Sovdagari musiki: Necdet Cici

10 Haziran 2021 - 12:56

1966 yılının 12 Aralık sabahı radyolarını açan İstanbullular, saat on buçuğa doğru Necdet Bey’in kadife sesiyle karşılaştılar. Bu, Necdet Bey ve sevenleri arasında yıllardır sürüp giden mutat buluşmalardan farklıydı. Bandı haftalar önceden hazırlanmış kayıt, Necdet Bey’in kendi arzusuyla okuduğu son solo emisyondu. Bundan sonra yalnızca topluluk programlarına katılacaktı. Kayıtta kendisine tanburuyla eşlik eden Sadun Aksüt, 53 yaşındaki Necdet Bey’in büyük bir olgunluk göstererek aldığı bu kararın, diğer ses sanatkârlarına da örnek olması gerektiğini düşünüyordu. Lakin sesleri artık yetersiz hale gelmiş olan pek çok sanatçı, solistliğe ısrarla devam ediyordu.

Necdet Bey vakti geldiğinde terk etmesini bilenlerdendi. Galatasaray Lisesi’nde okuduğu yıllardı. Takımın en iyi oyuncularından Necdet, Sıfırcı Necmi lakaplı Necmettin Bora’nın coğrafya sözlüsüne girecek. Zaten bir sene sınıfta kalmış; bu dersten kalırsa okuldan atılacak. Takımın idarecileri Necmi Bey’den rica etmişler; hoca da “Hollanda’ya çalışsın” diye haber göndermiş. Bizimki de derelerinden tepelerine ülkenin tüm özelliklerini hatmedip imtihana gelmiş. “Anlat bakalım” demiş Necmi Hoca, “Felemenk hakkında ne biliyorsun?” Necdet sus pus kalıp terk etmiş sonunda odayı... Dışarıda kendisini bekleyen arkadaşlarına veryansın etmiş: “Hoca kalleşlik etti. Bana Hollanda’yı çalıştırdı, Felemenk’i sordu.

Necdet Cici can dostu Şeytan Nuri ile

Galatasaraylıların diline pelesenk olmuş bu meşhur hikâyenin kahramanı Necdet, okuduğu okulda, çalıştığı bankada, yıllarını verdiği İstanbul Radyoevi’nde, ailede ve dost meclislerinde komikliği ve neşesiyle bilinirdi. Dudağının ucunda her duruma uygun ve her an için dökülmeye hazır bir söz, bir fıkra yahut bir beste mutlaka beklerdi. Takım Moda’da kampta mı? Necdet koşar, mini bir konserle futbolculara maç öncesi moral verirdi. Eşi Muazzez Hanım bir şeye mi kızdı? En sevdiği şarkılardan bir kuple okur, onu aşka yeniden davet ederdi. En yakın dostu, bir başka Galatasaraylı Şeytan Nuri’nin “Gamsızlar” adı verilen haftalık buluşmalarında en hisli şarkıları seslendiren yine o olurdu.

Geçtiğimiz senelerde Gürcistan’da elindeki ürünleri para yerine patates karşılığında satan gezgin bir pazarcının belgeseli yayınlandı. Sundance’ten “En İyi Kısa Film Ödülü”nü alan belgesel Sovdagari (Satıcı) ismini taşıyordu. İşte Necdet Bey de hayatta her şeyin karşılığını musiki ile veriyordu: “Sovdagari Musiki Necdet...” Nam-ı diğer Cici...

Necdet'in "Cici" oluşu

Necdet, 1913 yılında Kadıköy semtinde dünyaya geldi. Annesi Meliha Hanım, babası gümrük müdürü Fazıl Bey’di. Necdet’in bir de erkek kardeşi vardı: Fikret. Yıllar sonra, kararına itiraz eden bir futbolcudan yediği yumrukla hayatını kaybedecek olan hakem Fikret Kayral...

İlkokulu Kadıköy Halili Mahmudiye Mektebi’nde okuyan Necdet, daha sonra Galatasaray Lisesi’ne yazıldı. O, futbolla ilk defa mektebin Grand Cour’unda tanışan diğer çocuklardan farklıydı. Ne de olsa dayısı Hamdi Emin Çap, Türkiye’nin ilk futbolcularından biri, dahası memleketin uluslararası ilk futbol hakemiydi. Meşin yuvarlağın ayağına değmesi için Necdet’in mektep kapısından girmiş olması beklenemezdi.

Necdet okulda dersleriyle olmasa da futboluyla göz dolduruyordu. Limon kabukları, lastik top derken meşin topla oynamasının vakti kısa sürede geldi. Okulun Ticaret ve Bankacılık şubesinde okuduğu yıllardı. Galatasaray Kulübü’nün üçüncü takımında forma giydiği bir maçla yıldızı bir anda parladı. 1928’de düzenlenen Gazi Büstü Turnuvası’nda ilk defa birinci takımla sahaya çıkmış ve Fenerbahçe filelerine gönderdiği üç klas golle takımının Gazi büstünü kazanmasını sağlamıştı. Necdet Bey 1970’lerde kendisiyle yapılan bir röportaj kaydında, Galatasaray formasını giydiği ilk resmî maçı 1930 senesinde Vefa’yla Taksim Stadı’nda oynanan ve 4-1 kazanılan karşılaşma olarak hatırlayacaktı. Belki de birinci takımda düzenli olarak forma şansı bulduğu dönemin perdesi bu karşılaşmayla açılmıştı.1

Necdet, sarı kırmızı formasıyla sahalarda

Necdet millî formayı da ilk defa 1932’de yine Taksim Stadı’nda Bulgaristan’a karşı oynanan maçta giydi. Bu yıllarda Necdet’in hayatında okul, futbol ve müzik iç içeydi. 1933 senesiydi. Öğrenciliği devam eden futbolcuların hafta içi yalnızca çarşamba günleri antrenman yapmasına izin veriliyordu. Bir salı akşamı okulda herkes harıl harıl sınavlara hazırlanırken Necdet hafta sonu oynayacakları Fenerbahçe maçını düşünüyor, çalışan arkadaşlarına da türlü haylazlıklarla mâni oluyordu. Sonunda arkadaşları Necdet’ten dalga geçmek yerine bir şarkı okumasını istediler. Necdet, o yıllarda Münir Nurettin Selçuk tarafından ilk defa plağa kaydedilen Allı Yemeni’yi okumaya başladı:

Ah yemenimin uçları çıkamam yokuşları
O yâre selam edin yedi dağın kuşları
Ah allı yemenim, pullu yemenim
Bir bahçeden bir bahçeye salla yemeni
Ah severler seni...

Derken kendisine eşlik eden arkadaşları bir anda sustu. Kapanan defter kitaplar yeniden açıldı. Necdet kendini ritme kaptırmış şarkıya devam ediyordu. Bir ara başını kapıya doğru çevirdiğinde okul müdürü Behçet Bey ile göz göze geldi. “Ne o?” dedi Behçet Bey, “Gazel mi atıyorsun?” Müdürün büyük bir hışımla odayı terk ettiğini gören Necdet, ertesi gün idman izni almak için Behçet Bey’in yanına gidemedi. Arkadaşlarına rahatsız olduğunu ve idmana çıkamayacağını söylemekle yetindi. Ama Behçet Bey durumun farkındaydı. İzin kâğıdına onun da ismini yazarak arkadaşlarıyla Necdet’e haberi gönderdi: “Onun hastalığının ne olduğunu ben bilirim. Alın götürün onu da idmana!

Necdet’in okuldaki türlü haylazlıklarının sürekli hoş görülmesi futboldaki mahareti kadar sevimli ve candan yaratılışıyla da ilgiliydi. Önce burnuna, ardından kendisine mazhar olan “Cici” lakabına da böyle kavuşmuştu. Hikâyeyi kendisinden dinleyelim:

(A)ltıncı sınıfta idik. Bir gün salonda otururken merhum Salah Cimcoz Bey’in oğlu Bülent Cimcoz yüzüme dikkatle bakarak: “Necdet, senin ne cici burnun var” dedi. Bunun üzerine, ön sırada oturan eski Başbakan Yardımcısı Nihat Erim de döndü ve: “Hakikaten ne cici burun” diye benle şaka yaptı. İşte o günden sonra bu isim bende soyadı şeklinde kaldı.

Necdet, 1936 Olimpiyat Oyunları’nın unutulmaz ismi Jesse Owens’la

Büyük futbolcuydu Cici Necdet... Leblebi Mehmet gibi meziyetleriyle sağ açık mevkiinin değişmez ası olan birinin ardından Galatasaray’ın başına gelebileceklerin en fevkaladesiydi. Her şeyden önce seri, enerjik ve atılgan bir oyun tarzı vardı. Atletik meziyetleri üstündü. Bedri Gürsoy’un anlatımıyla, “sağ açık yerinden göğsünü dışarı doğru gere gere, şişire şişire bir tank heybet ve azameti ile hasım kalesine tehlikeli akışları” vardı. “Hiç umulmadık bir anda çapraz bir akınla kaleye yıldırım gibi hücumlar yapar ve çok goller atardı.” Yalnız sol ayağı ve kafa vuruşları biraz zayıftı. Büyük bir motivasyonla sahaya çıktığı Galatasaray- Fenerbahçe maçlarında her iki takımın tribününden yükselen tezahüratlarda onun ismi haykırılırdı: “Yaşa Necdet... Varol Cici...”, “Vah Cici, vah Cici vah...”

Cici Necdet, uluslararası futbol temaslarının giderek azaldığı bir devrin futbolcusu olsa da Millî Takım formasını birkaç defa terletebildi. Ancak çoğu zaman aynı mevkide forma giyen Fenerbahçeli Niyazi Sel’in yedeğiydi. Yine de 1934’te Sovyet Rusya’ya dostluk maçları yapmak üzere giden Ay-Yıldızlı kafilede yerini aldı ve 1936’da Olimpiyat Oyunları için A Millî Takım’la birlikte Berlin’e gitti. Olimpiyat Köyü’nde yaptıkları bir antrenman esnasında sakatlanıp Norveç karşısında forma şansı bulamasa da Berlin’den İstanbul’a olimpiyatların esas kahramanı Jesse Owens ile çekilmiş bir hatıra fotoğrafıyla dönecekti.

Necdet’in 1934’teki Rusya turnesinden de hiç unutamadığı bir hikâyesi vardı:

Maçlarımızı tamamladıktan sonra trenle Odesa’ya geldik, burada vapur hazır olmadığı için iki gün beklemek zorunda kaldık. Biz de bu fırsattan istifade ederek kafile kafile gezmeye başladık.

Ben Fenerbahçe’nin meşhur sağ açığı Niyazi ile geziyordum. Bir akşam dönüşünde otele gelirken karşımıza iki sarhoş Rus çıktı, ne söylediklerini anlamıyorduk fakat, herhalde halimizi hatırımızı sormadıkları belli idi. Evvela aldırmadık, ama baktık bunlar üzerimize doğru geldiler, biz de paçaları sıvadık. Birbirimize girmişiz. Al tekke ver külah, epey gürültüden sonra biz otele doğru tabanları yağladık. ... Ne ise, otele geldik ama, Niyazi’nin dudağı biraz şişmişti. Kafile başkanımız Cevdet Kerim İncedayı, Niyazi’ye: “Dudağına ne oldu?” diye sorduğu zaman, “Hocam, banyoda düştüm” demişti. Ve söz aramızda, bütün arkadaşlar da bunu öyle zannederler.

Cici, sahneye ilk defa 1930’lu yılların ortalarında Suadiye Plaj Gazinosu’nda arkadaşlarının ısrarıyla çıktı

Cici Necdet, mezuniyetten sonra bir süre daha futbol oynamaya devam etti ve çeşitli işlerde çalıştı. İstanbul Sümerbank’ta banka memurluğu ve Ankara Kızılay’da muhasebe müdür muavinliği yaptı. Ama onun gönlünde bir başka “aslan” yatıyordu: Musiki. Zeki Rıza Sporel’in aracılığıyla Münir Nurettin Selçuk’la tanıştı. Cici, bu musiki devine büyük bir hayranlık duyuyordu. Seslerinin benzerliği bir kenara, Münir Nurettin’in şarkıları okurken soluk alışındaki hıçkırıklarını bile taklit ediyordu Cici... Kaderin bir cilvesi, Münir Nurettin de bir zamanlar sağ açık mevkiinde Fenerbahçe’nin 7 numaralı formasını terleten musikişinas bir futbolcu idi; tıpkı Necdet gibi...

Necdet Cici, Münir Nurettin Bey sayesinde İstanbul Belediye Konservatuvarı’nda ders almaya başladı. Sahneye ilk defa 1930’lu yılların ortalarında Suadiye Plaj Gazinosu’nda arkadaşlarının ısrarıyla çıktı. 1940’ların sonunda İstanbul’un gözde caz kulüplerinden birinde Galatasaraylıların buluşmasına denk gelen gazeteci Metin Toker, sarı- kırmızılı masadan yükselen ısrarlı alkış seslerinden sonra Necdet Cici’nin arkadaşlarını kırmayarak iki nefis şarkı okuduğunu hatırlar. “Meğer,” der Metin Toker, “bu sabık sporcunun ne tatlı ne hoş sesi varmış; herkesi mest etti geçti. Arkadaşları haklı olarak öyle ısrar ediyorlarmış ki sesini şimdiye kadar yalnız yakınlarına dinleten Necdet bu aylar içinde bir konser vermeye razı olmuş.

Cici Necdet uzun yıllar yalnızca yakın çevresinin dinlediği güzelim sesini musiki severlerden artık daha fazla esirgemeyecekti. 1950’li yıllarda, daha önce birkaç defa konuk sanatçı olarak boy gösterdiği İstanbul Radyosu’na kadrolu sanatçı olarak katıldı. Necdet, Kayral soyadını kullanmaktan artık topyekûn vazgeçti ve onu bir futbolcu olarak şöhrete taşıyan Cici lakabını bundan böyle soyadı olarak taşıdı. Necdet Cici, solist, korist ve prodüktör olarak hizmet verdiği kurumdan 1976 yılında emekli olacaktı.

Cici’nin okumaktan en çok keyif aldığı parçalar III. Sultan Selim’in yürük semaisi olan “Ab-ü tab ile bu şeb haneme canan geliyor” ile Hacı Faik Bey’in “Ateş-i sûzân-ı firkat yaktı cism ü cânımı” şeklinde başlayan hicaz eseriydi. Biri aşka diğeri ayrılığa dair... Aşk olmayınca meşk olmaz derler. Musiki ile meşk eden Cici Necdet’in aşkları da vardı elbet. Cumhuriyet’in ilk kadın yazarlarından Cahit Uçuk (Cahide Üçok), Necdet’in ilk büyük aşkıydı. Cici ilk evliliğini bu ünlü isimle yapacaktı. Ancak, on yıl süren bu evliliklerinin ardından Cahit Uçuk’u yok sayarak röportajlarında “Daha önce hiç evlenmedim” demesi akıl almazdı...

Resimli Radyo Dünyası'nda yer alan röportajından, 1950

Cici'nin aşkları

1930’lu yılların başında tanışan Cahit ve Necdet büyük bir aşkla evlendiklerinde, başından daha önce iki evlilik geçmiş olan Cahit Hanım, yakışıklı ve şöhretli bu genç adamla yaşayacağı birlikteliğin gençlik yıllarında hiç tadamadığı romantik bir flört olacağı sanısına kapılmıştı. Beklediği gibi olmadı. Anılarında uzun uzun anlattığı üzere, Necdet’in futbola veda ettiği ancak futboldan gelen şöhretinin devam ettiği yıllardı. Cahit’in gözünde evlilikleri Necdet’in işsizliği, şımarıklığı ve sorumsuzluğu ile bekâr hayatı boyunca geliştirdiği kumar, alkol gibi alışkanlıkların kıskacındaydı. Güzel sesi ile “Cahidiko, seni hududuma dek seviyorum” diyen tatlı sözlü adamın dünyası, Cahit Uçuk’a artık dar gelmeye başladı. Gelgitli evlilikleri on yılın sonunda ayrılıkla sonuçlandı.

Necdet, 1950 yılındaki Resimli Radyo Dünyası’na verdiği bir röportajda aşk için şu sözleri söyleyecekti: "Bence aşk insanları gaflet anlarında yakalayan ve onları yakıp kavuran bir ateştir. Dostlara tavsiye etmem. Ben halen musikiye âşık olduğum için bundan kurtulmuş gibiyim."

Aynı röportajda evliliği düşünmediğini de söyleyen Necdet’in yalnızlığı pek uzun sürmedi... 1952’de aynı zamanda akrabası olan Betül Ongan ile nişanlandı. Resimli Radyo Dünyası genç sanatçının sonunda (!) “şeytanın bacağını kırarak” nişanlandığını haber verirken, Cici’nin Cahit Uçuk’la yaptığı ilk evliliğini hiç yaşanmamış sayması şaşırtıcıydı:

Peki Necdet Bey, evliliğin eşiğine adım attığınıza göre sizce evliliğin en kıymetli ve en tehlikeli tarafları nelerdir?
Evliliğin en tehlikeli tarafının ne olduğunu başımdan böyle bir kaza geçmediği için bilemem...

Çift 1953’te dünya evine girdi. Çiftin aynı sene bir oğulları oldu: Mehmet... Mehmet’in zihinsel ve bedensel engelleri vardı. Tüm yaşamını oğluna vakfeden Betül Hanım’ın 1965’teki beklenmedik ölümü ise Necdet Bey’i derinden sarsacaktı. Necdet Bey’in artık yaşlı annesi ve hasta oğlundan başka hayatta kimsesi kalmamıştı. Babası Fazıl Bey 1938’de vefat etmiş, biricik kardeşi Fikret ise on yıl sonra 1948’de korkunç bir şekilde futbol şiddetine kurban gitmişti. Sahada bir futbolcudan yediği yumruk sonrası on gün komada kalan Fikret’i çok genç yaşta toprağa vermeleri, Kayralların en acı hatıralarından biriydi. Zaten anne Meliha Hanım, Fikret’in ölümünden sonra bir daha toparlayamamıştı. Sara Yanarocak, çocukluğunda Moda’da oturdukları apartmandan komşusu olan Meliha Hanım’ı yüzü hiç gülmeyen ve öfkeli bir karakter olarak anımsıyor. Yanarocak’a göre Meliha Hanım’ın aslında “varlıklı ve güngörmüş bir kadın” olmasına rağmen insanlara ve hayata karşı aldığı öfkeli tavır, evlat acısı tatmış olmasından kaynaklanıyordu.

Necdet Cici için seneler, çocuğunun bakımı, radyoevindeki mesaisi ve anne evine yaptığı haftalık ziyaretlerle geçiyordu. Bu rutini renklendiren ise çoğu zaman kadim dostu Şeytan Nuri’nin evinde yapılan dost buluşmaları oluyordu. Kozyatağı’ndaki evde bir araya gelen sekiz on kişilik arkadaş grubu sazlı sözlü eğlencelerin yanı sıra briç partileriyle de yaşam denen durgun suyu hareketlendirmeye çalışıyordu. Derken Necdet’in hayatında beklenmedik bir şey oldu... Kalbinden rahatsızlanan Necdet’in yolu Paşabahçe Hastanesi’ne düştü. Muayeneden çıkıp eve dönerken sanki kalbini hastanede bırakmış gibi hissediyordu. Necdet hastanenin başhekimi Muazzez Avcıbaşı’na âşık olmuştu. Kısa bir süre sonra doktor hanımla nikâh masasına oturdu.

Necdet Cici, Radyoevi'nin kapısında objektiflere poz verirken...

Necdet, oğlu Mehmet’ten ötürü kendisinde genetik bir bozukluk olabileceği endişesi duyuyor, evlat sahibi olmaya yanaşmıyordu. Zaten ilk eşi Cahit Hanım da iki defa düşük tehlikesi atlatmıştı. Necdet bu riski tekrar göze alamazdı. Ayrıca, yeğenler ne güne duruyordu? Muazzez Hanım’ın erkek kardeşinin oğlu Göksel’i oğlu gibi sevecekti Necdet Cici. Öyle ki, Mehmet ile yaşayamadığı baba-oğul ilişkisini onunla kurmayı denedi. Birlikte Galatasaray Kulübü’ne, Kuruçeşme Adası’na, maçlara gittiler. Göksel Avcıbaşı, bugün büyük bir hürmet ve sitayişle hatırlıyor Necdet Cici adını. Gerisini ondan dinleyelim:

Yazın yahut hafta sonlarında bazen onlarda kalırdım. Evleri Kalamış Parkı’nın tam karşısındaydı. Eniştem Necdet Bey fıkracı, hoşsohbet, hayat dolu bir adamdı. Halama da sürekli şakalar yapardı. Sonra müthiş yardımseverdi. Karıncaezmez Şevki’ye arkadaşlarıyla hep yardım ederdi. Bayram günleri çocuklara para dağıtırdı. Ama öyle cebinden rastgele çıkardığı paraları değil... Sırf bizim için bankaya gidip hiç kullanılmamış gıcır gıcır para çekerdi. Bu onun bayram geleneğiydi. Her akşam üç duble viskisi vardı, kalp damarlarına iyi geliyor der içerdi. En yakın dostu Şeytan Nuri’ydi. O öldüğünde perişan olmuştu...

Necdet Cici, 1995 yılının 14 Ağustos günü Haydarpaşa Numune Hastanesi’nde kalp yetmezliği sebebiyle vefat etti. O hafta sonu oynanan Galatasaray-Altay karşılaşmasında Cici Necdet’in anısına yapılan saygı duruşu esnasında Galatasaraylı bir taraftar Ali Şen’e küfretmeye başladı ve anma, tribünlerden yükselen hakaretlerle yarıda kesildi. Heyhat, ne diyelim? Gazelle başladık, gazelle bitirelim: Baki kalan bu futbolda bir nahoş hiddet imiş...

DİPNOT

1 Ses kaydı youtube 1929-30 sezonu 21.3.1930 Galatasaray 4 Vefa 1.

ÖZET KAYNAKÇA

Bedri Gürsoy, “Cici”, Haber, 1 Şubat 1941.

Cahit Uçuk, Erkekler Dünyasında Bir Kadın Yazar / Silsilname I, Yapı Kredi Yayınları, 2003.

Cahit Uçuk, Yıllar Sadece Sayı / Silsilname II, Yapı Kredi Yayınları, 2003.

Edip Akın, “Necdet Cici”, Resimli Radyo Dünyası, 9 Kasım 1950.

Nermin Bezmen (der.), Fuad Bezmen Bir Duayenin Hatıratı, PMR Publications, 2000.

Sadık Yörük, “Necdet Cici de Şeytanın Bacağını Kırdı”, Resimli Radyo Dünyası, Sayı: 21, 1 Mayıs 1952.

Sadun Aksüt, Alkışlarla Geçen Yıllar, Aksoy Yayıncılık, 2000.

Sara Yanarocak, “Kadıköylü Küçük Sara- 7”, www.avlaremoz.com.

Y. Doğan Çetinkaya, “Hakem de Öldürmüştük”, Tam Saha, Mayıs 2006.

Zahir Güvemli, 90’a Bir Kala, Promat Basım, 2002.

Zeki Tükel, “Galatasaraylı Necdet Cici’yi Dinliyor musunuz?”, Radyo Haftası, 11 Kasım 1950.

“Portreler: Jesse Owens,” Ispor dergisi, 7 Eylül 1936.

“Galatasaraylı Necdet’in Pederi Vefat Etti”, Cumhuriyet, 3 Nisan 1938.

Necdet Kayral
Necdet Cici
Cici Necdet
Galatasaray Lisesi
Galatasaray
İstanbul Radyoevi
Futbol
Müzik
Sayı 006

BENZER

Eylül ayı, İstanbul’un yangınla mücadelesinde atılmış en önemli adımların yıldönümlerini barındırıyor. 26 Eylül 1874’te Macar asıllı "Széchenyi" Paşa tarafından İstanbul’un ilk modern itfaiye alayı kuruluyor. 49 yıl askerî bir hizmet olarak yerine getirilen bu görev, yine bir eylül günü, 25 Eylül 1923’te belediyeye devrediliyor. Yani 1874’ten alacak olursak, İstanbul İtfaiyesi, 26 Eylül’de 146. yaşını kutlayacak. Doğum günü şerefine, şehrin en eski istasyonu olan Fatih İtfaiyesi’nde 16 saat geçirdik.
Toprak, modernleşmenin peşinde onlarca yıldır üzerine beton döküle döküle İstanbul’un iyice çeperine itilmiş, daracık kalmıştı. Yetmezmiş gibi, genetiğiyle oynanmış tohum kullanılan ve tarım ilacına boğulan bilinçsiz bir üretimin pençesindeydi... Neyse ki yakın zamanda tersine bir rüzgâr doğdu. Bu yazıda yer verebildiğimiz Şile, Kilyos ve Silivri’deki alternatif çiftlik ve pazarların ortak noktası, toprakla haşır neşir yaşamaktan zevk duyan insanlar tarafından başlatılan girişimler olmaları.
İstanbul'un ve İstanbullunun yaşam kültürü dergisi İST, dördüncü sayısıyla kentin bugününe ve tarihine ışık tutmaya devam ediyor.