Yeşilçam’da sansürlü yıllar!

Fotoğraf
Ali Can Sekmeç Fotoğraf Arşivi
22 Kasım 2022 - 16:35

Önümüzdeki yıl Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 100. yılı... Dolayısıyla Cumhuriyet dönemi Türk sinemasının da... 1923’ten günümüze uzanan bu 100 yıllık serüven, her türlü akım ve furya, film üretiminde yaşanan gelişmeler, festivaller, ödüller, oyuncular, yönetmenler ve en çok da sansür hikâyeleriyle anıldı. Sansür, Demokles’in kılıcı misali Türk sinemacılarının yıllar yılı kellesini koparmak için sallandı durdu.

Cumhuriyet’in ilanından hemen önce, 7 Şubat 1923’te toplanan İzmir İktisat Kongresi’nde ahlaka aykırı olmamak kaydıyla yeni bir iletişim aracı olan sinemadan yararlanılması fikri tartışılmış ve sansür ilk kez dile getirilmişti. Yine 1932’ye kadar merkezî bir sansür kurulu kurulmamış ancak filmler, gösterime girmeden önce valiliğin görevlendirdiği mahallî polis tarafından denetlenip uygun görülmeyen yerleri kesilerek gösterim izni alabilmişlerdi. 1932’de ise “Sinema Filmlerinin Murakabesine Ait Talimatname” yürürlüğe girmiş ve merkezî sansür teşkilatı, İçişleri ve Millî Savunma bakanlıklarından, ayrıca Genel Kurmay Başkanlığı’ndan birer üyenin katılımıyla kurulmuştu. Ülke içinde yapılan yerli filmler ve yazılan senaryolar bu komisyonlarca denetlenmiş; gerekli görüldüğünde, sansür edilmiş, yurt dışından gelenler de yine gümrüklerde kontrol edilip sansüre tabi tutulmuştu. 26 Mayıs 1934’te çıkarılan “Matbua Umum Müdürlüğü Teşkilatına ve Vazifelerine Dair Kanun” ve bu kanunun ardından 14 Temmuz 1934’te çıkarılan “Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu”, “Hariçten gelen filmlerin gösterilmesi ve dahilden yapılacak filmlerin çekilmesi polisin iznine bağlıdır,” şekliyle 1939’da çıkarılacak olan Sansür Yönetmeliği’nin temelini oluşturacaktı.

1939’da Muhsin Ertuğrul’un yönettiği Aynaroz Kadısı bazı sahneleri nedeniyle dikkat çekmişti. Aynaroz Kadısı olan Yakup Efendi, bir Rum kızını elde edebilmek için alıkoyuyor, ona şarap içiriyor, birtakım uygunsuz hareketler sergileyip sözler sarf ediyordu. Osmanlı döneminde geçse dahi bir kadıya yakışmayacak bu hareketler izleyeni rahatsız ediyordu. TBMM’deki bütçe görüşmeleri sırasında bu konu da gündeme getiriliyordu. Film kontrolünde yaşanan dağınıklığa bir son verecek olan yeni sansür tüzüğünün çalışmaları hızlanırken aynı yıl 2/11551 sayılı “Filmlerin ve Film Senaryolarının Sansürüne İlişkin Yönetmelik” ve hemen ardından hazırlanan nizamname yürürlüğe giriyordu. Buna göre herhangi bir devletin siyasi propagandasını yapan, dinî ve ideolojik propaganda yapan, cürüm işlemeye teşvik eden, genel ahlaka aykırı olan ve askerliği kötüleyen filmlerin çekilmesi ve oynatılması yasaklanmıştı. Devlet 1986’ya kadar 46 yıl boyunca bu yönetmeliğe bağlı çıkarılan tüzük ve maddelerle Türk sineması üzerinde etkili bir uygulamıştır. Bundan sonra ise sansür eski keskin kılıç dönemini kapattı.

Bu kadar tarihsel bilgiden sonra sıra her biri tuhaf ya da trajikomik sansür hikâyelerinden bahsetmeye geldi.

VURUN KAHPEYE FİLMİNDEN BİR SAHNE

Türk sinemasında sansür hikâyeleri

2. Dünya Savaşı sırasındaki yabancı propaganda filmleri ve seyirci üzerinde bıraktığı etkiler nedeniyle Türk sinemasının önemi de daha bir anlaşılır hâle gelmişti. Vergilerde yapılan iyileştirme, savaş öncesi ve savaş döneminde bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az sayıda gerçekleşebilen film üretimini arttırmıştı. Tek Parti Dönemi’nin tiyatro kökenli sinema anlayışı terk edilmiş, çok partili dönemle birlikte “yerli filmcilik” olarak adlandırılan yeni bir Türk sineması doğmuştu. 1948’de Lütfi Akad’ın çektiği Halide Edib Adıvar uyarlaması Vurun Kahpeye bu dönemin önde gelen filmlerinden biriydi. Filmde Kurtuluş Savaşı günlerinde yaşadığı kasabada bir iftira sonucu padişah yanlıları tarafından linç edilen Aliye öğretmenin hikâyesi anlatılıyordu. Vurun Kahpeye Ankara’da Sansür Kurulu tarafından beğenildi. Fakat filmin gösterime çıkacağı gün, yapım şirketine filmin Ankara’da yeniden sansüre tabi tutulacağı bildirildi. Bunun nedeni Sansür Kurulu’nun dönemin ünlü dergilerinden Sebilül Reşad’da çıkan “Asıl Kahpe Kim?” başlığıyla manşetten verilen bir yazıdan etkilenmesiydi. Yazı Halide Edib Adıvar’a çatmaktaydı. Ayrıca filmdeki mevlit sahnesi istenmemekteydi. Film, tabiri caizse didik didik edildikten sonra şartlı olarak gösterime çıkabildi.

Savaş sonrası ülkeyi yabancı ideolojilerden koruma isteği sansür kurullarını aşırı duyarlı hâle getirmişti. 1953’te Atıf Yılmaz’ın yönettiği ve Kerime Nadir uyarlaması olan Hıçkırık filminin İtalya’da geçen sahneleri de bu duyarlılık yüzünden sansürlendi. Çekilen sahnelere, yerli bir filme ait olmasına rağmen sırf yurt dışından geldiği gerekçesiyle yabancı film muamelesi yapılmış, İstanbul’da ithal filmler için kurulan sansür kuruluna sokulmuştu. Filmin Roma içindeki sahnelerinden biri stadyum çevresinde geçiyordu ve burada ülkenin faşist lideri Mussolini’nin heykeli görünüyordu. Ayrıca uzun bir sahnenin çekildiği Termini İstasyonu da Mussolini tarafından yaptırılmıştı. Sansür Kurulu Mussolini bağlantılı hiçbir sahneyi filmde görmek istemiyordu. Yapımcı Erman kardeşler buna uymak zorunda bırakılıyor, binbir emek ve parayla çekilen sahneler çöpe atılıyordu.

Aynı yıl Orhan Kemal senaryosundan Atıf Yılmaz tarafından çekilen Suçlu, Sansür Kurulu tarafından en çok kesilen film olarak tarihe geçmişti. Film Sansür Kurulu tarafından önce beş yerinden kesilmiş ve kararın kesilen parçaların çıkarılmasından sonra verileceği açıklanmıştı. Parçalar çıktıktan sonra film yeniden Ankara’ya götürülmüş, bu gidiş gelişler dört kez daha tekrarlanmıştı. Her seferinde filmden yeni sahneler çıkarılırken Suçlu tam 28 yerinden kesilerek rekor kırmıştı.

SUSUZ YAZ

1962’de Metin Erksan’ın Fakir Baykurt’un aynı adlı romanından aktardığı, toprak mülkiyetinden doğan çatışmayı anlatan Yılanların Öcü de tümüyle reddedilmiş filmlerden biriydi. Sansüre takılmasından bir gün sonra film, dönemin cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’e izlettiriliyordu. Gürsel filmi izledikten sonra Metin Erksan ve yapımcı Nusret İkbal’i kutluyor ve onlara “Bu filmi yapmakla vatana millete hizmet ettiniz. Var olun, sağ olun. Yurt gerçeklerini az bile göstermişsiniz” diyecek kadar filmi beğeniyordu. Buna karşılık film bir türlü kuruldan çıkış izni alamamış, günlerce basını ve kamuoyunu meşgul etmişti. Bunun üzerine Türk sinema tarihinde ilk kez yazarıyla aydınıyla karikatüristiyle sansüre karşı çıkılmış ve Türk filmcileri o zamanki Gen-Ar Tiyatrosu’nda bir toplantı düzenleyerek sansürü protesto etmişlerdi. Dönemin CHP milletvekilleri İbrahim Saffet Omay ve Sabit Kocabey ise bu konuyla ilgili olarak meclise bir soru önergesi vermişti. Ne var ki günlerce kendisiyle çelişen Sansür Kurulu ancak bir ay sonra Yılanların Öcü’ne kabul kararını verebilmişti.

1963’te Türkiye İşçi Partisi sansürün anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Ancak mahkemenin kararı olumsuzdu. Aynı günlerde CHP milletvekili Suphi Baykam da bir kanun teklifi hazırlayarak konuyu meclise taşıdı. Ancak bu teklif bir sonuca ulaşamadı. Dönemin sansürle ilgili bir diğer olay filmi ise Metin Erksan’ın Necati Cumalı’dan uyarladığı Susuz Yaz’dı. O da tümüyle reddedilen filmler arasındaydı. Ve yönetmen Metin Erksan’a bir Sansür Kurulu üyesi tarafından sunulan yasaklama reçetesi şu sözlerden oluşuyordu: “Büyük kardeşin küçük kardeşin karısını alması gayri ahlakidir.” Sekiz madde uygulanarak tümüyle reddedilen Susuz Yaz daha sonra Sansür’den çıkacak fakat bir süre sonra da Berlin Film Festivali’ne katılmasına “Bu film Türkiye’yi temsil etme niteliğinden yoksun” gerekçesiyle müsaade edilmeyecekti. İçişleri Bakanlığı'nın, Selçuk Bakkalbaşı yönetiminde oluşturduğu üç kişilik komisyon bu kararı vermiş, fakat Susuz Yaz gizlice yurt dışına çıkarılarak söz konusu festivalde birinciliği kazanınca sanatçıların tamamı Turizm Tanıtma Bakanlığı tarafından ödüllendirilmişti.

ŞAFAK BEKÇİLERİ

1963’te Halit Refiğ’in çektiği Şafak Bekçileri ise filmde yer alan uçak düşme sahnesi yüzünden Sansür Kurulu tarafından gençleri askerlikten soğutucu nitelikte bulundu. Filmde Göksel Arsoy’un üzerinde resmî üniforma olduğu sıra sevgilisi Leyla Sayar’ı öptüğü sahne de sansüre takılmıştı. Filmin aynı zamanda yapımcısı da olan Göksel Arsoy, Şafak Bekçileri’ni İstanbul’da bir stüdyoda dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İrfan Tansel başta olmak üzere hava kuvvetlerinin o dönemki komuta kadrosuna izletti. Komutanlar filmi çok beğendiler. Hava Kuvvetleri Komutanı birkaç gün sonra yaverini Sansür Kurulu’na göndererek filmin eksiksiz gösterim iznini almasını sağladı.

UMUT

Yılmaz Güney’in 1970’te yazıp yönettiği Umut, karısı, yaşlı anası ve beş çocuğunu, yorgun iki atın çektiği eski püskü faytonu ile geçindirme çabası harcayan yoksul faytoncu Cabbar’ın dramını anlatmaktaydı. Tüm umudunu aldığı piyango biletine bağlayan Cabbar, bir araba kazasında atını kaybedince yıkılır. Piyango da çıkmayınca nefesi güçlü bir hocanın telkinleri sonucu arkadaşı Hasan’la defineciliğe başlar. Film, 10 maddeden oluşan bir kararla Sansür tarafından reddedildi. Cabbar’ın (Yılmaz Güney) arabasının bakımsız, pis, yırtık olması ve zayıf bir at ile kalabalık bir aileyi geçindirmesinin mümkün olmaması gerekçeler arasındaydı. Ancak Kurulun gerekçeleri uzar gider. Cabbar’ın atı öldükten sonra bir işlem yapılmaması ve tazminat ödenmemesi yüzünden izleyicilerin “zengin bir otomobil sahibinin fakir bir arabacının atını öldürmesinde takibat yapılmayacağı kanaatine” varması ihtimali, atını kaybeden Cabbar’ın daha önce yanlarında çalıştığı üç zenginin evine gitmesi üzerine evlerin dekorunu, zenginliğini görmesiyle zengin fakir ayrımının yapılmış olması, Cabbar ve arkadaşı Hasan’ın Türkiye’de soyacak çok kişi olmasına rağmen Amerikalı bir zenciyi seçmesi uzayan gerekçeler arasında yerini aldı. Yine bitmez gerekçeler... Hocaya sabah namazının güneş doğarken kıldırılması suretiyle ibadetle alay edilmesi, nehirde abdest alındıktan sonra 101 taş atıp bunlarla hayali bir define etrafında dönülmesinin uydurma ve batıl inançları gerçek olarak yansıtması gibi maddeler ret gerekçesi gösterildi. Film sansürden ancak Prof. Dr. Nermin Abadan Unat, Prof. Dr. Uğur Alacakaptan ve Dr. Âlim Şerif Onaran tarafından düzenlenen bilirkişi raporuna dayanarak Danıştay kararıyla kurtuldu. Filmin davası devam ederken yurt dışına gizlice çıkarılıp Cannes’da gösterilmesi ayrıca mahkeme konusu oldu ve dava 1973’te sonuçlandı.

KARA ÇARŞAFLI GELİN

1975’te Bekir Yıldız’ın bir öyküsünden Süreyya Duru’nun çektiği Kara Çarşaflı Gelin filmi de tüm köy filmlerinde olduğu gibi çorak topraklar, kan davası, insanların fakirliği gibi birçok nedenle toplamda üç kez reddedildi. Aynı yıl katıldığı Antalya Altın Portakal Film Festivali’nden Sansür Kurulu tarafından zorla çıkarıldı. Yapımcı ve yönetmen Süreyya Duru, Danıştay’a açtığı davayı ancak iki yıl sonra kazandı. Film 1977’de Antalya Altın Portakal Film Festivali’ne yeniden katılarak “en başarılı film”, “en başarılı senaryo” ve “en başarılı kadın oyuncu” ödüllerini kazanıp Sansür Kurulu’nun bir bakıma yüzünü kızarttı. Bu arada sansür kurulu üyelerine “kara beyinli adamlar” diyen Süreyya Duru ise devlet memuruna hakaretten sekiz ay hapis yattı.

Düşmana yer göstermek

1950’li yılların en ünlü ve güçlü yapım şirketi Kemal Film’di. Yapımcı-yönetmen Osman Seden yaşadığı bir sansür olayını bana şöyle anlatmıştı:

1954’te Lütfi Akad’la Kardeş Kurşunu adlı bir film çektik. Ayhan Işık, Turhan Seyfioğlu, Neşe Yulaç ve birtakım arkadaşlar oynamışlardı. Film bittikten sonra Ankara’ya sansüre götürdüm. Film komisyona girdi. Ayrıca sansüre takılacak hiçbir şey yoktu. Fakat toplantı bir türlü sona ermiyordu. 4-5 saat sonra üyelerden birisi dışarı çıktı ve yanıma geldi. Adamın suratı düşüktü. “Filminde sakıncalı şeyler var. Bu âdetten değildir ama gel içeri sana anlatalım” dedi. Birlikte toplantı odasına geçtik. Oturduk.

"Kardeşim biz seni çok seviyoruz. Çok tatlı adamsın ama ne yaptın yahu? Ayhan Işık’la o kız boğazın yüksek bir tepesinde durup konuşuyorlar. Resimde boğazın çıkışı gözüküyor."

"Aman efendim her gün o boğazdan 40-50 gemi geçiyor. Bunlar buraları bilmiyorlar mı, görmüyorlar mı?"

“Haa onlar oraya çıksın çeksin de ben göreyim onları. Geçerken görmek başka o tepeden çekmek başka.”

“Peki efendim çıkartırız. Af buyurun biz nereden bilelim...”

“Yooo bu bir şey değil. Sen öyle bir şey yapmışsın ki. Çocukla kız güzel bir kumsala gidiyorlar. Göğüslerine kadar suya giriyorlar. Sonra el ele tutuşuyorlar ve sahile çıkıyorlar.

İyi de çıkarken kız, bütün ıslak hâlini bırak, ‘Aman burası ne kadar güzel... Ne kadar güzel bir kumsal... Niye beni bugüne kadar buraya getirmedin’ diyor. Eee bunu gören düşman ne der? Demek ki burası çıkartma için en münasip sahil der...”

Delirmemek işten bile değildi ama yapacak bir şeyimiz de yoktu. Film bu sahnelerin çıkarılmasıyla gösterime çıkabildi.

Yorgun Savaşçı

1975 yılı Yeşilçam’ın sansüre karşı ilk toplu duruşuna sahne oldu. Yıl içinde iki binden fazla sinemacı, aydın ve çeşitli kuruluş temsilcileri sansüre karşı imzaladıkları ortak bir bildiri yayınladı. Yeşilçam bununla da kalmadı, 1977’de sansürü protesto etmek üzere yoğun katılımla Ankara’ya bir yürüyüş gerçekleştirdi. 1979’da da Ömer Kavur’un Yusuf ile Kenan, Yavuz Özkan’ın Demiryol ve Yavuz Pağda’nın Yolcular adlı filmleri Sansür tarafından yasaklanınca Yeşilçam yapımcıları aldıkları kararla o yılki Antalya Altın Portakal Film Festivali’ne katılmayarak, uygulamaları protesto etti. 12 Eylül’le birlikte sansür iyice çığırından çıktı. Artık devletin yönetim kademesi de filmlerin sansürüne karışır hâle geldi. 70'lerin en önemli sansür olayı ise Halit Refiğ’in TRT için Kemal Tahir’den uyarladığı Yorgun Savaşçı’nın başına gelenlerdi. Aleyhte kampanyayı 3 Ağustos 1979 tarihli yazısıyla Cumhuriyet başyazarı İlhan Selçuk başlattı. Ona göre Kemal Tahir Türk tarihini tahrip etmekte, Millî Mücadele gerçeklerini çarpıtmaktaydı.

TRT bunlara alet olmamalıydı. 11 Ağustos 1979’da Şükran Kurdakul Politika gazetesinde bir yazıyla kervana katılıyordu. Yönetmen Halit Refiğ’in tüm mücadelesine rağmen aleyhte çıkan yazılar, devletin üst kademesini harekete geçirmeye yetiyordu. Dönemin asker kökenli TRT Genel Müdürü Macit Akman, yukarıdan aldığı komutla filmin tüm kopyalarını yaktırıyordu. Fakat kader bu ya, yakılışından tam 10 yıl sonra filmin kurgulu iş kopyaları gizli eller tarafından ortaya çıkarılıyor ve TRT televizyonunda yayınlanıyordu.

***

Bu yazımda sansürün Türk sineması üzerindeki etkilerini filmler üzerinden özetle anlatmaya çalıştım. Bu konuya ilgi duyanların, sevgili dostlarım Ali Karadoğan ve Semire Ruken Öztürk’ün hazırladığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı Telif Hakları Genel Müdürlüğü tarafından yayımlanan Türkiye’de Sinema Sansürünün Tarihi 1932-1988 adlı üç ciltlik dev çalışmaya göz atmalarını tavsiye ederim.

Sinema
Yeşilçam
Sansür
Türk Sineması
Ali Can Sekmeç
Sayı 012

BENZER

İBB Yayınları etiketini taşıyan ve Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı iş birliğiyle hayata geçirilen Kadın Özel Arşivlerinde 40 Kadın 40 Hayat kitabı büyük özveriyle hazırlanmış güvenilir bir kaynak olmasının yanı sıra arşivciliğin önemini de bir kez daha gözler önüne seriyor.
Geleneksel Türk Tiyatrosu’nun Kukla, Meddah, Karagöz ve Ortaoyunu türleri, geçmişten ve birbirinden beslenerek kentin her yerinde din, ulus, yaşam biçimi ayırmadan kadın, erkek, çocuk demeden herkesi kucakladı, isteklerine, umutlarına, yaşamlarına dokundu. Bugün artık örneği azalan bu oyunlar, seyredenleri gülümsetirken yer yer yaşama ilişkin birçok konuda düşündürmektedir.
İngiliz Time dergisi tarafından 2004 yılında “Türkiye’nin müzik antropoloğu” olarak tanımlanıp “Avrupa Kahramanları”ndan biri ilan edilen Hasan Saltık, çok mühim bir müzik yapımcısıydı. Geçen yıl kaybettiğimiz, nadide eserleri bulup ortaya çıkaran ve Anadolu müziğini dünyaya açan Saltık’ın müzik açısından önemini, bir de dillere destan yardımseverliğini dostları anlattı.