Birlikte ölüyorsak birlikte yürüyebiliriz de

25 Kasım 2020 - 12:31

Yazıp sosyal medyada paylaşmaya başladığınızda bu öyküleri kitapta toplama kri var mıydı ortada?

Yoktu, olamazdı da. Nereye varacağını bilmediğim günlük iz takibiydi. Buradan yola çıkıp asırlar, ülkeler, salgınlar, mücadeleler arasında dolaşıp duran maceralara atılmıştım. Çoğunu yolda öğreniyordum ben de. Sonra çoğaldılar, ben de ne yapabileceğimi gördüm.

Size bu öyküleri araştırma ve paylaşma hevesini veren neydi?

Çeyrek asır önce de salgınlara merak salmış, gazetede makaleler yazmıştım. Sonra unuttum. Herkes gibi. Bu kez makale yazacak bir yerim yoktu. Sosyal medyada, kendi çektiğim fotoğra arla günlük, yani her gün bir başka yaşanmış ve örülmüş hikâyeye yeniden atılarak yayınlamaya başladım. İnsan kayıpları, “yeni normal” diye uyduruk bir vaat beni öğrenmeye, anlamaya, anlatmaya daha çok itti. Biraz koştum, biraz sürüklendim, lm gibi aktı maceralar.

Yaşam öyküleri arasındaki incecik ama çok önemli bağlantılar olduğunu sergileyen hayret uyandırıcı araştırmaları nasıl yaptınız?

Araştırmaları, gazetecilikte sevdiğim, gazete yönetirken yaygın biçimde uyguladığım bir yöntemle yaptım. “Ardışık ve takipçi sorular” yöntemi diyeyim adına, kendi uydurduğum bir yöntem. Bu kez muhabir yoktu. Kendime verdim soruları.

Türkiye’den korona öyküleri neden daha az?

İki sebepten: Biri, burada gazetecilik bize yeterince insan hikâyesi taşımadı; ikincisi, bendeki rencide etme korkusu. Çünkü bunlar bizzat ulaşmadığım insanların hikâyeleri olacaktı ve hata ihtimali çok yakınımda bulunacaktı. Acılı aileleri üzebilirdi bunlar.

Kitabınızın “Sunuş” bölümünde, son dönemde hayata bakış açınızın değiştiğini anlatmışsınız. Nasıl bir değişim bu ve salgınla bağlantısı ne?

Aslında hayata bakış açımız, baktığımız açı, bakmak istediklerimiz, görebildiklerimiz değişken zaten. Ama sabitlenmiş kısımlar da var. Benim kişisel tarihimde hastalıklar ve ölümlerin öyle makas değiştiren rolleri vardı zaten; salgınların da nasıl güçlü ama geçiştirilen, anlatılmayan, merak edilmeyen, yok sayılan tarih yapıcı ve tarih yıkıcı şeyler olduklarını öğrendim. Sunuş’taki ve zaten kitaptaki ana kir “bağlantı.” Zamanlar, ülkeler, insanlar, salgınlar, virüsler, mücadeleler, zaferler arasındaki bağlantılar. Bunun bir ifadesi küresellik olabilir ama ben “enternasyonallik” demeyi yeğlerim. Zaman ötesi, sınır ötesi, doğuştan edinilmiş kimlikler ötesi!

Senin Adın Korona Olsun, 2020, Literatür Yayınları

Salgınlar, büyük savaşlar gibi acı tecrübelerin toplumsal psikoloji açısından tarihte nasıl bir yeri olduğunu düşünüyorsunuz?

İki Dünya Savaşı arasında, büyük salgının tarihin akışını nasıl değiştirdiği, faşizmin yükselişinde rolünün olup olmadığı hâlâ taze bir araştırma ve tartışma konusu. O dersi alabilsek bugün de ikmale ya da hepten sınıfta kalmayabilirdik.

İspanyol gribi, veba gibi büyük salgınlarla COVID-19 arasında, insanların vücutlarına değil de hayatlarına nüfuz etme bakımından farklar tespit ettiniz mi?

“İspanyol Gribi Asrı” ile “Corona Çağı”nı karşılaştırdığımızda, nasıl da durgun, pasif, kuru ve çorak bir devirde olduğumuzu daha iyi anlıyorum. Teknolojimiz lan çok yakalı ama beklediğimiz en radikal değişiklik Trump’ın gidip Biden’ın gelmesi. İspanyol Gribi Asrı’na bakın: Dünya Savaşı’nın sonu, ateşkes, Sovyet Devrimi, Rus İç Savaşı, imparatorlukların parçalanması, mütareke ve Osmanlı’nın işgali, Ortadoğu ve Balkanlar’da yeni haritalar... Devrim ve karşı devrimin müthiş dinamizmi ve çatışması. Umut ve hayal kırıklıklarının, insan tahayyüllerinin kaynadığı bir dönem. Bir de bugüne bakın! Bugün iyi niyet, umut, hayal var yine ama insanda metal yorgunluğu söz konusu. Bütün enerjisini aletlere ve araçlara veren insanların çoğu, kendisinin aktör olduğunu pek düşünmüyor. İyi bir aktörden söz ediyorum tabii!

Sizin salgınla aranız nasıl?

Ben evde kalabilenlerdenim. Tüm işimi evden yürütebiliyorum ki yaşama şartları gayet uygun bir mekândan söz ediyoruz. Buna karşılık, evde kal denen milyonlarca insanın öyle bir imkânı ve ihtimali yok. Dünyanın her yerinde ailesine, çocuklarına karşı sorumlulukları yüzünden sorumsuzlukla suçlanan bir kitle var. Gördüğü, elle tuttuğu, yaşadığı birçok acı, tehlike, endişe, korku varken, görmediği bir tehlike konusunda bu insanlara ne diyebilirsiniz? Evet, böylece daha çok yayılıyor ama yoksulluğun, işsizliğin, çöküntünün, çürümenin de süregiden bir yayılışı var.

Yalnızlaşma baskısına dönüşen ortamla nasıl başa çıkıyorsunuz?

Kızımız başka bir ülkede evlendi, gidemedik, online katıldık. Ama şunu dedik: Gidemediğimiz, böyle iyi, mutlu, güler yüzlü bir şey olsun! On binlerce insan ve sağlık çalışanı sevdiklerinin son nefesine, cenazesine, bir vedaya gidemedi! Yalnızlaşma baskısıyla kişisel bir sorunum yok. Yalnız olamayacak kadar çok insanımız, yalnız kalabilecek kadar da alışkanlıklarımız var. Bu kitap, en kötü günde bile aslında kimsenin yalnız yürümek zorunda olmadığına dair aynı zamanda. İnsanlar, halklar, ülkeler birlikte yürüyebilirler; birlikte ölüyorlarsa!

Karantina Günlerinde Evin e-hâli, 2020

Salgın demişken...

Karantina Günlerinde Evin e-hâli
Fatma Barbarosoğlu & Nazife Şişman
İnsan, 2020

Her ne kadar olağanüstü bir dönemden geçmiş olsak da (geçmeye de devam ediyoruz) insanoğlu doğası gereği unutmaya meyilli bir varlık. İki sosyal bilimci yazar, Fatma Barbarosoğlu ve Nazife Şişman bu gerçeğin bilincinde olarak olağanüstü koşulların hâkim olduğu karantina sürecinin mutlaka belgelenmesi gerektiğini düşünmüşler. Bunu ise gündelik hayatın kaydını tutarak gerçekleştirmişler. Evin e-hâli, iki yazarın karantina sürecindeki sohbetlerinin kaydı bir nevi.

50 Maddede Salgınlar, 2020

50 Maddede Salgınlar
Erdinç Yücel
Karakarga Yayınları, 2020

“Bu da bizi buldu!” diye öfkelenmek boşuna. Salgınlar tarih boyunca insanın gündemindeydi, sadece koşullar farklıydı. 50 Maddede Salgınlar, COVID-19’a da getiriyor sözü ama aslen salgın denen şeyin tarihten günümüze izini sürüyor ve bunu yaparken istatistiklerden komplo teorilerine pek çok noktaya değiniyor. Nereden çıktı bu salgınlar diye soranlar için işte 50 maddelik bir cevap...

Umur Talu
Covid-19
Senin Adın Korona Olsun
Salgın
İST Dergi 004
Sayı 004

BENZER

Restorasyon çalışmaları süren Yerebatan Sarnıcı’nda sütunları birbirine bağlayan gergilerin güçlendirilmesi gerektiği fark edilmişti. İBB’nin acil müdahale çağrısına rağmen aylarca adım atılmasa da, sonunda Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu projeyi kabul etti. İstanbul’un “birinci grup korunması gereken taşınmaz kültür varlıkları”ndan Yerebatan Sarnıcı gelecek binyıllara güvenle erişecek...
Sadece 1990’ların değil tüm zamanların en akılda kalan dizilerinden biri Süper Baba. 1994- 1997 arasında çekildi, o güne dek görülmemiş seyredilme oranlarına ulaştı. İstanbul’un bir Boğaz semti Çengelköy dizinin âdeta başrolündeydi; henüz çekimler bitmeden semte geziler, Nihat’ın deniz kenarındaki kahvesine turlar düzenleniyordu. Meydan çeşmesi, ulu çınar ağacı, dar sokakları, ahşap konakları, müstakil evleriyle ünlenmişti Çengelköy.
Yazar ve şair Murat Menteş, ilk sayımıza özel, eskinin masalsı İstanbul’u ile bugünün telaşe dolu şehrini çarpıştırdığı bir öykü kaleme aldı ve yüzlerce yıl boyunca şehrimize hor davrandığımızı anlattı.