İstanbul İtfaiyesi ile bir gün

Fotoğraf
Şafak Salman
27 Ağustos 2020 - 15:36

İstanbul; görkemli imparatorluklar geçmişiyle olduğu kadar felaketlerle de şekillenmiş bir şehir. Özellikle de yangınlarla...

1864’te Mecmua-i Fünun’da “Harik-i İstanbul” başlıklı bir makale yayımlayan Münif Paşa, İstanbul’un doğal güzelliğine ve tarihî zenginliğine karşılık iki “ayıp”tan kurtulamadığını söyler: “Harik” (yangın) ve “tâun” (veba). Yaşadığı dönemde yalnızca 1858-1864 arasında İstanbul’da 160 yangın çıktığını, toplam 114 konak, bin 246 işyeri ve dükkân, 23 han ve hamam, 1 saray ile 2 bin 730 konutun yandığını aktarır. “Her yıl şehrin beşte biri yanıyor, 50 yılda bir şehrin iskân kabuğu değişiyor” der.

İstanbul'un belası patlıcan yangınları

Hayatın bu kadar yaygın ve yakıcı bir parçası olunca, yangınlar İstanbul diline pek çok deyim de kazandırır. “Patlıcan mevsimi gelince İstanbul’da deliler ve yangınlar çoğalır”, bunlardan en ilginç olanı. Malum, patlıcan yaz sebzesi, o zamanlar sebzeler her mevsim bulunmuyor. İstanbullu yazın patlıcana doymuyor. Patlıcanın tadı da ya közde ya kızartılınca çıkıyor. Sanırım nereye varmaya çalıştığımızı anladınız. Uzun yıllar İstanbul’un en büyük yangınlarından bazıları ağustos-eylül aylarında, yani patlıcan mevsiminde çıkıyor. 23 Ağustos 1908’de çıkan Çırçır Yangını mesela. Ragıp Akyavaş’ın anılarından öğrendiğimize göre, bugün Fatih İtfaiyesi’nin de bulunduğu bölge, Bozdoğan Kemeri çevresi, Zeyrek ve Kıztaşı mahalleleri tamamen yanıyor. Yaklaşık 1500 bina yok oluyor.

Patlıcan közlemek için yakılan ateşin veya ateşte unutulan kızartma yağının neden olduğu bir diğer büyük felaket, 1911 Yeldeğirmeni Yangını. 1930’lu yıllara kadar patlıcan o kadar büyük bir tehlike arz edermiş ki, ağustos geldi mi gazetelerde “Patlıcan mevsimi geldi, hanımlar yangına dikkat” başlıklı haberler çıkarmış. 

Menşei İstanbul yangınları olan bir diğer deyim, Osmanlı’nın Balkanlar’da toprak kaybetmeye başladığı döneme denk gelen “Anadolu’nun salgını, İstanbul’un yangını, Rumeli’nin bozgunu". 

20. yüzyılın başlarında da büyük yangınlar çıkmaya devam eder, bedeli çok ağır felaketlere dönüşür. Harik-i Kebir ismi verilen 1870 yangınından sonra ev ve işyerlerini korumak amacıyla, sigorta şirketleri çalışmaya başlar. Önce yangın riski olan yerleri belirlemek gerekmektedir. Böylece, sigorta haritaları yapımına başlanır. Jacques Pervititch’in hazırladığı ve 1922-45 arasında çalışılan haritalar, bunların arasında en ünlü olanlarıdır. O dönemin İstanbul’una dair muhteşem kaynaklardır. Apartman isimlerini bile görmek mümkün. Mimar Afife Batur, İstanbul’un ilk kentsel rölövesi olarak anmaktadır Pervititch’in bu önemli çalışmasını. Yangınlar böylece İstanbul’a ve kent tarihine bir diğer önemli katkıyı sunmuş olur.

Velhasıl yangınlarla şekillenmiş, yeri geldiğinde gelişmiş, değişmiştir İstanbul. Eylül ayı, bu yangınlarla mücadelede atılmış en önemli adımların yıldönümlerini barındırıyor. 26 Eylül 1874’te Macar asıllı “Széchenyi” Paşa tarafından İstanbul’un ilk modern itfaiye alayı kuruluyor. 49 yıl askerî bir hizmet olarak yerine getirilen bu görev, yine bir eylül günü, 25 Eylül 1923’te belediyeye devrediliyor. Yani 1874’ten alacak olursak, İstanbul İtfaiyesi, 26 Eylül’de 146. yaşını kutlayacak.

Nöbet değişimi öncesi birlikte dua ediliyor

İtfaiyeci denince aklınıza nasıl bir görüntü, imaj geliyor? Bunu kendim dahil etrafımdaki pek çok kişiye sordum. Herkesin ilk aklına gelen, Ron Howard’ın 1991 yapımı filmi Alev Kapanı’ndan (Backdraft) sahneler. Alevlerin arasından insanları çekip çıkaran, atletik, güçlü kuvvetli itfaiye erleri. Peki Türkiye’de itfaiyeci denince aklınıza ne geliyor? Bu soruya verilen cevaplar arasında pek çok kez bıyık ve göbek geçti. Onlarla ancak zor zamanlarda karşılaştığımızdan, şanslıysak hiç ihtiyaç duymadığımızdan, belli ki kafamızda gerçeği yansıtan bir imaj yoktu. İtiraf etmem gerekir ki, benim zihnimdeki itfaiyeci de gerçeği yansıtmıyormuş.

Doğum günü şerefine, şehrin en eski istasyonu olan Fatih İtfaiyesi’nde 16 saat geçirdik. Bir çağrı geldiğinde onlarla birlikte araçlara koştuk, yangınlara gittik, birlikte yemek yedik, sohbet ettik, dertlerini dinledik. 16 saatin sonunda hayranlık ve minnet duygularıyla aralarından ayrıldık.

Güne dua ile başlıyorlar

Bir itfaiyecinin günü 9.00’da başlıyor ancak 18.00’de bitmiyor. Onların bir mesai günü 24 saat. Sonra 48 saat istirahat ediyorlar. Sabah birlikte kahvaltı edildikten sonra içtima var. Kuruluşunda askeriyenin bir parçası olduğundan askerî disiplin ve terimler hâlâ geçerli. Fatih İtfaiyesi Grup Amiri Mehmet Demir, emir-komuta zincirinin önemli ve gerekli olduğunu, başkalarının ve birbirlerinin hayatı söz konusu olduğundan hata payı bulunmadığını söylüyor. İtfaiyecilerde, dalgıçlarda olduğu gibi “buddy” sistemi geçerli. Yani iki kişi tek bir birim olarak hareket ediyor. Birinin hayatı riske girdiğinde diğeri onu sırtlanıp çıkarmak zorunda. 

Nöbet değişimi öncesi birlikte dua ediliyor. Sabah duayı sesli okuyanın gününde yangın çıkarsa ertesi gün başkası ediyor duayı, yangın çıkmazsa onunla devam ediliyor. Bir önceki ekip rapor verip ayrıldıktan sonra tüm araçlar ve donanım tek tek kontrolden geçiyor. Gözle yapılan bir kontrol değil bu. Örneğin, merdiven aracının doğru çalıştığından emin olmak için merdiveni tamamen açıp kapıyor, hortumları elden geçiriyor, her aracı çalıştırıp görevlerini yaptığından emin oluyorlar.

Bu sırada bir çağrı gelmezse, 11.00-13.00 arası eğitim saati. Görev içi eğitimler her gün sürüyor. Ardından herkes için zorunlu iki saatlik spor zamanı var. Bir itfaiyecinin boyunun en az 1 metre 65 santim, kilosunun ise bu rakamdan en fazla artı veya eksi 10 olması gerekiyor. Yangına müdahale ederken üzerlerindeki giysi ve teçhizatın ağırlığı en az 20 kilo, ancak 40 kiloya kadar çıktığı oluyor. Güç ve kondisyon önemli yani. Fatih İtfaiyesi’nde küçük bir kondisyon salonu, bir de kapalı voleybol salonu bulunuyor. Voleybol salonu eğitim ve idman için de kullanılıyor. İçinde kamyon lastikleri, uzun halatlar, ağırlıklar ve kukalar var. Birinci borucu Erdinç Şentürk, bir çağrıya koşmadığı zamanların neredeyse tamamını burada geçiriyor. Tam bir spor bağımlısı. Fırlatıp attığı lastiklerden birini kaldırmayı denedim, başardım ama sırtım hâlâ ağrıyor.

İtfaiyenin geleneksel sporu voleybol

Voleybol, İstanbul İtfaiyesi’nin geleneksel sporu. Büyükşehir Voleybol Takımı’nın kökeninde onlar var. İki yıl önce Güney Kore’nin Chungju şehrinde düzenlenen Dünya İtfaiye Oyunları’nda Türkiye’yi temsil eden İstanbul İtfaiyesi madalyaları toplamış; toplam 2 kupa, 24 altın, 27 gümüş ve 22 bronz madalya ile dönmüştü.

Bir itfaiye grubu; grup amiri, ekip amiri, çavuş, onbaşı, baş şoför ve itfaiye erlerinden oluşuyor. İtfaiye erleri arasında santralci, mıntıkacı ve yazıcı gibi görevler var. Santralci, telefon çağrılarına cevap veren, olayın ciddiyet derecesine karar veren ve ekibi alarma geçiren kişi. Mıntıkacı, sorumlu oldukları bölgeyi sokak sokak çalışan itfaiyeci, rotayı o çiziyor. Yazıcı ise istasyona geri döndüklerinde raporu hazırlamakla yükümlü

Fatih Karagümrük'teki yangını söndürmek 5 dakika, geri dönmek 35 dakika sürüyor...

Üç renk alarm: Yeşil, sarı, kırmızı

İtfaiyeye gelen çağrılar, alarm düzeyinde üçe ayrılıyor. Kurtarma çağrıları, ki şu sıralar en sık gelen ihbarlar bunlar, yeşil lamba ile temsil ediliyor. Çöp konteynırı gibi kısıtlı alanda çıkmış küçük yangın ihbarında sarı lamba yanıyor. Kırmızı alarm yangın anlamına geliyor ve istasyonun yüzde 70’i müdahale etmek üzere çıkıyor. Lambaların hepsi yanmışsa, alışveriş merkezi gibi bir yaşam alanında yangın çıkmış demek. O zaman tüm istasyon boşalıyor. Hedef, 5 dakika 30 saniyede olay yerine ulaşmak. Ancak bu her zaman mümkün olmuyor. İstanbul’un tarihe geçmiş yangınlarının coğrafyasında görev yapıyor Fatih İtfaiyesi. Dar veya çıkmaz sokaklar, bitişik evler gibi o dönemin engelleri bugün hâlâ geçerli. Üzerine bir de park ve trafik sorununu ekleyin. Bir çağrı geldiğinde onlar 15-20 saniyede istasyondan çıkıyor ancak aynı hızla olay yerine ulaşmak zor. Dar sokaklara bir de çift taraflı park edilince, itfaiye araçlarının geçmesi imkânsız hale geliyor. Özellikle Laleli, Aksaray gibi ticaret bölgelerinde yükleme için aracı yolun ortasında durduranlar eksik olmuyor. Bir itfaiye hortumunun uzunluğu 20-30 metre. Kimi durumlarda yangının önüne kadar araçla gidemediklerinden 100 metre hortum serdiklerini anlatıyorlar.

Grup Amiri Mehmet Demir ve Başçavuş Tuncay Sivri ile söyleşi yaparken bir çağrı geliyor. Santral hemen yan odada bulunduğundan konuşulanları duyabiliyoruz. Belli ki bir hayvan kurtarma çağrısı. Santral görevlisi, sorular sorarak kedinin gerçekten zor durumda olduğundan emin olmaya çalışıyor. Çünkü en sık kedilerle ilgili ihbar geliyor ve hayvanlar genellikle onları görünce daha müdahale etmeden sıkıştı sanılan yerden çıkıp kaçıyor. Sonunda yeşil alarm veriliyor. Günün ilk çağrısı. Hızlı hareket ettiğimi sanıyorum ama dışarı çıktığımda ekip aracının çoktan ayrıldığını görüyorum. Neyse ki fotoğrafçı arkadaşım araca binmeyi başarmış. Kısa süre sonra dönüyorlar. Adının Minnoş olduğunu öğrendikleri kedi, onları görünce sıkıştı sanılan yerden çıkıp kaçmış!

Dönüm noktası Tuzla faciası

Demir ve Sivri ile sohbete devam ediyoruz. ABD’de 11 Eylül saldırılarından sonra itfaiyecilerin kahraman ilan edildiğini, toplum gözünde prestijlerinin arttığını hatırlatıp onlar için böyle bir milat olup olmadığını soruyorum. 1999 Depremi ile Tuzla felaketinin, hem devlet hem halk gözünde saygınlıklarını artırdığını anlatıyorlar. Mehmet Demir bir Tuzla gazisi, vücudunda yangının izlerini taşıyor. İtfaiyecileri en çok çocuklar seviyor. Haftada bir çocuk ziyaretçileri oluyor. Ellerinde küçükler için hazırlanmış mini itfaiye kostümleri bile var.

Tuzla'da ne olmuştu?

13 Şubat 1997’de Tuzla’da yakın tarihimizin en acı verici olaylarından biri yaşandı. Türkiye’nin o zamanlar en büyük olan TPAO tankeri, tersanedeki bakımı sırasında, kaynak çalışmasından sıçrayan kıvılcımlar nedeniyle meydana gelen patlama sonrası yanmaya başladı. Tuzla’ya İstanbul’un her yerinden ve çevre illerden itfaiye ekipleri gönderildi. Patlama nedeniyle yakında bulunan Salih ve Krazina adlı gemiler de alev almış, TPAO tankerinde bulunan yaklaşık 700 ton yakıt denize sızarak yanmaya başlamıştı. Yangını söndürebilmek için bir grup itfaiyeci tankerin üzerine çıktı. Ancak üzerlerinde yangına dayanıklı giysiler değil, suya dayanıklı naylon giysiler vardı. Saat 19.40 sıralarında tankerde bir patlama daha meydana geldi. İtfaiyeciler alevlerin ortasında kaldı. Onları koruması gereken giysiler yüksek ısıda eriyerek vücutlarındaki hasarı arttırdı. Birkaç gün süren yangın söndürüldüğünde 19’u itfaiyeci olmak üzere 24 kişi yaralanmış, Bakırköy İtfaiye Amiri Celil Dağ ile Kartal İtfaiyesi’nde görevli itfaiye eri İbrahim Koray hayatını kaybetmişti. Olaydan sonra itfaiye teşkilatının yetersiz donanımı infial yarattı ve dönüm noktası oldu.

Görevi başında ölen bir itfaiyecinin cenazesi, önce görev yaptığı istasyona getirilerek helallik alınıyor. Bayrağa sarılı tabutu merdiven aracına konarak şehitliğe götürülüyor ve törenle defnediliyor.

Karga operasyonu başarıyla sonuçlanıyor

40 dakika süren karga operasyonu

O sırada ikinci çağrı geliyor, yine bir kurtarma ihbarı. Bu kez hızla atlıyorum itfaiye aracına. Fevzipaşa Caddesi’nde bir gelinlikçideyiz. Binanın cephesi ile tüm cepheyi kaplayan pano arasına bir karga düşmüş ve kanatlarını açacak alan olmadığından çıkamıyor. İşin kötü tarafı karganın bulunduğu katın camları da açılmıyor. Bir üst kattan ulaşmak zorundalar. Hayatımda bu kadar sabırlı insanlar görmedim, onbaşı Eyüp Özkan 40 dakika boyunca kargayı yaklaşık 4 metreden çıkarmaya çalışıyor ve sayısız başarısız denemenin ardından kurtarıyor. Karga susuz ve yorgun, uçup uçamayacağından emin değiliz. Gelinlikçi çalışanları bir kap su ve ekmek getiriyor. İlk denemede uçamadığı anlaşılınca kargayı da yanımıza alıp istasyona dönüyoruz. Halinden şikâyetçi görünmeyen kuş, hemen yandaki veterinere teslim ediliyor.

Haseki Hastanesi’nden çağrı var

Bir sonraki çağrı Haseki Hastanesi’nden... 15 Temmuz nedeniyle binanın cephesine bayrak asılması gerekiyor ancak bayrağın asılacağı cam COVID-19 hastalarının yattığı katta bulunduğundan hastane görevlileri itfaiyeden yardım istiyor. Merdivenle dördüncü kata dışarıdan asılacak bayrak. Yola çıkıyoruz. Merdiven, istasyonun en kıymetli aracı. Mehmet Demir, “Polisin belindeki silahı kadar önemlidir” diyor. Her istasyonda bir tane var. Biz daha yoldayken yangın anonsu
geliyor ve hemen sireni açıp rotayı Yenikapı’ya çeviriyoruz. Millet Caddesi’nden sahil yoluna inmemiz lazım ancak bölgeyi tanıyanlar bilir, Aksaray’ın dar sokaklarında yük indirip bindiren iş yerlerini aşmak dert. Halkın itfaiye araçlarına ambulanslardan daha fazla saygı duyduğunu fark ediyorum, herkes elinden geldiğince hızlı yolu açmaya çalışıyor. Bu arada aracın içinde bir telaş yaşanıyor, üstlerini değiştirip yangına dayanıklı giysileri giymeye başlıyorlar. Aksaray trafiğini güç bela aşıyoruz ancak bu sefer de Kumkapı’da alçak demiryolu geçidine takılıyoruz. Yüksek merdiven aracının bu geçitten geçmesi mümkün değil. Geri dönüp yeni bir geçiş arayacağız. Bu sırada yangının küçük olduğu ve söndürüldüğüne dair anons geliyor. Yeniden Haseki’nin yolunu tutuyoruz. 

Döndüğümüzde hep birlikte öğle yemeği yeniyor. Ardından bahçede, eski itfaiyeciler tarafından dikilmiş çamların altında çay içiyoruz. Gittikleri büyük yangınları anlatıyorlar. Salgın döneminde herkes evde olduğundan yangınlar azalmış. Daha çok kurtarma çağrısına gidiyorlar. Kuyudan tavuk kurtardıkları bile olmuş. Herkesin iyiliği için yangın çıkmamasını diliyorlar ama alevler bu mesleğin mütemmim cüzü. Onlar da heyecanla, gözleri parlayarak anlatıyor katıldıkları söndürme çalışmalarını.

Erdinç Şentürk’e, “Evimde yangın çıkarsa ne yapayım?” diye soruyorum. “Bizi ara, yangına en uzak odaya geçip kapıyı kapat ve altına ıslak havlu koy, sonra da cama veya varsa balkona çık. Beş dakika sonra biz gelir alırız seni zaten” diyor. O kadar kendinden emin konuşuyor ki, insana güven veriyor.

Bir itfaiyecinin günü 9.00’da başlıyor ancak 18.00’de bitmiyor

İstasyonda bir evde olması gereken her şey var. Mutfak, banyo, yatakhaneler... Mesaileri 24 saat ancak gece yarısından sonra nöbetçi bırakıp istirahate çekiliyorlar. Elbette çağrı gelir gelmez fırlamak üzere. 

Akşam saatlerinde birdenbire her yer kırmızıya dönüyor, yangın alarmı. Alarm lambaları istasyonun her yerinde; tuvaletlerde, yemekhanede, bahçede, spor salonlarında, yatakhanede... Yandığı an araçlara doğru koşmaya başlıyorsun. Kırmızı yandığı için dört araç çıkıyor istasyondan. En önde imdat kılavuz, arkasında “çok maksatlı” denen ilk müdahale aracı, merdiven ve su ikmal... Sıralama önemli ve hiç değişmiyor. Bu sıralama sayesinde merdiven tam yangın çıkan binanın önünde durabiliyor.

Fatih sokaklarında siren çalarak hızla ilerliyoruz. Mıntıkacı rotayı tarif ederken diğerleri aracın içinde sağa sola savrulmalarına rağmen hızla üstünü değiştiriyor. Yine dar sokaklar, hatalı park etmiş araçlar... Bu kez bir kamyonette yangın çıkmış ancak mahalleli ihbar yaptıktan sonra ateşi söndürmüş. Gittiğimizde ağır bir koku ve duman var sadece. Meraklılar kamyonetin çevresini sarmış. Aracı inceleyip yangının kaynağını bulmaya, tekrar çıkmayacağından emin olmaya çalışıyorlar.

Evlerinde kırmızı ışık yok

Döndükten sonra gözümüz alarm lambasında bekliyoruz. Kırmızı gördüklerinde alarm durumuna geçip irkildiklerinden, itfaiyecilerin evinde kırmızı ışık olmadığını öğreniyorum. Gecenin son ihbarı yine bir yangın. Saniyeler içinde istasyondan ayrılıyoruz. Bu kez Karagümrük tarafında bir su deposunda yangın çıkmış. Dakikalar içinde, yangın çıkan sokağa varıyoruz ama binaya varamıyoruz. Park etmiş araçlar yüzünden merdiven köşeyi dönmekte zorlanıyor. Tüm gün yangından çok, hatalı park ve kötü kentleşme ile mücadele edip bu kadar sakin kalabilmelerine şaşıyorum. En öndeki “maksatlı” binaya varmayı başarıp müdahaleye başlıyor. Büyümeden söndürüyorlar yangını ancak alev alan deponun hemen yanındaki depoda 4-5 tane piknik tüp olduğunu görüyoruz. Gecikilse, bu tüplerin patlaması işten bile değil. İstanbul’da en büyük tehlikenin boşaldığı halde atılmayıp depolanan bu piknik tüpler olduğunu söylüyorlar.

Yangını söndürmek 5 dakika, istasyona dönmek 25 dakika sürüyor. Araçlar dar sokaklarda dönebilmek için sayısız manevra yapıyor. En çok zorlanan yine merdiven. Ancak birlikte çıkılan istasyona birlikte dönmek bir kural. Tüm araçlar merdivenin sıkıştığı yerden çıkmasını bekliyor.

İtfaiyeci duası

İtfaiyeci duası

Allah’ım, tehlikeye düşmüş her canlının, özellikle küçük bir çocuk ya da yaşlı birinin imdadına yetişebilmem için bana güç ver. Yangınla mücadelede bilgi, teknik ve tecrübelerimi artır. Sevgimi cesaretimi ve inancımı eksiltme. Pirimiz İbrahim Peygamberi yanmaktan koruduğun ilahi emrinin sırrına beni de dahil et! Kaderimde ölmek varsa çocuklarımı, eşimi, yakınlarımı koru Allah’ım...

İtfaiyecinin sözlüğü

İtfaiyecilik kendi köklü gelenekleri, kelime dağarcığı olan bir meslek. Bu kelimelerin kimi mesleki literatüre dair, kimi ise itfaiyecilerin ilişkilerinden, alışkanlıklarından ortaya çıkmış gayriresmî tanımlar. Bir günün sonunda bizim duyabildiklerimiz, öğrenebildiklerimiz aşağıda:

Birinci borucu: Yangına ilk müdahaleyi gerçekleştiren itfaiyeci.

Kökenci: Birinci borucunun yardımcısı.

Mıntıkacı: Sorumlu olunan bölgeyi sokak sokak çalışan kişi. Tek yön sokakları, günün saatine göre trafiğin durumunu, çağrıya en hızlı hangi rotadan ulaşacaklarını o biliyor.

Yıkamak: İzinden dönen itfaiyecinin ilk nöbetinde 3 kez kırmızı yanarsa, yani 3 yangın ihbarı gelirse, dönüşte ekip arkadaşları tarafından hortumla ıslatılıyor.

Gaz kesmez: Çağrıya en hızlı ulaşan şoför.

Aspiratör: Maskesiz dumana giren itfaiyeci.

İstanbul İtfaiyesi
İstanbul
İstanbul Büyükşehir Belediyesi
İST Dergi 003
Sayı 003

BENZER

Bundan 110 yıl önce ilk yaz günlerinde İstanbul’da hayvanlarla ilgili iki büyük olay yaşanıyordu. Şehirde yüzlerce yıldır halk tarafından himaye edilen on binlerce köpek toplatılarak Hayırsızada’ya (Sivriada) götürülmüş ve korkunç biçimde ölüme terk edilmişti. Sokak köpekleri Hayırsızada’ya doğru yola çıkarken, Talimhane’de kurulan bir arenada da İspanyol tarzı boğa güreşleri başladı.
Son yıllarda tiyatro sanatının sahneleri çeşitlendi, o sahneler üzerinde karakterlere yaşam veren oyuncularının sayısı bir hayli arttı. Sadece İstanbul’da ellinin üzerinde bağımsız, küçük, ayakta durmaya ve kendi çizgisini oluşturmaya çalışan yeni tiyatro var. Önde gelenlerinin temsilcileriyle görüşüp, böyle bir ivme var mı, olgunlaşıyor mu diye konuştuk.
En sevdiğimiz kadınlardan beşi, hem kendi kariyerleri hem de Türkiye müziği açısından hayli önem taşıyan albümlerinin yirminci yaşını kutluyor.