Hıdrellez’den sonra yaz

Fotoğraf
Gökhan Akçura Arşivi, Cengiz Kahraman Arşivi, Şahan Nuhoğlu
24 Şubat 2021 - 10:35

Eski takvimlerde yıl ikiye ayrılır. 6 Mayıs’tan 8 Kasım’a kadar süren Ruzu Hızır yaz mevsimini, 8 Kasım’dan 6 Mayıs’a kadar süren Ruzu Kasım ise kış mevsimini oluşturur. Bu nedenle 6 Mayıs yani Hıdrellez kış aylarının bitip yaza geçildiği gündür. Halk inanışında Hıdrellez, Hızır ve İlyas Peygamber’in yeryüzünde buluştukları günü simgeler. Bu rivayete göre Hızır ve İlyas sözcükleri zaman içinde birleşerek “Hıdrellez” biçimini almıştır. Ama aslında Hıdrellez, çok daha geniş bir coğrafyaya sahip, evrensel bir gündür. Mezopotamya, Anadolu, İran, Yunanistan ve hatta bütün Doğu Akdeniz yöresinde bahar ya da yazın gelişiyle ilgili çeşitli tören ve ayinler aynı dönemde karşımıza çıkar. Yani Hıdrellez tartışmasız yaza giriş anlamına gelir. Eski bir tekerlemenin dediği gibi:

Tavuğun büyüğü kazdır efendi
Bu pilava bu yağ azdır efendi
Hıdrellezden sonra yazdır efendi!

Haydarpaşa'da Hıdrellez kutlamalarını gösteren kartpostal

Musahipzade Celâl, Hızır İlyas’ı Noel Baba ile karşılaştırır. Noel’in kara kışta gelişinin aksine, Hızır Baba’nın bahar habercisi olduğunu hatırlatır: “Penbeli sarılı, allı morlu bahar çiçeklerinden örülmüş cübbesi vardır. Al renkli külahına sardığı baharın çimenleri gibi zümrüt yeşili pırıl pırıl pırıldayan sarığının ucu, nurlu yüzünü, ak sakalını okşar.” Sonra İstanbul folklorunda yer alan Hıdrellez geleneklerini sıralamaya başlar. Bir gece önceden gül dallarına gümüş kuruşlar bulunan kırmızı keseler Hıdrellez’in bereket getirmesi için besmelelerle bağlanır. Yine gül dibine konan toprak çömleklere her genç kız kendine ait yüzük, düğme, yüksük gibi bir şeyler atar. Çömleğin ağzı bir yemeni ile bağlanır. Sabahleyin dilek tutan genç kızın yüzüne bürümcükten bir duvak örtülür. Sesi güzel kızlar birer mâni söyler, duvaklı kız çömlekten bir niyet çeker, kısmeti çıkmayan kızların başında da kilit açılır.1

Sadece kısmet arayan genç kızlara ait gelenekler yoktur elbette. Örneğin zengin olmak isteyenler bir gümüş parayı beze sarıp bir gül fidanına asardı. Ev sahibi olmak isteyenler ise çerden çöpten bir evcik yapıp yine gül fidanına iliştirirdi. Görüleceği gibi Hıdrellez ile gül arasında özel bir ilişki var âdeta. Bu durum yıllar önce Fikret Adil’i de düşündürmüş ve bir yazısında şöyle demişti: “Bu, insanları gül dikmeye teşvik için olmasın?” Fena bir hipotez değil!

Peki, bu niyet kâğıtlarında ne yazardı? Burada devreye mâniler giriyor. Sadri Sema eski zamanların mânilerinden örnek veriyor:2

Bir küçücük kuş idim
Sinene konmuş idim
Neye ürküttün beni?
Ben senin olmuş idim.

Ya da başka bir kâğıt çekip okuyalım:

Bal ile şeker gizli sözünde
Sabah güneşi parlar yüzünde
Güller açılır güler yüzünde
Sevdadır tutuşan yârin özünde!

1929 HIdrellez'inde geleneksel Kâğıthane külahlı çocuklar

Bir okka kuzu, birkaç marul

Biz konuyu hemen İstanbul’un eski Hıdrellezlerine getirelim. Eski İstanbul’da Hıdrellez öncelikle çayıra çıkma günüdür. Sermet Muhtar, “Hıdrellez, evvel zamanın seyir, seyran bayramı demekti,” diyerek girer söze: “Hıdrellez dedin mi akar sular durur, herkese evinin içi dar gelmeye başlar, cümle âlem soluğu dışarıda alırdı. İlkbaharın müjdecisi Nevruz, kılavuzu çaylakla leylek, karşıcıları ahali, ayak bastığı gün de Hıdrellez’di. Yeşillere bürünmüş, sürmüş, sürüştürmüş, edalı edalı bir gelirdi ki...”3 Yine Alus “Zengininden fakirine kadar bütün İstanbul halkı o gün kırlara, seyir yerlerine gitmeyi, kuzu yemeyi adet yerine koymuşlar[dır],” der ve devam eder: “En cebi yufkalar bile bir, bir buçuk okka kuzu ile birkaç marul alıp kale dışlarındaki çayırlara çıkarlardı.”

Alus devam ediyor: “İstanbul koskoca şehir, her semtine civar mesireler dolar, Kocamustafapaşa, Silivrikapı, Mevlana Kapısı gibi kenar mahallelerinki Çırpıcı, Veli Efendi çayırları; Haliç etrafındakiler için Eyüp’de Fulya tarlası, Silâhtarağa, Kâğıthane; Üsküdarlılarınki Karacaahmet’te Duvardibi, Züğürtler Yaylası denilen Haydarpaşa çayırı; Kadıköy ve hat boyu güzergâhındakilerin de Fenerbahçe idi.

Bütün seyrengâhlar kalabalıktan mahşer kesilir, inim inim inler, eğlenilir, geç vakit evlere dönülürdü.”4

Kâğıthane asıl mekândı

Eski İstanbul’un en muteber Hıdrellez mekânı Kâğıthane’ydi. Kayıklarla, arabalarla bir sefer halinde yola çıkılırdı. Bu şenlikli günün değişmez unsurları ise Romanlardı. Kâğıthane satıcı, falcı, niyetçi ve elbette çalgıcı, oyuncu Romanlarla dolup taşardı. Yine bir eski zaman tanığı, Münir Süleyman Çapanoğlu, Kâğıthane’de yapılan Hıdrellez kutlamalarını şöyle anlatır: “Hıdrellez günü yeşermiş çayırların, fışkıran katır tırnaklarının ortasında, önlerinde davul, dümbelek, darbuka, zilli maşa, zurna, klarnet, keman ve uttan mürekkep saz takımları olduğu halde, mavi, kırmızı yeldirmelerin etekler ile uçuşuyormuş gibi yürüyen, kâh eller belde, kâh oynaya oynaya, göbek kıvıra kıvıra ilerleyen bakır renginde, esmere yakın, kapkara, boy boy, biçim biçim, kara kaşlı, kıvır kıvır gözlü, şuh ve çapkın çingene kızları ve kadınları gezerler, dere kenarlarında şarkı söylerlerdi.” Çapanoğlu, Kâğıthane’nin “süper star”larının iki Roman şarkıcısı Gülizar ve Gülistan olduğunu da ekler. Ayrı ayrı saz takımlarıyla dolaşan bu kadınlar Hıdrellez eğlencelerinde şarkı söylemeye, gazel okumaya başladıkları zaman, “... bütün Kâğıthane inler, dere tatlı bir nağme tufanı içinde süzülüp akar”mış...5

Ünlü mesire yeri Kâğıthane'de vaziyet

Sadece Roman şarkıcılar yoktu elbette Kâğıthane’de. Hanım hanımcık kadınlar, kalem efendileri, Bolulu aşçılar, kunduracı çırakları, sakallı softalar, toy medrese talebeleri kayıklara dolup dolup gelir, çayırlarda gezerlerdi. Gezenleri eğlendirenlerin başında da Yahudi hokkabazlar gelirdi. Hıdrellez’de en rağbet gören yemekler ise kuzu çevirmesi, yaprak dolması ve irmik helvasıydı. Bunlar ya evde hazırlanırdı ya da gece yarısından Kâğıthane’ye gelen aşçılar hazırlıklarını yapar, ev halkı gelinceye kadar nevaleleri hazır ederlerdi. Turhan Tan, eski Hıdrellez günlerinin gedikli simaları arasında dolma satan, iki telli kabak sazıyla Afrika havaları çalan Arap bacıları da hatırlatır bize.6

Ressam Salih'in "Efeler" isimli Hıdrellez resmi

Cumhuriyet'te Hıdrellez

1932 yılında Hıdrellez ve Balıklı Panayırı aynı güne denk gelir ve kalabalık daha da artar. Balıklı, Boğaziçi, Edirnekapı, Yedikule, Mısır Tarlası, Hürriyeti Ebediye Tepesi, Kazıklıbağ, Fulya Tarlası, Çırpıcı, Veliefendi halkın gittiği yerlerdir. Ama yine en gözde mekân Kâğıthane’ydi. Eskisinden farklı olarak otomobiller, Haliç vapurları da devreye girmişti. Gramofonlarını getirip kendi müziğini yapanların sayısı da oldukça fazlaydı. Akşam gazetesi aktarıyor: “Dün Kâğıthane bir âlemdi, görülecekbir haldeydi. Bu seneki kalabalık geçen ve evvelki seneye nazaran çok daha fazla idi. Aileler gruplar halinde yerlere hasırlar, halılar, örtüler sermişlerdi. Sofralarını kurmuşlar, taşlardan ocak yaparak ateş yakmışlardı. Bir taraftan yemekler ısınıyor, bir taraftan kahveler pişiriliyor, bir taraftan da erkekler grubunda kadehler tokuşturuluyordu. (...) Birçok aileler de gramofonlarını yanlarına almayı ihmal etmemişlerdi. Her taraftan başka başka perdelerden şarkılar yükseliyordu.”7

Dört yıl sonra Hikmet Feridun Es, Hıdrellez şenliklerini izlemek için fotoğrafçısını yanına alarak bir sandalla Kâğıthane’ye doğru yola çıkar. Çengi seslerinin iyice yükseldiği bahçelerden birine yaklaşırlar. Ama sandalcı 40 kuruş “ayakbastı” parası vermeden onları karaya bırakmaz. İndikleri yer de çalgılı çengili bir bahçedir, buraya girmek için de yirmişer kuruş bayılırlar. Evet içeride müzisyenler ve dans eden kızlar vardır. Ama Hikmet Bey bizi ilginç bir tiple tanıştırır: Dalyan Pakize. Asıl kalabalık bu iri yarı çingene kadının etrafında toplanmıştır. Az ileride ise çadır tiyatrosu yer almaktadır. Çığırtkan bağırır: “Hem tabii, hem natürel... İki boynuzlu bir horoz, yalansa para yok... Gir gör ibret al!” İçeride kendine mahsus bir tiyatro bulunmaktadır! “Her tiyatro faslından sonra bütün artistler çadırın önündeki masanın üstüne mayolarla çıkıyorlar, seyircilerin meraklarını kabartmak için evvela oynanacak oyuna dışarıda, herkesin içinde bedava başlanıyor, piyes en meraklı yerine gelince ‘Bundan sonrası içeride oynanacak efendiler’ diye çadıra giriliyor.” Geziyi sürdürüyoruz, herkesin başında sarı çiçeklerden yapılmış meşhur “Kâğıthane külahları” bulunuyor. Seyyar aşevleri sıraya dizilmiş: Köfteciler, balıkçılar, ciğerciler havaya kokularını salıyor. Yirmi otuz “seyyar sinema” gösteri yapıyor. Birtakım kutuların üstündeki deliklere bakıp yarım yamalak bir şeyler görüyorsunuz. Sinemacı bağırıyor: “Duydum duymadım demeyiniz... Greta Garbo, Marlene Dietrich, Pola Negri hepsi, bilcümle artistler şu gördüğünüz küçük kutunun içinde.” Hikmet Feridun’un röportajı şu cümleyle noktalanıyor: “Lâkin dikkat ettim. Birçokları rakıyı binliklerle kaldırıp su gibi lakır lakır içiyorlar. Hani senede daha üç gün Hıdrellez olsa, ispirtolu içkiler inhisar idaresi [yani Tekel] milyoner olur sanırım.”8

Kâğıthane'de kutlama yapan Romanlar

Bu yıl "Hımdım" olacak mı?

Münir Süleyman Çapanoğlu, Romanların “bir milyon küsur” yıllık bir mazileri olduğunu ileri sürdüklerini ve yılbaşı olarak da Hıdrellez’i gösterdiklerini söyler.9 Göçebe Romanların Kakava Şenlikleri bugün de özellikle Edirne dolaylarında yaşamaktadır. Kakava’nın anlamını ise Osman Cemal Kaygılı şöyle anlatır: “Kakava çingenece baklava, tatlı ve bazan da rumuz, kinaye olarak ziyafet, eğlence, hatta müsamere, suare manalarına” gelir.10

Osman Cemal Kaygılı 1935 yılında Romanların Hıdrellez hazırlıklarını görmek amacıyla yola çıkar. Havalar iyi gitmediği için bu sefer Hıdrellez’in pek “aynasız kaçacağını” düşünür. Bir gün öncesinden Roman mahallelerini ziyaret edip vaziyeti anlamaya çalışır. Ama sur dışındaki hendeklerin içine  kurulmuş göçebe Roman çadırlarında hiçbir faaliyet yoktur. Eski yılları hatırlatır bize: “Her yıl Hıdrellez arifesinde bu çadırların önü pek başka olur, ocaklar, kazanlar, kuzular, yoğurtlar, binlik binlik şaraplar daha bugünden hazırlanır; meydan süpürülüp temizlenir; küçük şoparlar, allı pullu, sarılı morlu entari ve cepkenlerini arife çiçeği gibi bugünden giyinirlerdi.” Osman Cemal rastladığı çilek sepeti ören bir kıranta erkeğe niçin hazırlık yapılmadığını sorar. Aldığı cevabı aktarır bize: “Gürmez mizin avayı, bu avada kim bakar idrelleze... (Ağzı ile ellerini hohlayarak) Ben donarım buracıkta, çadır içinde... Dışarısı kim bilsin ne yaman aşlar adamı şimdi!” Yani Hıdrellez bu yıl onların deyimiyle “nanay”dır. Lafa on sekizlik bir “kara kız” karışır. Osman Cemal ona hiç olmazsa çadırların içinde ufak tefek “hımdım” (eğlenti, çalgı) olup olmayacağını sorar. Onun cevabı da şöyledir: “Belki olacak, belki olmayacak. İlle ve lâkin bu yıl idrellez aynasız kaçacak! Kim isterdi büle olsun bu mumbarek gün? Geçen yıl nasıldı, belkileyim hatırlarsın! Kokar idi mis gibi çayır çimen ep buracıklar... Meler idi kuzucukar çadırlar arasında keyiflerinden... Keriz ederdi kuşlar avşamdan sabahacan... Şimdi titreşir suvuktan bizim çomarlar bile!11

Akşam gazetesi muhabiri Necmi Mehmet de 1938 yılı Hıdrellez günü, o zamanlar kırlık bir bölge olan Topkapı surlarının dışına çıkar. Burada Romanların üç gün üç gece sürecek muhteşem bir düğüne hazırlandıklarını öğrenmiştir. Gazetedeki röportaja göz atalım: “Yüzden fazla çadır göze çarpıyordu. Bizi ilk istikbal eden [karşılayan] çadırlara bağlı iri çoban köpekleri oldu. (...) Çingeneler şehirden misafir geldiğini bizi görmek suretiyle  öğrenince bir âlemdir başladı.” Aslında buna âlem öncesi demek daha doğru olur; tamam şarkılar ve danslar başlamıştır ama erkekler alışverişte olduğundan sazlar yoktur, çamaşır leğenleri çalınarak müzik yapılmaktadır. Derken ortalık giderek kalabalıklaşır. Meydanın tam ortasında fırında kızartılmış on kuzu sıralanır. Çalgı heyeti yerini alır. Herkesin elinde bir kupa, yanında kiloluk rakı şişeleri ya da şarap testileri vardır. Çeribaşı’nın emriyle gerçek âlem başlar. Kızlar ve delikanlılar müzik eşliğinde dansa koyulurlar. Bir süre sonra genç ihtiyar demeden herkes katılır âleme. Sonra ortalık biraz durulur, gelin kızlar başlar dansa.12

Ahırkapı'da '90'ların sonunda canlandırılan Hıdrellez Şenlikleri

Hıdrellez ve Ahırkapı

Hıdrellez aslında Anadolu’nun birçok bölgesinde şu ya da bu ölçüde yaşıyor. İzmir’de Hıdrellez sabahı denize bırakılan niyet kâğıtları suyun üzerini örten bir tabaka oluşturur. Trakya’da özellikle Romanların Kakava Bayramı’yla aynı gün  kutlandığı için Hıdrellez oldukça canlı geçer. Ama İstanbul’da yakın dönemlere kadar bu bayram âdeta unutulmuştu. Ta ki Ahırkapı’da Armada Oteli’ni işleten Kasım Zoto, burada bir şeyler yapmalı, iyi bir şeyler diye düşünene kadar. İlk Ahırkapı Şenliği denemesi 1997 yılında yapıldıysa da planlı programlı şenlikler 2002’de başladı. Örnek bir sivil etkinlik olan bu şenlikte amaç para kazanmak değil insanların birlikte eğlenmesiydi. Her yıl katılmaktan büyük keyif aldığım bu şenliklerin Türkiye’de artık unutulan “birlikte yaşama, eğlenme” kültürünün yeniden oluşturulması yolunda atılmış önemli bir adım olduğunu düşünüyorum. Ama ne yazık ki 2010 yılında son Ahırkapı Şenliği yapıldı. O zamandan bu yana Hıdrellez yine unutuldu, es geçildi! Neyse demem o ki, Hıdrellez her yıl olduğu gibi yine geldi, yazın kapısı açıldı... Yaz neler getirir, orası beni aşan bir mesele!

Dipnotlar

1 Musahipzade Celâl, Eski İstanbul Yaşayışı, Türkiye Yayınevi, İstanbul 1946, s. 89.

2 Sadri Sema, Eski İstanbul Hatıraları, Kitabevi Yayınları, İstanbul 2002, s. 231.

3 Sermet Muhtar Alus, “Hıdrellezde niyet çekmek”, Akşam, 12 Mayıs 1932.

4 Sermet Muhtar Alus, “(Dünden bugünden) Ruhu Hızır”, Türk Folklor Araştırmaları, C. 1, Yıl 2, S. 23 (1951).

5 Münir Süleyman Çapanoğlu, “Kuzu, dolma, helva; işte Hıdrellez”, Son Telgraf, 6 Mayıs 1937.

6 Turhan Tan, “Hıdırellez nedir?”, Cumhuriyet, 6 Mayıs 1936.

7 Akşam, 7 Mayıs 1932.

8 Hikmet Feridun, “Dün Kâğıthane bir panayır yerine benziyordu”, Akşam, 7 Mayıs 1936.

9 M. Süleyman Çapanoğlu, “Hıdrellez Âlemleri”, Vakit, 6 Mayıs 1946.

10 Osman Cemal Kaygılı, “Hıdrellez davetiyeleri ve Kakava”, Vakit, 6 Mayıs 1940.

11 Osman Cemal, “‘Aynasız’ Hıdrellez”, Haber, 5 Mayıs 1935.

12 Necmi Mehmet, “Hıdrellez ve Çingeneler”, Akşam, 9 Mayıs 1938

Hıdrellez
İstanbul
Kağıthane
Hımdım
Romanlar
Ahırkapı Şenlikleri
Gökhan Akçura
Sayı 005

BENZER

İstanbul’un Olimpiyat Oyunları’na resmî adaylık süreci 1990’larda başladı. 2000 Olimpiyatları’na adaylığı 2004, 2008 ve 2012 adaylıkları takip etti. Büyük umutlar beslenen 2020 Olimpiyat adaylığı ise oyunların son anda Tokyo’ya verilmesiyle sonlandı. Aslında tüm bu adaylık sürecinin fitilini, dünyada da bir ilk teşkil eden 1992 tarihli Olimpiyat Yasası ateşlemişti. Bu büyük düş, İstanbul’un 2032 Olimpiyat Oyunları’na adaylığı ile halen gündemde. Gazeteci, spor yazarı Mert Aydın şehrin olimpiyat macerasını yazdı.
Evet, sıkıldık! Üstelik havalar güzelleştikçe evde kalmak ve bireysel tedbirleri harfiyen uygulamak zorlaşıyor. Peki ne yapalım? İBB Bilim Kurulu Üyesi ve Halk Sağlığı Uzmanı Dr. Melike Yavuz özetle, ne korkuya kapılalım ne karalar bağlayalım ne de boşvermişliği seçip çevremizdeki insanları riske atalım diyor ve başlıktaki uyarıyı yapıyor.
1800’lerin sonlarında doğup 1900’lerin başlarında ölen İstanbullu tiyatrocu Kel Hasan Efendi, muhtemelen kendini sorumlu hissetsin ve tiyatro yolundan dönmesin diye fesini ve kavuğunu öğrencisine, İsmail Dümbüllü’ye bırakmıştı. O fes ile kavuk, ülkemizin en güzel tiyatro kafalarının bazılarında arzıendam ettikten sonra yeniden tek elde. Şevket Çoruh festen sonra tiyatroya verdiği emek ve muhalif sanatçı duruşu sayesinde kavuğu da emanet aldı.