İstanbul'daki İsveç'teydik

Fotoğraf
Serkan Eldeleklioğlu
07 Haziran 2021 - 11:39

2019’a kadar dört yıl boyunca Moskova’da İsveç büyükelçisi olarak görev alan Peter Ericson, daha alt bir kademede (başkonsolos) yer alacağını bilmesine rağmen tercih etmiş İstanbul’da çalışmayı. "Moskova’daki görev süremi dört yıla uzatmıştım ama bir yıl daha uzatma teklifini teşekkür ederek reddettim. Normalde beş yıla kadar uzatabiliyoruz. Birkaç ay sonra nerelerde çalışabileceğimi gösteren bir liste geldi. Ben ve eşim listeye göz attık. Budapeşte, Bükreş, Bern gibi şehirler vardı. En merak uyandıran şehirse İstanbul’du."

Peter Ericson, daha önce İstanbul’da bir kez bulunduğunu ve 2000 yılında gerçekleşen tamamen işle ilgili bu ziyaretin oldukça kısa sürdüğünü söylüyor. Onu Budapeşte ya da Bern’den ziyade İstanbul’a çeken şeyin geçmiş ziyaretlerinden hatırında kalan unutulmaz anılar olmadığını öğrenmiş oluyoruz böylelikle. İsveç İstanbul Başkonsolosu’nun sevgili eşinin karar aşamasında hayli etkili olduğunu da: "Amman’da bir toplantıya İstanbul üzerinden gitmiştik. Eşim Stina’nın da bu vesileyle kısa bir ziyareti oldu ama şehri tanıyacak kadar değil. O bir yazar, İstanbul’a dair pek çok şey okumuş. İstanbul, merakımızı cezbediyordu. Yeni bir kültürü tanımak, deneyimlemek istedik ve bizi İstanbul’a yaklaştıran bu fikir oldu."

Beyoğlu'nda konumlanan İsveç Sarayı'nın 150. yıl kutlamalarının eylülde gerçekleştirilmesi planlanıyor

Tüm bu keşif hayalleri ne yazık ki COVID-19 ile birlikte ertelenmiş görünüyor. Peter Ericson İstanbul’daki görevine 1 Eylül 2019 itibariyle başlamış. Sadece altı ay sonra pandemi nedeniyle kısıtlamalar Türkiye’nin gündemine oturmuştu. "Buradaki işimin büyük bir bölümü insanları bir araya getirmek üzerine. İş birlikleri, fikir alışverişleri, etkinlikler... COVID nedeniyle bu saydıklarımı gerçekleştirmek imkânsız bir hal aldı" diyor. Pandemiden önceki kısa zaman diliminde ise sarayı tam kapasite kullanamadıklarını anlatıyor. Yüz küsur yıllık mobilyaların bir kısmı ve sarayın bazı bölümlerindeki orijinal zemin döşemeleri bakıma alınmış. Onlar geri geldiğinde başka bir kısım onarıma girecekmiş. İç dekorasyona dair bu ayrıntılar, Başkonsolos sohbetimizin sonunda bize sarayı köşe bucak gezdirirken ortaya çıkıyor. Gururlu bir ev sahibi edasıyla yapıyor bunu ama sarayın eksiksiz halini görmemizi yeğlediği de belli. Bu sene 150. yıl dönümünü kutlamaya hazırlanan İsveç Sarayı, ne olursa olsun, İstanbul’un göbeğinde, Beyoğlu’nda, mütevazı bir görkemle salınıyor.

İsveç Sarayı'nın ön cepheden görünümü

Beyoğlu ruhu

Peter Ericson, burada kısa bir süre geçirmiş olmasına rağmen İstanbul’un merkezinde olduğunun farkında. Eşi Stina ile birlikte İsveç Sarayı’nın en üst katında ikamet ediyorlar. Pandeminin geleceğinden habersiz, İstanbul’a, saraya yerleştikten sonra genellikle civarı keşfetmeyi tercih etmişler, Beyoğlu’nun dışına pek çıkmamışlar. Beyoğlu’nun İstanbullular için hassas bir konu olduğunu söylüyorum ona. Şimdilerde eski tadı, ruhu yok deniyor, diyorum. Bu nedenle de boşlandığını, yalnız bırakıldığını anlatıyorum. Dünyanın pek çok özellikli kentinde görev yapmış biri olduğu için onun bu konudaki fikrini merak ediyorum. "Böyle zamanlar olur, ama sonra yine kendini bulur deniyor, öyle mi sizce de?" diye soruyorum. Başkonsolos özellikle koşuları esnasında keşfediyormuş Beyoğlu ve civarını. Koşu sevdasını daha sonra ayrıntılı bir şekilde konuşacağız. "Burada o kadar uzun zamandır bulunmasam da dediğinizi anlıyorum" diyor. “Taksim Meydanı’nda görülmeye değer pek bir şey yok. Dükkânlar, tatlıcılar var çoğunlukla” diye devam ediyor. Ve İsveç Sarayı’nın tarihini anlatmaya koyuluyor.

"Bu araziyi 1757 yılında satın almışız. 250 yıldan da fazla bir zaman dilimi. Saray 1818 yılında yanmış. Kral ve hükümet bundan sonraki 50 yıl boyunca ne yapılabileceğini düşünmüş olmalı (gülüyor). Nihayet burayı inşa etmeye karar vermişler. Bu dediğim 1869 yılına denk geliyor. Büyükelçiler o zamana dek Grande Rue de Pera, yani İstiklal Caddesi’nde geçici bir binada ikamet etmek durumunda kalmışlar. Saray tamamlandığında dönemin büyükelçisi Selim Ehrenhoff oradan çıkıp 1870’te buraya yerleşmiş. Şu an üzerinde bulunduğumuz zeminin döşemesinin ve mobilyaların gelmesi 1871 yılını bulmuş. 150. yıl kutlamaları için bu iki yılı baz aldık. Demek istediğim şu ki, 1757’den bu yana bu bölgenin inişleri çıkışları olmuş. Biz satın aldığımızda oldukça prestijli zamanlarıymış örneğin; her zaman öyle değilmiş. Her dönemde böyle şeyler yaşanabilir. Ama bakın, biz (İsveç Sarayı’ndan bahsediyor) buradayız."

Peter Ericson, bugüne dek katıldığı maratonlardan kazandığı madalyaları İsveç Sarayı'nın en üst katındaki dairelerinde sergiliyor

Koşmakla kalmıyor, maratonlara katılıyor

Başkonsolos düzenli olarak koşuyor. Taksim Meydanı’ndan İnönü Stadyumu’na kadar indiğini, zorlanmamak adına genelde düz bir rotada koşmayı tercih ettiğini söylüyor gülerek. Geçtiğimiz kasım ayında İstanbul Maratonu’nu tamamlamış. Şimdiye dek sekiz maraton koşmuş. Stockholm’ü üç kez koşmuş, yanı sıra Moskova, Roma, New York maratonlarına katılmış. Favorisi, şehir planlamasından ötürü Moskova Maratonu. New York Maratonu’nu atmosferini ve katılımcılarını işaret ederek “en iyi güruh” olarak anıyor. Bir yaya olarak köprünün üzerinde olmak ve şehre oradan bakabilmek başka türlü mümkün olmadığından İstanbul Maratonu’nun değerini de biliyor.

Başkonsolos, bu yıl 4 Nisan’da koşulan İstanbul Yarı Maratonu’na kayıt olmuş, start da almış, ancak normalde uyguladığı hazırlık programını (26 haftalık bir koşu programını) takip etmediği için koşmaya başladığında kendini iyi hissetmediğini fark etmiş. "Galata Köprüsü’nü geçtim, devam ettim, sonra bir baktım eve yakınım" diyor gülerek ve koşunun devamını getirmediğini itiraf ediyor.

 

’70’lerden kalma vintage Fender Telecaster Deluxe’ü ile David Bowie’den “Ziggy Stardust” tıngırdatırken

Dokuz yaşından beri gitar çalıyor

Peter Ericson’un dikkat çekici bir başka özelliği müzisyenliği. Siyasetin içinde yer alan insanlarda pek sık rastlamadığımız bir hobi daha. "Bir plak şirketiyle anlaşmamız olmadı hiç. Dokuz yaşında gitar çalmaya başladım. Başlarda sadece ben ve okuldan davul çalan bir arkadaşımdık. Yaşadığımız yer küçük bir kasabaydı. Daha sonra oradan taşındık. O zaman bir grubum oldu. ’70’lerin sonlarında gitar- bas-davuldan kurulu bir üçlüyseniz ister istemez The Jam gibi tınlıyordunuz. Biz de öyleydik."

Spotify’da dinlediği şeylerin bazen ona ilham verdiğini söylüyor. “İşte o zaman gitarı alıp o melodiyi çalmaya başlıyorum" diyor ve bazı iş yemeklerinin sarayın üst katındaki dairelerinde gitar eşliğinde şarkı söylenerek sonlandığını anlatıyor. Bize daireyi gezdirdikten sonra yaptığı ilk şey de gitarlarını göstermek oluyor. Teklifsizce akustik gitarını alıyor, Boğaz tarafına bakan pencerenin önündeki tabureye yerleşiyor ve çalıp söylemeye başlıyor. Bu esnada evin diğer iki sakini de Başkonsolos’un bacaklarına dolanıyor, sonra açık olan pencereden dışarıya uzanıp müzik eşliğinde güneşlenmeye koyuluyorlar.

Koşu rotasında yer aldığı için civardaki bazı plak dükkânlarına aşina olmasına rağmen Türk müziğine dair hemen hiç fikri yok. Son yılların dünyada neredeyse kebap ya da lokum kadar ikonik bir cazibe unsuru olan Anadolu pop/ rock’ını gündeme getirmeden edemiyor, "Selda Bağcan? Peki ya Barış Manço?" diye saymaya başlıyorum. İkisinden de bihaber. "Biri geçenlerde bir yazı yolladı. New York Times’da yayımlanmış. Gaye Su Akyol üzerine bir yazıydı" diyor tam bu esnada."O da zaten bu saydığım isimlerden ilham alıyor, onların şarkılarını yorumladığı da oldu" diyorum. Yazıyı okuduktan sonra meraklanıp Spotify’dan Gaye Su Akyol’u bulmuş ve dinlemiş, sevmiş de.

Dairelerinde iki kedileri var

Aşk insanı

Peter Ericson’un ilk evliliğinden 28 ve 31 yaşlarında iki kızı var. Saraydaki daireyi paylaştığı şimdiki eşi Stina Stoor, İsveç’in ümit vadeden ödüllü yazarlarından. Öyküler yazıyor. "Gerçi şu sıralar pek yazdığı söylenemez" diye gülüyor Peter Ericson. Hiç sansürlemeden ve âdeta eğlenerek anlatıyor eşinin yaşadığı tıkanmayı. "Kitap anlaşmasını yaptı ve avansını da çoktan aldı üstelik" diyor. Belki İstanbul ilham verir ve bir anda yazmaya başlar, olamaz mı? Tereddütsüz cevaplıyor: "Pek sanmıyorum!"

İstanbul’daki pozisyonu seçmesinde etkili olan eşinin bir hayvansever olduğunu, ilk geldiklerinde Yedikule Barınağı’ndan bir köpek kurtardıklarını, Beyoğlu’nda pek çok kediyle ilgilendiğini, kısırlaştırma konusunda aktif olduğunu öğreniyoruz. Ayrıca çevreden, yan bahçelerden saraydaki dairelerine giren kedileri, kendileri alıp başlarını gitmedikleri sürece dışarı davet etmiyorlar. Şu anda dairede iki kedileri var.

İstanbul’un İsveç Başkonsolos’u ile buluşma konusunda bizi en çok motive eden şey, şehre onun kadar renkli bir diplomatın gözünden bakma isteğimizdi. Keşiflerini öğrenmek, en az üç yıl geçirmek zorunda olduğu yeni evine (İsveç Sarayı), yeni ortamına (Beyoğlu) dair hislerini dinlemek için sabırsızlanıyorduk. Pandemi nedeniyle keşiflerinin yarım kalmasından, bazı konularda ise anlatabileceği kadar deneyim edinememesinden (yemekleri çoğunlukla sarayda yedikleri için bu konuya üzülerek eğilemedik) kendisi de memnun değil ancak pes ettiği de söylenemez. Göreve başladıktan bir süre sonra aynı şehirde bir yıl daha kalmayı isteyip istemedikleri sorulurmuş diplomatlara. İlerleyen ayların nelere gebe olduğunu kimselerin kestiremediği şu zamanlarda Peter Ericson, görünen o ki, İstanbul’dan vazgeçmek niyetinde değil: "Dördüncü yıla uzatmayı hemen kabul ettim. Bir sene sonra beşinci yıla uzatmayı isteyip istemediğimiz sorulacak. Bu şehirden yakın gelecekte uzaklaşmak için hiçbir neden göremiyorum."

İsveç Araştırma Enstitüsü’nün hazırlanmasına vesile olduğu, 2001’de yayımlanan The Swedish Palace In Istanbul (İstanbul’da Bir İsveç Sarayı) kitabı

İsveç Sarayı 150. yılını sanatla kutluyor

150. yıl kutlamalarının ana etkinliği olan Red Dream enstalasyonunu Peter Ericson şöyle anlatıyor:

"İsveçli şair Gunnar Ekelöf (sarayın arka bahçesinde büstü yer alıyor) 1965 yılında Türkiye’deymiş. İstanbul’da bulunduğu sürede, bir kiliseyi ziyaretinde oldukça yoğun bir deneyim yaşamış. Hemen ardından, 72 saat içinde bir kitap yazmış." Peter Ericson’un bahsini ettiği şiir koleksiyonu Dīwān över Fursten av Emgión ismini taşıyor (Emgion Prensi Üzerine Divan’ı). Bu koleksiyon daha sonra bir trilojiye dönüşmüş. "Hepsi de aynı ruhani ve yoğun hislerle yazılmış eserler. Öldüğünde küllerini Salihli’de (İzmir) savurmuşlar. Red Dream ona ithafen hazırlanan bir enstalasyon. Geçtiğimiz yıldan bu yana pandemi nedeniyle iki kez erteledik. Şimdiki plan bu yılın eylül ayı sonunda hayata geçirmek."

Projeyi tabiri caizse ete kemiğe büründürecek sanatçılar ise İsveçli Carl Michael von Hausswolff ile İstanbullu Cevdet Erek. "Sarayı baştan aşağı ışıklandıracaklar ve elektronik müzik ya da sesler demeliyim, tasarıma eşlik edecek. Binayı bir sanat eserine dönüştüreceğiz. İstiklal Caddesi’nden görünür olacak, karşı yakadan bile görünecektir" diyor Peter Ericson. 150. yıl kutlamasının temel amacının ise "1757’den beri buradayız, burada olmaya devam edeceğiz" mesajını vermek olduğunu belirtiyor. "Türkiye ile, İstanbul ile İsveç arasındaki alışveriş devam edecek. Bunu sürdüreceğiz diyoruz."

Peter Ericson, Eylül’e yetişemeyeceğini söylese de yine 150. yıl kutlamaları kapsamında hayata geçirilecek bir başka projeden bahsediyor. İsveç Sarayı’nın tarihçesini anlatacak, üzerinde epeydir çalışılan "şık" bir kitap projesi bu. "Burada olanları, İsveçlilerle Türklerin ilişkisini Osmanlı’nın son dönemi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren ele alacak bu kitap. Kitabın büyük bir kısmı yolu saraydan geçen kişilere odaklanacak. Edebiyat dalında Nobel Ödülü’ne layık görülen ilk kadın yazar olan İsveçli Selma Lagerlöf’ün Kudüs’e giderken yolu buradan geçmiş örneğin. İsveçli ressam Anders Zorn balayını burada yapmış. İmtiyazlı pek çok kişinin de burada hikâyeleri var."

İsveç
Başkonsolos
İstanbul
Peter Ericson
İsveç Sarayı
Beyoğlu
İstanbul Maratonu
Sayı 006

BENZER

İlkokuldan liseye, üniversiteye kadar sayısız öğretmenimiz olur okul yıllarımız boyunca. Sonra teker teker mezun oluruz; kimisiyle sürer ilişkimiz, kimisiyle bağımız bir süre sonra kopar. Ancak bitmeyen bir okul varsa o da yaşamın ta kendisidir. Bu dünyada nefes aldığımız müddetçe hayat okulunun müzmin öğrencileriyiz. Oyuncu ve yazar Bâlâ Atabek’ten hayatın öğretmenliğine güvenenler; insanlığın, canlıların, doğanın öğretilerini benimseyenler ve böylelikle daha iyi bir insan olma şansını ıskalamayanlar için bir yazı.
Cumhuriyetin ilanından sonra şehirde düzenlenecek törenler için uygun bir alan olarak Taksim seçildi. İstanbul’un yeni kutlama, toplanma alanı burası olacaktı. Bir de özel anıt siparişi verildi. Halktan ve kurumlardan toplanan bağışların da katkısıyla tamamlanan Taksim Cumhuriyet Anıtı’nın 8 Ağustos 1928’deki açılış törenine yaklaşık 40 bin kişi katıldı, meydana sığmayanlar ertesi günün sabahına kadar anıtı görmeye geldi.
İnsanlar, savaş çıkması gibi herhangi bir günde rastlanma olasılığı düşük olaylara, kendi başlarına gelmez gözüyle bakarlar, oysa en büyük acılara bu o kadar da sık yaşanmayan tecrübeler yol açar. Şu anda hayatımızı kökünden değiştiren COVID-19 belasını birkaç ay önce gündeme getirseler kaçımız ciddiye alırdık? Deprem de böyle. Hazırlıksız yakalanmayalım...