıyor?

Bostancı’da küçük bir meyhane çalıştırıyordum. Bir gün baktım, Salah Bey yanımdan geçiyor, “Üstadım! Rica etsem, size bir kahve ısmarlayabilir miyim?” dedim. “Ben sizi tanımıyorum” diye cevap verdi. Bunun üzerine, “Üstadım, yazarlar okurlarını tanımaz ama okurlar yazarlarını tanır” dedim. Cevabım hoşuna gitti ve böylece ahbaplığımız başladı, zamanla dostluğa dönüştü. Hep edebiyat konuşurduk, bir gün bana, “Neden sen de yazmıyorsun?” diye sordu. “Ben kimim ki, ne yazacağım, üstadım!” dedim. “Gel kulağına bir şey söyleyeceğim” dedi. “Ne soytarılar neler yazıyor, sen yazarsın elbette!” Bu sözü benim için büyük bir teşvik oldu.

FISTIK AHMET, TROÇKİ’NİN ANNE TARAFINDAN KUZENİ MİKHAİL SAVİN İLE

Adalı olmak sizin için ne ifade ediyor?

Adalı insan demek, nevi şahsına münhasır insandır, kendi kendine yetebilen insandır, dünyanın her yerinde öyle... Kanaatkâr insandır, kendini yormayan insandır. Çünkü günün sonunda aç kalmayacağını bilir, çayıra çıkar ot toplar, yer. Denize çıkar, balık tutar, yer. Dışa bağımlı değildir. Tabiatla iç içe oldukları için hoşgörülüdür de...

Ada’yı ilk defa gezmeye geleceklere ne önerirsiniz?

Ada’ya ilk defa gelenlere benim önerim, Ada’yı yürüyerek dolaşmalarıdır. Çünkü Ada açık hava müzesi gibidir. Ada, bisikletle ya da İETT araçlarıyla hızlıca gezilecek bir yer değil. Bir hikâyesi vardır, buraya âşık olunur. Tabii Adalar Müzesi’ni de muhakkak gezmeliler. Orası bir kent müzesidir, Ada ile ilgili pek çok bilgi orada vardır. Objeler vardır, görseller vardır. Yetimhane, Aya Yorgi, Aya Dimitri kiliselerini görmelerini öneririm, ki Aya Dimitri İstanbul’un dördüncü büyük kilisesidir. Yalnızca pazar günleri ibadet vesilesiyle halka açılır.

Prinkipo Meyhanesi
Büyükada
Adalar
İstanbul
Fıstık Ahmet
Troçki
Yeme-içme
Meyhane
Merve Küçüksarp
Sayı 011

BENZER

Türkiye'nin önde gelen sanat fuarlarından Contemporary Istanbul, "sanal" deneyiminin ardından 3-6 Haziran tarihlerinde fiziksel formatına geri dönmeye hazırlanıyor. Biletler satışta!
Kent sakinlerinin sokakta sanatla karşılaşmaları artıyor. Sonbaharda Beyoğlu Enli Yokuşu’ndaki merdivenlere resmedilen Osman Hamdi Bey‘in eseri Mimozalı Kadın, tüm güzelliğiyle halkı ve ziyaretçileri selamlıyor. Resme merdivenlerde yeniden hayat verenler: Furkan Akhan ve Kadir Çelik.
Yeni normalde yepyeni bir etkinlik deneyimi: "Park et, seyret", İstanbul Açıkhava Merkezi'nde başladı.