'Gerçek kadın hikâyeleri peşindeyim'

Fotoğraf
Sebati Karakurt
27 Şubat 2023 - 14:23

Şimdi röportaja başlıyoruz, fotoğraf çekimi de gerçekleştireceğiz ve birkaç saat sonra sahnede olacaksınız. Setten gelip doğrudan sahneye çıktığınız da oluyor. Enerjinizi nasıl koruyorsunuz? Nedir sırrınız?

Sevdiğin şeyi yaparsan oluyor. Bir de ben seviyorum bu koşuşturmayı. Böyle sakin sakin sabah uyanayım, geniş geniş kahvaltı yapayım, birazcık da kedimle oynayayım, sonra kitap okuyayım, akşam da oyunum var gibi bir rutinim hiç olmadı. Mezun olduğumdan beri tiyatro ve dizi setleri bir arada yürüdü. 26 saat sette çalışıp “Gelip uyusam mı yoksa direkt oyuna mı gitsem” deyip oyuna gittiğimi hatırlıyorum. Ama hiç şikâyet etmedim. Çünkü bunu ben seçtim.

Hiç tüm bu dizi seti ve tiyatro trafiğine ara verdiğiniz olmadı mı?

En uzun ara pandemiyle birlikte verilen tiyatro arası oldu. Pandemiden sonra tiyatrolar yeni yeni toparladı ve istediğim oyunu istediğim ekiple şu anda bulabildim. Ama diziye hiç böyle geniş ara vermedim, diziler o dönemde de devam etti. Ekrana ise içime sinen bir senaryoyla karşılaşmadığım için biraz ara vermiş gibi oldum. Bu işi sadece para kazanmak için yapanlardan biri değilim. Senaryoya inanmam gerekiyor.

Deniz Çakır

Bir proje geldiğinde başka kriterleriniz ne oluyor?

Senaryonun bütünü çok önemli ama artık şuna da bakıyorum ben: Ben bir kadın oyuncuyum. Bana gelecek hikâyenin bir kadın hikâyesi olması gerekiyor. Dünyayı kadınların değiştireceğine inanıyorum. Kadını o senaryodan çektiğinde hikâyenin devam edemeyeceği hikâyelerin peşindeyim. Eskiden kadınların ismi bile yoktu dizilerde, bilmem kimin karısı, bilmem kimin şusu gibi roller çok gördük. Kadının hikâyesi ön planda olmalı. Bir macerası olsun, bir dönüşümü olsun... Ha “bu bir dizi, ne fark yaratabilir ki” diyenler de olabilir ama bakın hayatın tatlı bir oyunu: Son oynadığım dizi Masumiyet’ti. Bir sahne vardı, anne kızına Kadının Adı Yok kitabını hediye ediyordu. “Bu da dönemin feminist yazarlarından biri” diyordu karakter, ama biz o sahneyi çok güzel işledik. Ona gerçekten doksanlarda bir kitap okuduğumda yaptığım gibi ilk sayfasına tarih attım, adımı yazdım. Böylece kitabı sahnede öne çıkardık, küçük bir sahne olsa da insanlar onu konuştular, birileri Duygu Asena’yı araştırdı. O nesilden benim kızımı oynayan jenerasyondan birileri de araştırdı ve bir sonraki işim Duygu Asena’nın Aslında Özgürsün’ü oldu.

O zaman sanatın hayatı değiştirebileceğine, insanlarda, toplumlarda bir dönüşüme yol açabileceğine inanıyorsunuz diyebiliriz?

En başta konservatuvara girerken neden oyuncu olmak istediğimizi sormuşlardı, o zaman yanıtlarımız farklıydı, fakat oynadıkça ben anladım ki bir şeyleri değiştirmek istiyorum ve tiyatronun böyle bir maksadı var. Bunu dikte ederek de yapmıyor, kendiliğinden sana bir şey sunuyor. Zihnine bir fikir ekiyor ve sen salondan çıktığında o fikirle eve dönüyorsun. Atıyorum, şu an olmayan bir tiyatroyu da anmış olalım; Muammer Karaca Tiyatrosu’nda Genco Erkal’ı izleyip eve dönerken yoldaki kitapçıdan bir Nâzım Hikmet kitabı alıyorsun. Brecht’i duyuyorsun, epik tiyatro neymiş diye araştırıyorsun... O seni başka bir filozofla tanışmaya itiyor. Evet, ben sanatın dünyayı değiştirme gücüne çok inanıyorum. Her şeyden çok inanıyorum. O yüzden bu kadar korkuluyor ve yasaklanıyor zaten.

BAŞROLÜNDE DENİZ ÇAKIR VE SUMRU YAVRUCUK’UN YER ALDIĞI TATAVLA’DA SON DANS OYUNUNUN AFİŞİ

Şu anda oynadığınız, Sumru Yavrucuk’la sahneyi paylaştığınız Tatavlada Son Dans da bu anlamda seyircilerde bir aydınlanmaya yol açabilir mi? 6-7 Eylül Olayları’nı tam olarak bilmeyenler için özellikle...

Öteki olduğu için burun kıvırdığı komşusuna başka bir gözle bakmalarına neden olabilir. Onunla hiçbir derdi olmayan o tatlı Ermeni komşusuyla, Rum komşusuyla, Kürt komşusuyla, Alevi komşusuyla, kendince ötekileştirdiği o kapı komşusuyla bir bağ kurabilir. Çünkü sürülmeyi, ötekileştirilmeyi, kapılarının çarpı işaretleriyle işaretlenmesini onlar seçmedi. Hiçbir hataları, hiçbir suçları yok. Hepimizin aynı renk olduğunu düşünsene, ne kadar korkunç. Ne güzel ki farklı farklıyız. Hayatımıza, müziğimize, yemeklerimize, her şeyimize o kadar güzel renkler katıyorlar ki. Bir Ermeni’nin, bir Kürt’ün, bir Alevi’nin üçünün de farklı farklı müzikleri, yemekleri, dansları, dilleri... Bu ne kadar büyük bir zenginlik.

Oyun geldiğinde hangi kriter sizi daha çok kendine çekti?

Bu defa beni asıl heyecanlandıran şey metinden ziyade Sumru’yla oynamak oldu. Konservatuvarda okurken hayranlıkla sahnede defalarca izlediğim bir oyuncu. Hayat sana aynı sahnede olma şansı veriyor, bu çok kıymetli. Sonrasında da metinde anlatılan o ötekilik öyküsü beni etkiledi. Onların hikâyesine parmak basabilecek olmamız... Tabii o dönemi araştırırken o yılları yaşamış bazı insanlarla görüştük. İyice içine giriyorsun o zaman. Ben o tarihlerde yoktum ama biz de doksanlarda yaşadık bunu. O yüzden bizim bu topraklarda haksızlığa uğrayan insanlara borcumuz var. Yani o dönemde sürülen Rum kardeşlerimize de borcumuz var. Ben böyle bir oyun oynayarak onlara küçük bir selam çakıyorsam ne mutlu bana. 1990’larda biz çocukken Doğu’da evlerine havan topu atılıyordu çocukların, çocuklar sokakta oynayamıyorlardı. Ben de çocuktum ama Ankara’da temiz temiz çocukluğumu yaşadım. Onlar bunu yaşayamadılar. Neden? Ne suçları vardı? Dolayısıyla benim keşke imkânım olsa kendi yaşıtım Kürt çocukları için de bir şeyler yapabilsem. Onlara bir özür borçluyuz. Oyunda, Eleni diyor ki “Burası benim vatanım. Bana git dediler. Gitmedim. Ben kaldım.” Benim karakterim Gül de diyor ki, “Hadi gidelim. Burada bizi istemiyorlar, gidelim.” Eleni diyor ki “Ben burada doğdum. Burası benim vatanım. Burası benim doğduğum toprak. Ben niye gideyim ki?”

Deniz Çakır

Oyunu izlerken de bu sahnede gözlerim dolmuştu, şimdi siz anlatırken de gözlerim doldu...

Ben iyi insan olmak için çalışmaya inanıyorum. Bir dakika durup, nefes alıp acaba ben burada biraz kötüleştim mi diye sorgulasak... Ne kadar kolay hemen herkesi yargılıyoruz, sosyal medyada herkes ne kadar kolay eleştiriyor. Oysa ya alamadan, kavga etmeden önce bir düşünsek, sakinleşsek... Eğer hakkın yeniyorsa sonuna kadar kavga et. Ben bundan çok yanayım. Ama ortada hiçbir şey yokken bu kadar öfkeyi anlayamıyorum. Hepimiz insanız işte. Çok basit bir organizmayız. Bu kadar büyütülecek bir şey yok.

Şu an dijital platformda yayınlanan Aslında Özgürsün size gelince nasıl hissettiniz?

Daha hiçbir şey okumadan, “Ne?” dedim, “Duygu Asena uyarlaması mı, tabii ki kabul ediyorum” (Gülüyor). Bir de iki kadın var, biri daha Duygu Asena’ya öykünen, küçüklüğünde Duygu Asena’ya kitaplarını götürmüş, onun editör olduğu yerde staj yapmış bir yazar kadını oynuyorum. Oynadığım kadınlar arasından dünyası bana en yakın karakter herhâlde bu dizideki Berna’ydı.

O yazar karaktere bürünürken yazmayı da düşündünüz mü?

Ben yazarlığı çok ciddiye alıyorum, çok önemsiyorum. İnsanların böyle “Onu da yapabilirim, bunu da” diye her şeye cüret etmeleri de çok hoşuma gitmiyor. Benim çocuklukta ilk hayran olduğum kişiler popçular değildi, yazarlardı. Kahramanlarım hep İkinci Yeni’den adamlar olduğu için bir hata yapmak istemem. Yazmak aşırı kıymetli ve zor bir şey. Hele ki böyle kurgusu olan bir şey yazmak, bir roman gibi... Öyle bir hak görmüyorum kendimde. Ama hayat bu. Belki bir anda çenem susar. Her şeyi kaleme vurma duygusu gelir. Susmayı ve yazmayı tercih ederim.

Oyuncu Deniz Çakır

Yönetmenlik düşünüyorsunuz ama değil mi? Oyun yönetmenliği.

Evet, tiyatro yöneteceğim, oyun bakıyorum. O çok yapmak istediğim bir şey. Ona da hakkım olduğunu düşünüyorum artık. Mezun olduğum günden bu yana, benim yaşımda, aralıksız sanıyorum başrol oynayıp istikrarlı bir şekilde ara vermeden, tiyatro yapan tek kişi olabilirim.

Bugüne kadar oynadığınız karakterlerden özellikle oynamaya doyamadığınız bir tanesi oldu mu?

İffet’i çok sevdim ben. Tuhaf, diğerlerinden belki bir tık daha az ses getirmiştir. 41 bölüm sürdü. Şimdilere göre uzun tabii ama Yaprak Dökümü’nün beş sene sürdüğünü düşündüğünüzde ona göre kısa kaldı. Çok içselleştirip oynamıştım. Klasik Türk filmlerinden birinin uyarlamasıydı. Toplumsal içerikli bir yanı da vardı. Faruk Teber tecavüz sahnesini o kadar zarif ve naif bir anlatımla çekti ki... Televizyonda bunu gösteremeyiz yüzünden değildi. Gerçekten sanat, anlatım biçimleri orada devreye girdi. Arabaya dayama sahnesini görüyoruz. Ama yağmur yağdı ve o sırada bir papatya kırıldı. Yağmurla birlikte çamurların içinde bir papatya... Bak tüylerim diken diken oldu yine.

Peki geçmişten bugüne kadına bakışta, dizilerimiz özelinde en azından biraz olumlu bir değişim seziyor musunuz?

Tam tersine nerede acılı psikolojik drama var, merkezinde kadın. Bir dönem ağa dizileri, köy dizileri vardı, şimdi de bu psikolojik melodramlar. Tabii ki psikolojik drama severim ama bunun niyeyse kadın sömürüsü üzerinden yapılması, kadının metalaştığı ve maalesef birçok kadın arkadaşımın ses çıkarmadığı bir furya var.

Dünyanın nasıl gerisinde kaldık bu konuda acaba, Me Too akımı, kadın süper kahramanlar, daha fazla kadın yönetmen gördüğümüz bir çağ ama Türkiye’ye bir yansıması olmadı sanki...

Sinemamıza ve dijitale biraz yansıdı ama televizyonumuz bunun gerisinde kaldı. O yüzden de televizyon ya kendini yenileyecek ya da gittikçe geriye doğru gidecek ve sonunda belki yok olacak. Çünkü şu an var olan bu vurdulu kırdılı diziler doğru değil, hayat başka bir yerde akıyor ve onu görmezden gelip sen başka bir şey sunuyorsun. Tabii ki hikâye anlatacaksın, her şeyin gerçek olması gerekmiyor ama bu kadar yaşanan durumlara da gözünü yummamalısın.

Dizi oyunculuğu ile tiyatro oyunculuğu arasında bir fark var ya, birinde en arkadaki seyirciye bile ulaşabilmeniz gerekirken diğerinde kamera yüzünüzün hemen önünde olabiliyor... O iki teknik arasında geçişi nasıl sağlıyorsunuz?

Fark var. Ama oyunculuk zaten mevcut duruma tepki verebilme üzerine... Tabii ki kuralları var bunun, özellikle tiyatro yapmak istiyorsak konservatuvarın gerekliliğini savunanlardanım. Ama dizide senin kullanamadığın elini kolunu iyi bir yönetmen kadrajdan keser, birisi üstüne dublaj yapar, seni iyi bir oyuncu olarak sunabilir. Sahne öyle değil. Diğer yandan nice çok iyi tiyatro oyuncusu var, televizyona uyum sağlayamıyor. Ekranın, kameranın da seni sevmesi gerekiyor. Bazı oyuncular var, çok yetenekli değil ama kamera onu hakikaten çok seviyor. Ama oyunculuk dediğin şey aslında tek. Oyunculuk senin duygunu aktarabilme sanatın. İçindekini dışarıya sunabilme sanatın.

Deniz Çakır

Peki sinema? Sizi neden sinemada çok görmedik?

Beni fazla popüler buluyorlar galiba. Çünkü benim istediğim daha bağımsız sinema. Sinema benim için gişe filmleri değil. Öyküsü daha derin, gişeye değil daha hikâyeye yönelik filmleri seviyorum. Oralarda da sevdiğim yönetmenler kabile hâlinde aynı oyuncularla çalışmayı tercih ediyorlar, maalesef böyle, onlara da bu mesaj gitsin yani (Gülüyor). Bağımsız sinemada çalışan yönetmenler daha çok dirsek temasındaki oyuncularla çalışmayı tercih ediyor, ben de evinden çıkıp Cihangir kafelerinde takılan birisi olmadığım için... (Gülüyor) Bir de maalesef o sevdiğim sinemanın da kahramanları hâlâ çok erkek... Çok sevdiğim iki film var mesela, biri Okul Tıraşı, diğeri Kurak Günler. İkisinde de kadın yok. İkisini de çok sevdim. İkisinde de bazı karakterler kadın yapılabilir ama acaba yönetmenler erkek olduğu için mi böyle? Bilmem... Gerçek kadın hikâyeleri gerek bize; esas oğlan, esas kız değil. Düşen, kalkan, buruşuklukları olan, çirkin olan, güzel, şişman, zayıf, ağlayan, karda üşüyen, gerçek hikâyeler... Hepsi birbirine benzeyen genç kızların öyküleri değil...

Hem fikirsel olarak hem duruş olarak televizyon dünyasındaki diğer oyunculara benzemiyorsunuz. Kendinizi o dünyada biraz yabancı hissediyor musunuz?

Ben dizi oyuncusu tiyatro oyuncusu diye ayırmıyorum. Bunu bir görev olarak yapmadığım için. Bir haksızlık görürsem buna ses çıkarırım, bu benim yapımda var. Bu kadar da hiçbir şey yokmuş gibi davranılmasını sahtekârca buluyorum artık. Ve benim zaten son dönemde kendi mesleğimden ve diğer alanlardan insanlarla ilgili bağım çok zedelendi. Çünkü bu yapaylık, sadakatsizlikler, bu maskeler beni çok çok yoruyor. Çok az benim insanım kaldı. Yalandan ses çıkarıp aslında korkularından hiç ses çıkarmamaları. Bu kadar her şeyden korkarak yaşayan bir insanın mutlu olma olasılığı yok ama hepsi gördüğün gibi harika filtrelerle süper mutlu hayat profilleri çiziyorlar. Bu çok ıstırap verici. Ben de bu insanlarla çok iletişim hâlinde olmak istemiyorum ne yalan söyleyeyim.

Instagram’ınız bile farklı. Sayfanızda Nâzım Hikmet, Edip Cansever gibi isimleri görüyoruz, kitaplar paylaşıyorsunuz...

Ben böyleyim, en çok kitapçıda veya kırtasiyede zaman geçiriyorum. Gideyim 55 bin tane ajanda alayım... Her yer ajanda evde. Tarihleri geçiyor ama dayanamıyorum. Yurt dışına gider gitmez ilk kırtasiyeler aranır mı?! İlk aramamda kırtasiyeler var. Deliriyorum. Belki de öyle olduğu için oyuncu oldum. Oyunculuğumdan önce olan bir şey olduğu için edebiyat. Beni edebiyatçılar heyecanlandırıyor. Hayat işte, güzel karşılaşmalar veriyor. Duygu Asena gibi Ece Temelkuran’ı da çok severim, vaktiyle ondan bir alıntı paylaşmıştım. Sonra o paylaştığım bölümünün olduğu kitap bana oyun olarak geldi: Bütün Kadınların Kafası Karışıktır. Çok da keyif alarak oynamıştım, şimdi başka bir ekip oynuyor.

Deniz Çakır

Türkiye’de dizi oyunculuğu hakkında merak edilen bir konu: Ağlama sahneleri çok ve her oyuncunun ağlama tekniği farklıdır. Sizin ağlama tekniğiniz nedir?

Ben hepsinde hüngür hüngür ağlıyorum ya. Tabii ki bazen mecbur kalıyoruz ama göze damla damlatanlardan değilim. Senaryoda “karakter ağlar” dediği için ağlamıyorum. Zaten durum beni ağlattığı için ağlıyorum. Bazen “ağlar” diye yazdığı hâlde ben hiç ağlamıyorum ve yönetmen de “Niye ağlamadın?” demiyor. Çünkü karakterin neyi hissediyorsa onu yapmasına inanıyorum, şükür ki o yetisi olan bir oyuncuyum. Yönetmen de o konuda benim oyunculuk güdülerime güvendiği için itiraz etmiyor.

Ankara’dan İstanbul’a ilk gelişiniz nasıldı?

Ben Ankara’da doğdum, büyüdüm. Mezun olduktan sonra baktım Ankara’da sadece devlet tiyatrosu var. Şimdi özel tiyatrolar var ama o zaman çok yoktu. Ben de boğulacaksam büyük denizde boğulayım diye atlayıp gelmiştim, tanıdığım falan da yoktu İstanbul’da. Sonra Kadın İsterse başladı. Derken İstanbul Devlet Tiyatrosu bir sınav açtı Uyarca oyunu için. O başladı. Çok sevdim İstanbul’u. Galiba biraz kargaşa seviyorum, eleştirmekle beraber şehrin göbeğinde yaşamayı, trafiği hariç o keşmekeşi seviyorum. Geldiğim günden beri flört hâlindeyiz İstanbul’la. Dünyanın en güzel şehirlerinden biri. Belki de en güzeli. Dünyayı gezdikçe de insan kıymetini anlıyor. 7/24 yaşayan, bu kadar aktif, bu kadar dört mevsimin bir arada olduğu... her yönüyle muhteşem. Tarihî kalıntılarıyla bir açık hava müzesi gibi, çok güzel bir şehir.

Geldiğinizden beri hangi semtlerinde yaşadınız?

Geldiğimde ilk Arnavutköy’de yaşadım. Sonra Beşiktaş’ta yaşadım. Biraz Nişantaşı’nda yaşadım. Şimdi de Kuruçeşme, hep o taraf. En uzak Nişantaşı’na gittim. Sonra tekrar sahile geldim.

Uğrak yerleriniz, sığınak gibi gördüğünüz mekânlar var mı?

Minoa’yı çok severim, Akaretler’de bir kitap-kafedir. Harika bir yerdir. Alt kata girersin, taş duvarlar arasında kitaplar vardır. Yemekleri de şahanedir ve günün menüsünün içinde “Günün Kitabı” önerisi vardır. Hiçbir yerde bulamayacağın bir kitabı sana sunar. Aralarda kalmış bir Küçük İskender kitabı bulursun. Çok incelikli bir kafe. Burgazada’yı çok severim. Tek başıma basar giderim. Burgazada’da çok sevdiğim bir otel var. Bir ha a sonu kitaplarımı toplar, orada kalırım. Orada zaten bir tane böyle bir yer var. Sahilde. Balıkçılar var yan yana. Hepsi çok tatlı. Ama ben o bir tanesinde otururum. Kimse birbirini birebir tanımaz. Biri yüksek mühendistir, biri savcıdır, biri senaristtir. Herkes oturur yemeğini yer, rakısını içer, kitabını okur. Ve herkes birbirine selam verir. Gün batarken herkes toparlanır gider. Burgazada’daki medeniyet çok hoşuma gidiyor.

2009’da Aşk Sözleri oyunundaki performansınızla Afife Tiyatro Ödülleri’ne aday oldunuz. Shakespeare’in hangi oyunundaki hangi kadın karakteri oynamak isterdiniz?

Lady Macbeth’i oynadım. Benim mezuniyet oyunum Macbeth’ti. Maalesef o zaman da oyunlar erkeklere yazıldığı için bütün oyunlar Juliet ve Romeo değil, Romeo ve Juliet. Antonius ve Kleopatra vb... Güçlü kadınları oynadım hep konservatuvarda. Onlardan yana bir hevesim yok ama daha naif kadınları oynamak isterdim. Ophelia oynamak isterdim ama sanırım onun için yaşım uygun değil (Gülüyor). Shakespeare karakterlerinden ziyade Çehov oynamak isterim. Nina oynamak isterim tekrar.

Sinemada ve televizyonda farklı türlerde oynamak istersiniz gibi geliyor bana nedense. Korku, polisiye, belki komedi?

Komedi oynamayı çok isterim. Biri bendeki komediyi ortaya çıkarsın artık (Gülüyor). Seyirci dramatik görmeye alıştı ama beni tanıyanlar komik bulurlar aslında. Sahnede de geçenlerde Tarla Kuşuydu Juliet’te bir denedik ama o da kısa bir tecrübeydi. Ben asıl adli tıpa çok takmış durumdayım. Dijital platformlardaki tüm suç dizilerini bitirdim. Keşke böyle biraz kriminal bir şey olsa da oynasak... Çözen de olabilirim, oradaki sarkastik karakter de.

Söyleşi için çok teşekkürler, iyi şanslar...

Deniz Çakır
Yaprak Dökümü
Aslında Özgürsün
Tiyatro
Sinema
TV
Televizyon Dizileri
Sanat
İstanbul
Doğu Yücel
Sayı 013

BENZER

Zafer Bayramı’mızın 98. yıldönümüydü bu yıl. Coşkuyu, sevinci yaşarken bir kez daha gördük ki; memlekete, İstanbul’a, insanımıza cumhuriyet ve demokrasi ne kadar da çok yakışıyor. Bize bunu armağan eden Mustafa Kemal Atatürk’e ve silah arkadaşlarına şükran borçluyuz.
Cumhuriyetimizin 100. yılını kutladığımız bu dönem aynı zamanda bizi Cumhuriyet’e kavuşturanların İstiklal Madalyası taşıma onuruna da eriştiği günler. Mustafa Kemal Paşa’yla 24 silah ve ideal arkadaşı Türkiye Cumhuriyeti’nin göğsünde ilk İstiklal Madalyası taşıyanlar. Bununla birlikte onlar bu onura erişen ilk isimler değil. Zira İstiklal Madalyası’nın öyküsü Cumhuriyet’in ilanından 3 yıl önce, 1920 yılında başlıyor.
Dünyanın en kadim şehirlerinden İstanbul’a aşkla bağlanan bir araştırma tutkununun notları, bu şehrin yaşadığı değişimlerden kültürel hazinesine kadar pek çok şeyi gün yüzüne çıkardı. İstanbul’un kaybolan tarihini yazmak için bütün ömrünü onu sokak sokak gezmeye ve araştırmaya vakfeden Cemâleddin Server Revnakoğlu’nun azmi bugün kültürün unutulmuş pek farklı yanıyla bizi yeniden tanıştırıyor.