Depremi beklerken

21 Şubat 2022 - 14:40

Deprem dosyası için çalıştığım günlerin bir kısmında İstanbul yoğun kar yağışı altındaydı. Gazetecilikte klişe başlıklardan biri manşetlere çıkmıştı: “İstanbul kara teslim”. Ulaşımda ciddi aksaklıklar yaşanıyordu, iktidarın övünmekle bitiremediği İstanbul Havalimanı kullanılmaz duruma gelmiş, yetersiz olmakla suçlanan Yeşilköy Atatürk Havalimanı kullanılmaya başlamıştı.

“İstanbul kara teslim” klişe bir başlık ama çok şey anlatıyor. Deprem meselesi için de geçerli olan bir yaklaşım biçiminin sonucu. Türkiye’de doğa şartlarına rağmen gelişme, büyüme, yapılaşma, kentleşme yürütüldüğünü ve bunun sonucunda “verilen mücadelede teslim olunduğunu” anlatıyor. Oysa doğaya rağmen değil, doğayla uyum içinde hareket etmek yaklaşımı doğal afetlerde sorunların birçoğunu ortadan kaldırıyor. Başından beri, seçilen yerin ve bütünüyle projenin doğal dengeye, kentsel planlamaya ve ulaşıma uyumlu olmadığı söylenerek İstanbul Havalimanı’na karşı çıkılmıştı. Geçen zaman içinde İstanbul Havalimanı, uyumdan ne kadar uzak olduğunu defalarca kanıtladı.

"Depreme hazır mıyız?” sorusunun arkasında yatan sorun da bu: Uyumsuzluk. Doğayla, dolayısıyla doğal afetlerle uyum, aynı zamanda kurum ve bireylerin birbiriyle uyumu sağlanmadığı sürece, deprem acı bir gerçek olarak karşımızda olacak.

Öncelikle depremin doğasını, tabii İstanbul bağlamında doğasını ele alalım...

Türkiye deprem tehlike haritasının genel görünümü

İstanbul'da deprem olacağını nereden biliyoruz?

Bu dosyayı hazırlarken, 28 Ocak 2022 Cuma günü saat 19.00 itibariyle Kandilli Rasathanesi’nin sitesinde yayınlanan anlık deprem listesindeki son 500 depremin altısı Marmara Denizi’nde gerçekleşmişti. İstanbul’a en yakını Beylikdüzü Gürpınar açıklarında ve 2.0 büyüklüğündeydi. İzmit Körfezi’ndeki 1.7 büyüklüğündeydi. En büyüğü Tekirdağ Güzelköy açıklarında yaklaşık bir saat arayla 2.6 ve 2.2 olan depremlerdi. Marmara Denizi olarak geçen iki depremden biri 2.1, diğeri 1.7 büyüklüğündeydi. Kısacası Marmara Denizi’nde sürekli deprem oluyor. Tabii “Büyük İstanbul Depremi”nden kasıt, büyüklüğü 7 ve yukarısında bir deprem.

Büyük İstanbul Depremi’nin beklenmesinin üç temel nedeni var. Bu nedenleri Prof. Dr. Naci Görür’ün İBB Yayınları’ndan çıkan İstanbul’un Deprem Gerçeği adlı çalışmasındaki makaleden özetleyelim.

Bu dosya, İstanbul’un bugünkü deprem gerçeğini ve tarihindeki depremleri anlatan iki bölümden oluşuyor. Deprem tarihini anlatan ve Prof. Dr. Kemalettin Kuzucu’nun ayrıntılı makalesinden derlediğim ikinci bölümde, şehrimizin yazılı tarihi boyunca yaşanan depremler hakkında kayıtlar tutulduğunu görüyoruz.

Tarih ne diyor?

ABD’li jeofizikçi Tom Parsons 2004’te 1500-2000 yılları arasında gerçekleşen depremleri inceleyerek İstanbul depreminin tekrarlama periyodunu belirledi. Parsons “Küçük Kıyamet” adı verilen 1509 ve Büyük İstanbul Depremi olarak adlandırılan 1766 depremlerinin Kuzey Marmara Fay Zonu’nda 7’den büyük depremler olduğu sonucunu çıkarmıştı. Bu durumda iki büyük deprem arasındaki süre 257 yıl olarak görünüyor. Büyük deprem eğer dakik olursa, 1766 üzerine 257 eklendiğinde 2023 yılını işaret ediyor.

Fayın kırılmayan bölümü

Türkiye’nin en büyük ve en tehlikeli fay hattı, Kuzey Anadolu Fay Zonu’dur. Bingöl Karlıova’da başlayan fay, Erzincan, Tokat, Amasya, Çankırı üzerinden Bolu’ya kadar geliyor. Burada kuzey ve güney olarak iki kola ayrılıyor. İstanbul’u daha yakından ilgilendiren kuzey kolu, Sakarya ve Adapazarı yönünden İzmit Körfezi’ne ve oradan Marmara Denizi’ne giriyor. Burada Marmara Fay Zonu adıyla anılıyor ve Marmara Denizi’ni doğu-batı yönünde geçerek Tekirdağ’ın Şarköy ilçesine bağlı Gaziköy’de karaya çıkıyor. Buradan sonra Gaziköy’ün eski adıyla anılan Ganos Fay Zonu ile birleşiyor.

Kuzey Anadolu Fay Zonu’nun Türkiye sınırları içindeki uzunluğu yaklaşık 1600 kilometre. 20. yüzyılda bu fayda büyüklükleri 6.9-7.9 arasında değişen dokuz büyük deprem oldu. Bu depremlerin biri Marmara Denizi’nin batısında, diğerleri doğusunda gerçekleşti.

Batıdaki 1912 Şarköy depremiydi. Yapılan araştırmalar Ganos Fay Zonu üzerindeki bu depremin, Marmara Denizi dibindeki fayı da Orta Marmara Çukurluğu’na kadar kırdığını saptadı. İzmit ile Erzincan arasındaki yaklaşık 1000 kilometrelik kısım ise diğer sekiz deprem tarafından kırıldı. Sonuçta Kuzey Anadolu Fay Zonu Marmara Denizi’nin doğusunda ve batısında büyük depremlerle kırılıp enerjisinin büyük kısmını boşaltmış oldu. Ancak Marmara Denizi içindeki kısım 1766’dan bugüne kırılmadı. Herhangi bir aktif fay üzerinde olan ve her iki tarafında depremler olmasına rağmen uzun süredir deprem üretmemiş alanlara “sismik boşluk” adı veriliyor. Sismik boşluklar da stres oluşumunun olduğu ve büyük deprem üretmesi beklenen bölgeler. Ve bu bölge İstanbul’a çok yakın.

Deprem göçü

Bir fay, üzerinde deprem olduğunda zaman içinde biriktirdiği stresi ve enerjiyi dışarıya çıkarır ve rahatlar. Açığa çıkan stresin bir kısmı fayın diğer kısımlarına ya da komşu faylara transfer olur. Stresin aktarıldığı alanlarda deprem beklentisi artar. Stres transferinden sonra olan depremlere “tetiklenmiş deprem” adı veriliyor. 1999 İzmit depremi de açığa çıkardığı stresin bir kısmını transfer etmişti. Nitekim yaklaşık üç ay sonra İzmit’in doğusundaki Düzce’de 7.2 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi.

Kuzey Anadolu Fay Zonu’nda meydana gelen dokuz büyük depremin tarihlerine ve meydana geldikleri noktalara bakıldığında ortaya bir olgu çıkıyor: Deprem göçü. Bu zondaki depremler şöyle: 1939 Erzincan, 1942 Erbaa-Niksar, 1943 Ladik-Tosya, 1944 Bolu-Gerede, 1957 Abant, 1967 Adapazarı- Mudurnu ve 1999 İzmit ve Düzce depremleri. Böylece Kuzey Anadolu Fay Zonu’nun 1939’dan başlayarak doğudan batıya stres transfer ederek depremler oluşturduğu görülür. Buna “deprem göçü” adı veriliyor. Tarihsel olarak bakıldığında Kuzey Anadolu Fay Hattı’nda bir noktada deprem olduğunda batısında bir deprem beklenir. Son büyük deprem İzmit’te oldu ve batısında kırılmayan Marmara Denizi’nden geçen fay zonu kaldı.

İstanbul’un Deprem Gerçeği, İBB Yayınları, 2021

Beklenen depremin büyüklüğü

Depremlerin ne zaman olacağı ve büyüklükleri hakkında kesin bir şey söylemek mümkün değil. Zaman açısından periyodlar verilebiliyor. Yukarıda tarihsel olarak belirtildiği gibi 257 yıl aralıklı iki büyük deprem periyodu bulunuyor elimizde. 1999 depremi sonrası yoğunlaşan araştırmalar sonucu, Marmara Denizi’nde 30 yıl içinde 7’den büyük deprem olma ihtimali yüzde 62±15 olarak bulundu. Bu yüksek bir olasılık. 1999 depreminin üzerinden 23 yıl geçtiği düşünülürse, İstanbul’un büyük bir depreme hazırlanması için çok ama çok az bir süre kaldı. Son yıllarda yapılan mikro depremsellik çalışmalarına göre üç senaryo oluşturuldu.

Adalar Fayı

Adalar Fayı şu an kilitli ve kilitlenme derinliği 10 kilometre. Bunun anlamı 10 kilometre derinlikte bu fay düzlemi boyunca herhangi bir sismik hareket görülmüyor. Dolayısıyla bu bölgede stres birikiyor. Stres yükü buradaki kayaların dayanma gücünü yenince fay kırılacak ve deprem üretecek. Adalar Fay Zonu yaklaşık 45 kilometre uzunluğunda. Hesaplamalara göre kırıldığında en fazla 7 büyüklüğünde bir deprem üreteceği düşünülüyor.

Kumburgaz Fayı

Bu fayda da Adalar Fayı’na benzer bir kilitlenme söz konusu. Stres biriktirdiği düşünülen yaklaşık 65 kilometre uzunluğundaki bu fay kırıldığında en az 7.2 büyüklüğünde deprem üreteceği hesaplanıyor.

Tekirdağ Fayı

Marmara Fay Zonu’nun diğer iki bölümünden farklı davranış sergiliyor; küçük depremlerle önemli miktarda stres boşaltıyor. Tekirdağ Fayı üzerine uzmanların farklı teorileri bulunuyor ve durumu bu nedenle tartışmalı. Eğer bu fay stres biriktirmiyorsa İstanbul depremi sırasında kırılmayacaktır. Aksi bir durum varsa yaklaşık 60 kilometre uzunluğundaki bu fay 7.1 büyüklüğünde deprem üretebilir.

Marmara Fay Zonu’nun tek parçada kırılma olasılığı da bulunuyor. Bu durumda üreteceği deprem büyüklüğünün 7.6 olacağı savunuluyor. Tüm tartışmaların üzerinde bir olgu var: Marmara Fay Zonu’nun bu üç bölümünden en küçüğünün bile kırılması büyüklüğü 7 ve üzerinde olan deprem üretecek.

TMMOB İstanbul Büyükkent Şubesi Başkanı Esin Köymen

Depreme hazır olmak

1999 İzmit depremi sonrası, merkezî ve yerel yönetimler beklenen Büyük İstanbul Depremi için iki tür çalışma yaptı. İlki bilgi ve veri toplama işiydi. Yukarıda anlatılan bilimsel verilerin toplanmasına; bu verilerin ışığında hangi bölgelerin nasıl etkileneceğinin, İstanbul’un yapı stoku durumunun ve olası deprem senaryolarında ne gibi zararla karşılaşılacağının saptanmasına çalışıldı. İkincisi ise İstanbul’un göreceği zararın azaltılması çalışmasıydı.

Ne ile karşı karşıya olduğumuzu bilmek depreme hazırlıklı olmak için önemli ama bu bilgiler ışığında yapılması gerekenlere ya da yapılanlara baktığımızda ne yazık ki yetersiz. İST dergisi için beklenen İstanbul depremi konusunda röportaj yaptığımız Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Başkanı Esin Köymen, bu durumu şöyle özetliyor:

"Özellikle İzmit depremi sonrası bilim insanları söyleyeceklerini söylediler, artık idarecilerin eyleme geçmesi gerekiyor. Sorunumuz bu: Beklenen böyle bir afet gerçeği var ama geleceği planlamıyorsun. Sadece deprem değil ki, yakın gelecekte yüz yüze geleceğimiz kıtlık, su sorunu gerçekleri var. Akşam yattım sabah kalktım karar verdim, şuradan kanal geçireceğim, orayı yapılaşmaya açacağım... Su havzalarını, tarım arazilerini yapılaşmaya açıyorsun. Sebep? Elde edeceğin gelir."

7.5 büyüklüğündeki yıkıcı bir deprem senaryosuna göre İstanbul'da 48 bin bina çok ağır ve ağır hasar alacak

Yapı stoku 

İstanbul’un depremin vereceği zarar açısından en önemli sorunu, var olan bina stokunun fiziki durumu.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Deprem Risk Yönetimi ve Kentsel İyileştirme Daire Başkanı Dr. Tayfun Kahraman 2-3 Aralık 2019’da yapılan İstanbul Deprem Çalıştayı’nda, İstanbul’un deprem açısından yapı stoku durumunu şöyle açıklamıştı:

"İstanbul’daki 1 milyon 166 bin binanın büyük bir kısmının deprem riski yüksektir. 7.5 büyüklüğündeki olası bir deprem senaryosuna göre 194 bin bina orta ve üstü hasar, 48 bin bina ağır ve çok ağır hasar alabilir, binlerce can kaybı yaşanabilir. 463 hasarlı içme suyu noktası, 1045 hasarlı atık su noktası ve 355 hasarlı doğalgaz noktası ortaya çıkabilir.

Bu rakamlar İBB tarafından 2019 yılı içinde Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü yürütücülüğünde tamamlanan Olası Deprem Kayıp Tahminlerinin Güncellenmesi raporundan elde edilmişti. Belediye konu üzerine şu anda yeni bir çalışma yürütüyor. İBB’nin deprem konusundaki çalışmalarını sorduğumuz Deprem ve Zemin İnceleme Müdürü Kemal Duran, yeni çalışmayı şöyle özetliyor:

"2020 yılında, İstanbul’un risk haritasını çıkarmak ve depremde ağır hasar alması muhtemel yapıları tespit etmek üzere 2000 öncesinde inşa edilmiş yapılarla ilgili çalışma başlattık. Belirlenen tipolojiler doğrultusunda, tüm ilçelerde yüzde 5 oranında örneklem çıkarılması ve hızlı tarama yöntemleriyle bina tespit analizlerinin yapılması çalışmasını sonlandırmak üzereyiz. Tespit edilen örneklem üzerinden genelleme yapılarak tipolojilerine göre yapıların risk durumlarının atanmasının yapılmasını hedefliyoruz.

Bu yeni çalışma 2019’da verilen rakamları değiştirecek gibi görünüyor. Kemal Duran 2018 yılında tamamlanan bina hasar raporuyla sonuçlar karşılaştırıldığında da iki projenin tahmini sonuçları arasında ciddi farklar görüldüğünü söylüyor:

"Olası 7.5 büyüklüğünde meydana gelecek senaryo depreminde ağır veya çok ağır hasar alacağı tahmin edilen bina sayısı oranı 2,3 kat, orta hasar alacağı tahmin edilen bina sayısı oranı 1,2 katı artış gösteriyor."

TOKİ de diğer müteahhitler kâr etmeyecekleri işlere girmiyorlar

Sorun 1 – Kentsel dönüşümü ticarete kurban etmek

İstanbul’un bina sorunu için kentsel dönüşüm çalışmalarının hızlanması gerekiyor. Ama burada bir sorun var.

Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Başkanı Esin Köymen: "Kimse şöyle bir şey yapmadı: Şu bölgedeki bina stoku çok tehlikelidir, burayı boşaltıyoruz, deprem gözetilerek barınma gereklerini karşılayacak yeni binalar yaptık artık burada oturacaksınız."

Köymen, barınmanın bir insan hakkı olduğunu gözeterek yapıyor bu yorumu. Kentsel dönüşümün ise müteahhitlerin insafına bırakıldığını söylüyor ve "Ayrıca büyük müteahhit Toplu Konut İdaresi (TOKİ) devreye girdi" diyor. Kartal’da 6 Şubat 2019 günü çöken Yeşilyurt Apartmanı’nı örnek olarak gösteriyor. Yeşilyurt Apartmanı’nda 21 kişi hayatını kaybetmiş, 17 kişi yaralanmıştı.

Esin Köymen: "Bina durup dururken çökünce, yakın yerlerde oturanlar da paniğe kapıldı tabii. Çevre ve Şehircilik Bakanı filan gitti enkaza, sonuçta çevredeki 10 binadan 8’i riskli bulundu, o binaları yıktılar. Oturanlara 5’er bin lira taşınma parası verildi. Herkes can havliyle başka yerlere taşındı böylece. TOKİ yenilerini yapmaya başladı. Sonra mülk sahiplerine bir çağrı yaptı. Atıyorum rakamları; 3 artı 1 evinize 400 bin lira değer biçmiştik, yeni binalarda 3 artı 1’ler 700 bin lira, aradaki farkı verin! Parası olmayanlara 2 artı 1 daireler önerdiler, tabii yine bir miktar fark ödemeleri istendi. Hiç para ödeyemeyenlere bu sefer –Sancaktepe’deydi sanırım– TOKİ binalarından evinin değeri bu diyerek yeni evler verdiler. Şunu anlatmaya çalışıyorum, TOKİ kamusal bir hizmet vermiyor; doğrudan kâr-zarar hesabı üzerinden iş yapmaya başladı. Müteahhitten farkı yok."

Sonuçta hem TOKi hem de diğer müteahhitler kâr etmeyecekleri işlere girmiyorlar. Bu da sorunlu yapı stokunun azaltılması işinin yavaş ve piyasa koşullarıyla ilerlemesine neden oluyor.

Benzer bir soruna İBB Deprem ve Zemin İnceleme Müdürü Kemal Duran da dikkat çekiyor: "2019 yılına kadar gerçekleşen dönüşüm hızıyla dönüşümün ancak 110 yılda gerçekleşeceğini düşünürsek yeni, uygulanabilir ve hızla gerçekleşecek ‘afet odaklı’ bir plana acilen gereksinim olduğu açıktır. Bu planı ancak merkezî idare, belediyeler ve yurttaşlar beraberce, merkezinde rantın değil afetin olduğu topyekûn bir seferberlikle gerçekleştirebilir."

1999'da İstanbul, Avcılar'da büyük bir yıkım yaşandı

Sorun 2 – İmar affıyla sorunlu yapı stokunu artırmak

Kartal’daki Yeşilyurt Apartmanı’nın yıkılması yapı stokunun depreme hazırlıklı hale getirilmesinin önündeki bir başka sorunu daha temsil ediyor. Yeşilyurt Apartmanı binaların yapım aşamasında denetlenmesi, ruhsatlandırılması ve zaman içinde imar aflarıyla kaçak yapıların yapı stokuna katılmasının bir örneğiydi.

Bu apartman için 20 Ekim 1992 tarihinde ruhsat alınmış ve 1995’te mesken olarak kullanılmaya başlanmış. Bina aslında beş kat olarak inşa edilmiş. Ruhsat başvurusundakinden 41 metrekare daha geniş olarak inşa edilmiş. Yapı izni verilen binaya kullanım izni verilmemiş. Buna rağmen 1995’te elektrik, 1996’da su aboneliği verilmiş. 1998’de üç kaçak kat daha eklenerek sekiz katlı hale getirilmiş. Çöktüğü 6 Şubat 2019 tarihinde yedi katının ruhsatı vardı. Binanın çökmesinin ardından 20 Ekim 1992’den 6 Şubat 2019’a kadar Kartal Belediyesi İmar-Şehircilik Müdürlüğü’nde görevli müdür, mıntıka mühendisi ve şefi olarak görev alan kişiler hakkında soruşturma başlatıldı. Kartal Belediyesi’nde bu dönemde çalışan 31 kişiye “taksirle birden fazla kişinin ölümüne ve yaralanmasına neden olmak” suçundan iki yıldan 15 yıla kadar hapis cezası istendiği iddianame 8 Aralık 2020’de mahkemece kabul edildi ve yargılama başladı. Açılan davanın iddianamesinde binanın yapım aşamasında ve sonrasında denetlenmediği, ruhsata aykırı eklemeler için işlem yapılmadığı gibi bilgiler yer aldı.

Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Sekreteri Tores Dinçöz “Şimdi ‘imar barışı’ diyorlar ama imara aykırı, ruhsat alamamış, mimarlık ve mühendislik hizmeti almamış bütün binaları yaşına bakmaksızın bu uygulamanın içine soktular” diyor. Dinçöz’ün sözünü ettiği, İmar Kanunu’na 11 Mayıs 2018’de eklenen Geçici 16. Madde. Maddenin gerekçesinde “Afet risklerine hazırlık kapsamında ruhsatsız veya ruhsat ve eklerine aykırı yapıların kayıt altına alınması ve imar barışının sağlanması” deniliyor. Buradaki ifade nedeniyle “imar barışı” olarak adlandırılıyor.

Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Sekreteri Tores Dinçöz

Geçici madde 24 Haziran 2018 yerel seçimlerinden hemen önce yürürlüğe girdi. Zaten ilki 1948’de çıkan imar aflarının bir nedeni kentlerin çeperinde yoğunlaşan gecekonduları sistem içine almakken, bir nedeni de seçimlerde imar affından yararlananlardan oy alma politikası olmuştur hep.

İmar barışının bir amacı daha var ki, bu bir oksimoron örneği, yani birbiriyle çelişen iki kavramı kullanması. Dinçöz bunu şöyle ifade ediyor: "15 milyon yapıdan bize ne kadar para gelir diye hesapladılar. 40 milyar lira gibi bir para bekliyorlardı. Sanırım bunun 25 milyar lirası gerçekleşti. Bu parayı güçlendirilecek binalar için kullanacaklardı. Bu yapıldı mı meçhul. İmar verilen binalar arasında çürük binalar var. Yarın bir deprem olduğunda yıkıp yerine sağlamını yapmadıkları bu binalarda ölen insanları ‘barış’ adı altında defnedecekler. Dünyanın herhangi bir yerinde böyle bir mantık var mı bilmiyorum."

Esin Köymen ekliyor: "Ana gerekçede aslında şu söyleniyor, ‘Ben kaçak yapılardan para alarak onlara yasal koruma statüsü getiriyorum, buradan topladığım parayla da kentleri afetlere hazırlıklı hale getireceğim’. İyi ama para alarak yasal hale getirdiğin binaları esasında ortadan kaldırman gerekiyordu senin. Böyle kara bir mizah."

Sorun 3 – Yapı denetimi özelleştirmek

Binaların sağlamlığı ve dolayısıyla depreme dayanıklılığı denetlemeye tabi. İBB Deprem ve Zemin İnceleme Müdürü Kemal Duran işleyişi şöyle açıklıyor: "Günümüzde yapılacak her türlü bina 2018 Türkiye Bina Deprem Yönetmeliği’ne uygun olarak projelendirilmek zorunda. Yönetmeliğe ve başta imar mevzuatı olmak üzere ilgili diğer mevzuata uygunluğu ilçe belediyeleri tarafından denetlenir, inşaat ruhsatı düzenlenir. İlgili mevzuata uygun olarak projelendirilen ve ilçe belediyelerince ruhsat verilen inşaatlar Yapı Denetim Uygulama Yönetmeliği kapsamında yetkili yapı denetim firmalarının denetiminde inşa edilir."

İstanbul 1996’da yayımlanan Türkiye Deprem Bölgeleri Haritası’na kadar birinci derece deprem bölgesi olarak görünmüyordu. Yalnız bu haritada Avrupa Yakası’nda Fatih-Kumburgaz hattının kuzeyi ikinci derece deprem bölgesi olarak tanımlanmıştı. Bu hata 2018’de hazırlanan Türkiye Deprem Tehlike Haritası ile deprem bölgeleri kavramı terk edilerek, noktasal depremsellik parametreleri tanımlanarak çözüldü.

Ancak sistemin işleyişinde, TMMOB’a göre sorun var. Mimarlar Odası İstanbul Şube Başkanı Köymen "Yapı denetimi özelleştirilmeyecek kadar önemli ve hayati bir alandır" diyor.

Esin Köymen bu konuda şöyle bir saptama yapıyor: "Bu iktidarın her türlü denetimle ilgili bir sorunu var. Yapı denetimi sistemi adı verilen bir sistem geliştirildi ve özel firmalara verildi bu iş. Bünyelerinde mimarlar ve mühendisler var, binalar yapımının her aşamasında bu firmalar tarafından denetleniyor. Kamusal yarar gözetilmesi gereken bir işe özel sektör girdiği anda içine akçeli işler giriyor ve bu süreç sağlıklı ilerlemiyor. Bu şirketler de denetleniyor ama eskiden yapı denetiminde eksiklik yapan firmalara kapatma cezası verilirdi, şimdi onu da değiştirdiler. Taşıyıcı sistemlerde büyük hatalar yapılmıyorsa para cezası verip geçiştiriyorlar. Biz güçlendirilmiş kamusal bir denetimin gerekli olduğunu söylüyoruz. Denetimsizlik üzerinden nemalanan bir sektör bu. Öyle ki mevzuata, yönetmeliğe uygun olarak yapı tasarımı yapıp uygulayan yüklenici firma, mühendis, mimar, yapı denetim firması zaten bu piyasa içinde çok sevilmez. Çünkü denetimsizlik yeni gelir kapıları açar. Bu kirlenmiş çark çok tehlikeli."

Kadıköy’deki apartmanların dış cephelerine asılan, toplanma alanını belirten levhalardan

Depremden sonra

BB'den Kemal Duran deprem sonrası yapılacak çalışmalar için şu bilgiyi veriyor: "Bilindiği üzere afet sonrası müdahale sorumluluğu ve yetkisi AFAD’dadır.” Ancak İBB’nin de üzerine düşen sorumluluklar var: “Üzerimize düşen sorumluluk gereği olası bir afet sonrası yetkili birim ve birimlerimizle merkezî yönetimin yanında olacağız."

Bu çalışmalardan biri, deprem sonrası oluşacak enkazın boyutu ve nasıl kaldırılacağı konusunu kapsıyor. Belirlenen enkazın boyutu depreme ne kadar hazırlıksız olduğumuzu bir kez daha gösteriyor.

Çalışma 2009 ve 2019 yıllarında Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve İBB Deprem Araştırma Enstitüsü Deprem Mühendisliği Ana Bilim Dalı ve Müdürlüğü tarafından yapıldı. Bu çalışmanın sonuçlarından hareketle İstanbul’un 39 ilçesi için özel olarak analizler ve haritalamalar yapıldı. İlçe Olası Deprem Kayıp Tahmini Raporları’na göre İstanbul’da 7.5 büyüklüğünde bir deprem meydana gelmesi durumunda yaklaşık 25 milyon ton enkaz oluşması öngörülüyor. Bu enkazın kaldırılması için ortalama 1 milyon sefer yapılması gerekiyor. Burada şöyle bir sorun var: İstanbul Olası Deprem Kayıp Tahmini projesine göre en çok ağır hasar alması beklenen yapılar İstanbul’un güney bölgesinde yer alıyor. Döküm sahaları ise kentin kuzeyinde bulunuyor. Yol kapanma analizleri ve makine, ekipman envanteri göz önünde tutulduğunda, 1 milyon sefer yaklaşık üç yılda tamamlanabilecek. 

Yok olan toplanma alanları 

Kamuoyunda deprem bahsi açıldığında en çok tartışılan konulardan biri, toplanma alanları. İstanbul Mimarlar Odası Başkanı Esin Köymen, sayısı kimi kaynaklarda 470, kimi kaynaklarda 493 görünen toplanma alanlarının, 1999 depremi sonrası hazırlanan Deprem Acil Eylem Planı için harita üzerinden bakılıp boş görünen alanlar seçilerek alelacele oluşturulduğunu belirtiyor ve ekliyor: "İmar planında toplanma alanı olarak belirlenmedikleri için, mülk sahipleri zaman içinde buraları yapılaşmaya açtı, kamuya ait olanlar yine imarda toplanma alanı olarak görünmediği için ya kullanıldı ya satıldı. ‘Toplanma alanına AVM yapıldı’ manşetlerinin nedeni bu. İmar planına işlemezseniz o alan toplanma alanı değildir. Şimdi de parkları, okul bahçelerini toplanma alanı olarak gösteriyorlar."

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu 27 Eylül 2019 günü katıldığı bir programda "1999 yılında 470 adet çok büyük çaplı toplanma alanı tanımlanmış, şimdi elimizde 77’si kalmış" dedi. Böylece deprem öncesinde olduğumuz kadar sonrasına da hazırlıksız olduğumuz bir kez daha göz önüne serildi. Hemen ardından iktidardan bu sayıları yalanlayan açıklamalar geldi. İçişleri Bakanlığı’na bağlı Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) Türkiye genelinde 15 bin 984, İstanbul’da ise 2 bin 864 toplanma alanı bulunduğunu açıkladı.

Ekrem İmamoğlu açıklamasında özellikle acil toplanma alanı olarak belirlenen alanların sayısını vermişti. AFAD’ın açıklamasında yer verilen alan sayısı ise, İstanbul genelindeki 2 bin 864 park ve benzer alanların sayısıyla birebir örtüşüyor. Bu alanlara okul bahçeleri de dâhil. Toplanma alanı olmak için gerekli fiziksel şartlara sahip değiller.

Olası Marmara depreminde İstanbul’un ilçelerinde öngörülen hasarlı bina oranları

AFAD toplanma alanları sayılarıyla ilgili gelen eleştirilere karşı yaptığı açıklamalarda, “toplanma” alanları ile “geçici barınma” alanlarının birbirine karıştırıldığını, sayının bu nedenle düşük görüldüğünü öne sürüyor: "Toplanma alanları, Türkiye Afet Müdahale Planı’nda (TAMP) yer alan diğer bazı kavramlarla karıştırılabiliyor. Barınma alanı ve tahliye alanı kavramları, günlük hayatta toplanma alanı kavramı yerine yanlış şekilde kullanılabiliyor. Afet ve acil durum toplanma alanı, afet ve acil durumlar sonrasında geçici barınma merkezleri hazır olana kadar geçecek süre içerisinde paniği önlemek ve sağlıklı bilgi alışverişini sağlamak amacıyla halkın tehlikeli bölgeden uzaklaşarak toplanabileceği güvenli alanları ifade ediyor."

Yıllardır devam eden toplanma alanlarına ne olduğu, sayısının neden azaldığı tartışmasının 2019’da yeniden alevlenmesinin nedeni, 26 Eylül 2019 günü İstanbul’un güneybatısında 5.8 büyüklüğünde bir depremin meydana gelmesiydi. Beklenen Büyük İstanbul Depremi kendisini hatırlatmıştı. Bu depremde bir kişi kalp krizi sebebiyle öldü, çoğu panik sebebiyle 43 kişi yaralandı. Deprem İstanbul’un yanı sıra Tekirdağ, Kırklareli, Kocaeli, Yalova ve Sakarya’da da hissedildi. 

İstanbul Mimarlar Odası Sekreteri Tores Dinçöz bu tartışma üzerine şu yorumu yapıyor: "Beklenen bir deprem var. Biz toplanma yerlerinden bahsediyoruz. Bir Japon bundan bahsetmez. Nerede ve kaçıncı katta yaşarsa yaşasın deprem sırasında orada durur. En fazla eşyalarının sarsıntıdan yere düşmesini filan engellemeye çalışır. Biz kaç bin kişinin öleceğinin hesabını yapıyoruz. Hatırlayın, Japonya’da olan bir depremde, birinci kattan atlayan bir kişi olmuştu. Deprem durunca eve girmiş, artçı sallantıda bir kez daha kendini camdan atmıştı. O kişi Türkiyeliydi."

Toplum afet gönüllülerinin alması gereken eğitimlerin sekiz ana modülü

Eğitim

Deprem eğitimi, bir yerleşim bölgesinin tüm bileşenlerini deprem gibi büyük bir afete hazırlamak anlamına geliyor. İstanbul gibi büyük bir kenti hazırlamak ise apayrı bir sorun.

İzmit depremi sonrası gerek medyadaki uzun soluklu haberler ve programlar gerek deprem araştırmalarına daha fazla bütçe ayrılması sonucu elde edilen bilgiler beklenen Büyük İstanbul Deprem’i için bilinç düzeyini artırdı.

Bileşenlerin en önemlisi ve önceliklisi, o kentte yaşayan canlı nüfusu korumak doğal olarak. İstanbul’da deprem anında nasıl davranacağını bilmeyen milyonlarca insanın olduğu bir senaryo afetin boyutlarını kesinlikle dramatikleştirecektir. Depreme karşı hazırlıkta öncelikli mesele can kaybını engellemek. Deprem bilinci bu nedenle önemli. İnsanların depremin ne olduğunu, neden meydana geldiğini, neden kaçınılmaz olduğunu, nasıl ve nerelere hasar vereceğini, ondan nasıl korunulabileceğini, deprem anında ve deprem sonrası nasıl davranılması gerektiğini bilmesi çok önemli. Eğitim, deprem öncesi için olduğu kadar deprem anında ve sonrasında da gerekli bir konu.

Mimarlar Odası’ndan Köymen, eğitimin gerekli olduğunun altını çiziyor: "İnsanlar öyle ya da böyle, kâh meslek odalarının çabaları sonucu kâh bilim insanlarının uyarılarıyla binaların sadece içinde oturdukları dairelerinin değil bütününün önemli olduğunu; temelinden çatısına, aldığı mimarlık ve mühendislik hizmetine kadar her şeyinin önem teşkil ettiğini öğrendiler. Türkiye coğrafyasının deprem kuşağının içerisinde olduğunu da artık biliyorlar. Vatandaşın tek başına yapabileceği de zaten bunları öğrenmekle sınırlı. Ama hâlâ anaokulundan başlayarak depremle yaşamanın ne olduğu, deprem anında panik yapmadan bir davranış biçimi geliştirmenin eğitimi verilmiyor."

Bu nedenle İBB, 2-3 Aralık 2019’da düzenlediği İstanbul Deprem Çalıştayı’nda oturumlardan birini eğitim konusuna ayırdı. Çalıştayda Acil Durum Yönetimi oturumunun açılış sunumunu yapan Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu, konuşmasına afete hazırlık konusunda toplum tabanlı afet eğitiminin yapılması, halkın ilk yardım ve yangına müdahale konularında eğitilmesi gerektiğini vurgulayarak başlamıştı. Çalıştayda hemen her oturum başlığında eğitim konusu dile getirildi. Zaten çalıştayın sonuç bildirgesinde İBB Afet Eğitim Akademisi kurulması önerisi yapıldı.

Ekrem İmamoğlu, 2-3 Aralık 2019’da düzenlenen İstanbul Deprem Çalıştayı'nda

İBB'nin deprem seferberlik planı

Toplanma alanları üzerine tartışmanın yeniden alevlenmesine neden olan ve 26 Eylül 2019 günü Silivri’nin Marmara Denizi açıklarında 12,6 kilometre derinlikte gerçekleşen 5.8 büyüklüğündeki deprem sonrası İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu “Deprem Seferberlik Planı”nı açıkladı. Bu deprem beklenen Büyük İstanbul Depremi’yle karşılaştırıldığında oldukça küçüktü ama İmamoğlu, 14 Ekim 2019’da İBB Meclisi’nde seferberlik planının detaylarını anlattığı konuşmasında, yapılan incelemeler sonunda 224 ağır hasarlı, 754 de az hasarlı bina tespit edildiğini söyledi.

Seferberlik planındaki bilgilere göre İstanbul’da toplam 1 milyon 166 bin bina bulunuyor. Bu binaların 255 bini 1980 öncesinde, 533 bini 1990- 2000 ve 376 bini de 2000-2019 yılları arasında inşa edilmiş. 7.5 büyüklüğündeki yıkıcı bir deprem senaryosuna göre çok ağır ve ağır hasarlı bina sayısı 48 bin, orta ve daha üstü hasarlı bina sayısı 194 bin olacak. Yani binaların yüzde 22,6’sı yıkılacak. 25 milyon ton enkaz oluşacak, yolların yüzde 30’u kapanacak, 463 içme suyu noktası, 1045 atık su noktası ve 355 doğal gaz noktası hasar görecek. Toplamda 120 milyar TL yapısal ve yapısal olmayan ekonomik kayıp yaşanacak.

Seferberlik planındaki ilk hedef bu 48 bin bina. Plana göre ilk yıl içinde 20 bin bağımsız birimin, 5 yılda 100 bin bağımsız birimin, 10 yılda tüm bu nitelikteki bağımsız birimlerin afetlere karşı güçlendirilmesi hedefleniyor. Afet odaklı dönüşüm için asgari 44 milyar TL tutarında bir kaynak gerekiyor. İmamoğlu, uluslararası fon sağlayan kuruluşlar ile görüşmelere başladıklarını açıkladı.

Yine bu plan çerçevesinde İBB, İstanbul için toplam 32 milyon metrekarelik, 21 milyon kişi kapasiteli 859 yeni toplanma alanı hazırlamayı hedefliyor.

2-3 Aralık 2019’da düzenlenen İstanbul Deprem Çalıştayı, Deprem Seferberlik Planı içinde olan çalışmalardan biriydi. Ekrem İmamoğlu, plan dâhilindeki tüm çalışmaları 39 ilçe belediyesiyle uyumlu ve eşgüdüm içinde yapacaklarını duyurdu.

İBB Deprem ve Zemin İnceleme Müdürü Kemal Duran

İstanbul'da tatbikat yapmak mümkün mü? 

İstanbul Deprem Çalıştayı’nda, sıklıkla eğitim vermenin ve eğitimler sonrasında tatbikatlarla depreme hazırlıklı olmanın önemi vurgulandı. İBB Deprem ve Zemin İnceleme Müdürü Kemal Duran deprem tatbikatları için belediyenin görüşünü şöyle açıklıyor: "Kentte afet riskini maksimum ölçüde azaltmak ve dayanıklı İstanbul hedefine ulaşabilmek için merkezî idarenin, il yönetiminin, ilçe belediyelerinin, yani tüm yönleriyle kamusal idarenin dışında elbette akademinin, çok çalışanlı şirketlerin, sivil toplum kuruluşlarının ve İstanbul halkının katılımıyla eşgüdüm içerisinde yapılacak tatbikatlarda fayda vardır. Bu alana dair katkı koyması açısından, daire başkanlığının henüz çok yeni bir çalışması var: Afet Eğitmenleri Ekibi oluşturuldu. 2021 yılı sonlarında kurulan ekip, uzun vadede tüm İstanbul’da afet farkındalık eğitimlerini düzenleyecek ve yerel gönüllülüğü teşvik edecek. Şimdilik bu eğitimlere kurum içerisinde başlandı. Eğitmenlerle kent ölçeğinde afet farkındalık çalışmaları olgunlaştıkça, mahalle ve ilçe ölçeğinde tatbikatlar yapılabileceği düşünülüyor."

Kanal İstanbul sorunu

İktidarın “mega proje” olarak duyurduğu Kanal İstanbul toplumun çeşitli kesimlerinden olduğu gibi bilim insanlarından da tepki aldı. 2019’da göreve gelen yeni İstanbul Büyükşehir Belediyesi yönetimi bu projeye karşı olduğunu çeşitli vesilelerle açıkladı. TMMOB Kanal İstanbul’a karşı çıkan meslek odalarından biri. Mimarlar Odası İstanbul Şube Başkanı Esin Köymen bu projeyi deprem açısından şöyle değerlendiriyor:

"Mevcut iktidar dayatmalarla ilerliyor. Bunu yaparken afetlere karşı riski azaltmak şöyle dursun riski artırmak için elinden geleni yapıyor. Rezerv yapı alanı, yani riskli alanlardan nakledilecekler için belirlenen alan ilan ettiği Kanal İstanbul böyle bir proje. 2009 yılında İstanbul İl Çevre Düzeni Planı yapılmış, İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nin 13 Şubat 2009 günü kararıyla kabul edilmişti. Çok net ilkeleri vardı. Denildi ki, İstanbul’un kuzeye doğru büyümesinin önüne geçilmelidir. Bu ne demekti? İstanbul’daki canlı hayatının devam edebilmesi için kuzeyindeki ormanların, su havzalarının, ekolojik sistemin korunması gerekiyor. Asla üçüncü bir köprü yapılmaması gerekiyor; yeni bir havalimanı gerekiyorsa Atatürk Havalimanı ve Sabiha Gökçen Havalimanı genişletilebilir ya da yenisi Silivri’de yapılabilir denildi. Buna ‘İstanbul’un Anayasası’ denilmişti. AKP iktidarı vardı yine. Kadir Topbaş belediye başkanıydı. 500 bilim insanıyla hazırlandı diye övünmüştü. Sonra bir plan notu değişikliğiyle üçüncü köprüyü koydu. Ardından Çevre ve Şehircilik Bakanlığı çevre düzeni değişikliğiyle yeni havalimanı koydu. Bu da yetmedi bakanlık bir de rezerv yapı alanı ilan ediyorum diyerek Kanal İstanbul’u koydu. Bu üç proje İstanbul’un sonunu getirecek. Deprem açısından en önemli sorun şu: İstanbul Boğazı doğal bir eşiktir, siz ulaşım açısından bir eşik daha yaratıyorsunuz. Lojistik diye bir şey var. İstanbul’a batıdan ulaşımda yeni bir zorluk yaratıyorsunuz. Sadece bu değil, Boğaz depremle oluşmuştur. Marmara Denizi deprem sonucu gerçekleşen çökmeyle oluşmuştur. Keza Haliç de depremle oluşmuştur. Orada yaptığınız kazıyla neyi harekete geçireceğinizi bilmiyorsunuz. Şimdi bu sisteme insan eliyle yeni bir tane daha bağlıyorsunuz. Bir mesele daha var: Yaklaşık olarak iki milyonluk bir nüfus daha getiriyorsunuz."

İBB’nin de itirazları benzer minvalde. İBB Deprem ve Zemin İnceleme Müdürü Kemal Duran şöyle diyor:

"Öncelikle Kanal İstanbul bir ulaşım değil bir imara açma projesidir. İstanbul çevresindeki yerleşime açılmamış alanlara getireceği ilave nüfus ve yapılaşma yoğunluğu ile deprem de dahil olmak üzere muhtemel afetleri büyütecektir. Kanalın İstanbul’u Trakya’dan kopararak bir ada hâline getirmesi nedeniyle afet ve diğer acil durumlarda ulaşım neredeyse imkânsızlaşacak. Kanal ve çevresindeki alanların zemininin sıvılaşma potansiyeli ÇED raporunda da açıkça belirtiliyor. Kanal üzerine ve çevresine yapılması planlanan konut alanlarının, ulaşım yapılarının, altyapı geçiş yapılarının bu tür dayanıksız bir zemin üzerinde yapılacağı düşünüldüğünde, bunun felakete davetiye çıkarmak olduğunu bilmek için kâhin olmamız gerekmiyor. Özellikle yaz aylarında ciddi su sıkıntısı çeken İstanbul’un önemli su kaynaklarından olan Sazlıdere Barajı kanal güzergâhında ve tamamen devre dışı kalıyor. Yine başka bir önemli temiz su havzası olan Terkos Gölü de muhtemel sızıntılarla tuzlu suya maruz kalarak kullanılmaz hale gelecek. İstanbul için özellikle bir afet anında yaşamsal önem taşıyan su kaynaklarının tahrip olmasının yanı sıra ortadan kalkacak tarım alanlarını da ayrıca belirtmek gerekir. Bütün bu zararlarına ilaveten Kanal İstanbul için harcanması düşünülen maddi kaynak ile İstanbul’u depreme hazır hale getirmemiz gerektiği gerçeği de önümüzde duruyor."

Prof. Dr. Naci Görür İST derginin ilk sayısında yayımlanan Kanal İstanbul dosyası için verdiği görüşte, deprem açısından bu projeyi şöyle değerlendirmişti:

"Ben hiçbir siyasi düşüncenin tarafı değilim, bilimsel konuşuyorum. Bu kanalın yapımının tartışılması bile abesle iştigal. Kanal depremi tetiklemez ama deprem kanalı ciddi şekilde etkiler. Bu kanal güney kısımlarında son derece çürük, zayıf, kabarıp şişen, dağılan, yumuşak bir jeolojik yapının üzerinden geçiyor. Kuzeye kadar olabilecek en sorunlu zeminlerden ilerliyor. Öte yandan yeraltı suları bakımından son derece zengin. Kanalın dibi betonla kaplandığında beklenen deprem sırasında bu beton kırılacak. İçindeki deniz suyu toprağa, yeraltı sularına karışacak. Deprem sonrası oluşacak tsunamide Karadeniz’den gelen sular durdurulamayacak. Küçükçekmece’nin kıta sahanlığında, kıta yamacını kesip ana faya gelen canlı faylar tespit ettik. Asıl canavar bu. Burası, beklenen depremden 9 şiddetinde etkilenecek. Bunu hangi mühendislik yapısı tutar bilmiyorum. En çılgın proje, İstanbul’u depreme hazırlamak olmalı."

İstanbul’da 1 milyon 166 bin adet bina bulunuyor

7.5 şiddetinde İstanbul deprem senaryosu 

  • Gece meydana gelmesi halinde: ortalama can kaybı 14 bin 150; ağır yaralı 8 bin 100
  • Gündüz meydana gelmesi halinde: ortalama can kaybı 12 bin 400, ağır yaralı 7 bin 450
  • Çok ağır ve ağır hasar alacağı tahmin edilen bina sayısı: 48 bin
  • Orta ve daha üstü hasar alacağı tahmin edilen bina sayısı: 194 bin
  • Yıkılacağı tahmin edilen bina oranı: yüzde 22,6
  • Oluşacak enkaz: 25 milyon ton
  • Kapanacak yollar: yüzde 30
  • Hasar görecek içme suyu noktası: 463
  • Hasar görecek atık su noktası: 1045
  • Hasar görecek doğal gaz noktası: 355

Sayılarla İstanbul binaları 

  • İstanbul’daki bina sayısı: 1 milyon 166 bin
  • 1980 öncesinde inşa edilmiş bina sayısı: 255 bin
  • 1990-2000 yılları arasında inşa edilmiş bina sayısı: 533 bin
  • 2000-2019 yılları arasında inşa edilmiş bina sayısı: 376 bin

Depremlere meydan okuyan Galata Kulesi 

Galata Kulesi, Bizans İmparatoru Anastasius Dilorus tarafından 528 yılında ahşaptan inşa ettirilmiş. Yapılış amacı fener kulesi. 1348 yılında Cenovalılar tarafından İsa Kulesi adıyla ve yığma taştan yeniden inşa edilmiş. O günden bu yana ikisi büyük olmak üzere yüzlerce depreme tanıklık eden yapı hâlâ dimdik ayakta. Mimarlar Odası İstanbul Şubesi Başkanı Esin Köymen Galata Kulesi’nin sırrını şöyle açıklıyor:

"Silindirik yığma bir yapı. Yıllar içinde birçok değişiklik yapılmış kulede, tepesindeki külah mesela sonradan yapılmış, daha önce iç içe eklenen halkalar halinde yükseltilmiş. Zarar görmez mi, görmüş tabii, ama yıkılmıyor. Doğru yapılmış bir bina. Yer seçiminden binanın yapımında kullandığınız malzemeye, inşasındaki işçilikten doğru hesaplamaya ve sonrasında kullanımına kadar hepsi birbiriyle bağlantılıdır. Bunlardan birisinde eksik olduğu zaman bina hasar görüyor."

Şehrimiz tarih boyunca çok yıkıcıdan hafife sayısız depreme beşiklik etmiş bir noktada kurulu

İstanbul'un deprem tarihi

İstanbul tarih boyunca hep döneminin şartlarına göre nüfusun yoğunlaştığı büyük bir kent olmuş. Kalabalık insan topluluklarının yaşadığı yerlerde meydana gelen depremlerin etkileri doğal olarak daha yıkıcı olmuş. İstanbul’da kayda geçen ilk deprem, 330 yılında Roma İmparatoru I. Konstantin tarafından başkent ilan edilmesinin hemen ardından, 342 yılında gerçekleşmiş. Ancak kayıtlardan yıkıcılığı düşük bir deprem olduğu anlaşılıyor. Zira Bizans dönemine ait kaynaklar oldukça sınırlı ve olanlar ayrıntılı değil; depremler etki büyüklüklerine ve yarattıkları sonuçlara göre kayda değer görülmüş. Osmanlı İmparatorluğu döneminde kayıtlar daha düzenli ancak kayıplar konusunda sayı verilmeden ve muğlak büyüklük ifadeleriyle alınmış. Tarihî kayıtlar ancak pozitif bilimlerin gelişmesine paralel olarak daha ayrıntılı ve bilgi yönünden daha doyurucu hale geldi.

Bilimsel kayıtlar II. Abdülhamid döneminde alınmaya başladı. Meteoroloji ölçüm merkezi olarak 1868’de kurulan Rasathane-i Amire, 1894 Büyük İstanbul Depremi’nin ardından deprem araştırmalarına başladı. Deprem araştırmaları için gerekli ekipman İtalya’dan getirtilmişti. Sismograflardan biri Rasathane-i Amire’ye, diğeri ise Yıldız Sarayı’na yerleştirildi.

Rasathane-i Amire Beyoğlu’nda kurulmuştu. 1909’da Maçka’ya, ardından da 1911’de bugün bulunduğu Kandilli’ye taşındı. 1982’de Boğaziçi Üniversitesi’ne bağlandı ve “Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Merkezi” adını aldı. Bu tarihten sonrasına “aletsel deprem dönemi” deniyor ve depremlerin büyüklükleri yaklaşık olarak biliniyor.

İstanbul’u etkileyen depremlerin kronolojisi şöyle...

Bizans Dönemi

24 Ağustos 358

Tutulan kayıtlardan anlaşıldığına göre oldukça büyük bir deprem. O dönemde Bithynia eyaletinin merkezi olan Nikomedia’yı, yani İzmit’i yuttuğu ifade ediliyor. Trakya’yı da etkileyen deprem İstanbul’da yıkıma neden olmuş, Konstantin’in eşi Eusebia için yaptırdığı Pietas Kilisesi bu depremde yıkılmıştı. Enkaz altında kalanlar kadar deprem sonrası çıkan yangınlarda da ölen sayısı yüksekti. İstanbul bu depremin yaralarını yedi yılda sarabildi.

Temmuz 365

İstanbul için tsunami tehlikesinin ne boyutta olabileceğini gösteren kayıtlardan biri bu depreme ait. Tarihî kayıtlardan merkez üssünün Ege Denizi olduğu anlaşılıyor. İstanbul’u büyük oranda etkiledi. Denizin geri çekilip hızla karaya vurması nedeniyle can ve mal kaybı yüksek olmuştu. Kayıtlarda sular çekildikten sonra bazı cesetlerin ve teknelerin kentin iki üç kilometre iç tarafındaki binaların damlarında bulunduğu yazılı.

403

Kaynaklarda 400’lü yıllarda, yani V. yüzyılda İstanbul’u etkileyen küçüklü büyüklü depremlerin gerçekleştiği yer alıyor. Ancak haklarında pek ayrıntı yok. 406 yılındaki depremde İmparator Arkadius’un eşi Eudokia’nın korkudan çocuğunu düşürdüğü kayıtlara geçmiş.

1 Nisan 407

Tarihte Theodosius Meydanı’nın, yani bugünkü Beyazıt Meydanı’nın yıkıldığı deprem olarak anılıyor. Bu depremde ölenlerin cesetlerinin Hebdomon’da (Bakırköy) kıyıya vurduğu biliniyor. 412, 417 ve 423 yıllarında da depremler olduğu kayıtlara geçmiş ama haklarında ayrıntı bulunmuyor.

25 Eylül 437

Fiziki sonuçlarından çok yarattığı sosyal çalkantıyla tarihe geçen bir deprem. Depremin artçıları uzun sürdüğü için İstanbul halkı dört ay boyunca evlerini terk edip surların dışındaki açık alanda yaşamış. Bu dönemi piskoposla birlikte gece gündüz dua ederek geçirmişler. Can kaybı üzerine tek ayrıntı, İmparator Theodosius’un can kayıpları üzerine yas kıyafeti giydiğine dair kayıttır. On yıl sonra meydana gelen depremle ilgili ise, İstanbul’un genişletilmesi için surun bir kısmının yıkılıp yeniden inşa edilmesi sırasında meydana geldiğine ve inşaatın yıkıldığına dair kayıt vardır.

25 Eylül 477

Beyazıt Meydanı’nın bir kez daha yıkılmasına neden oldu. Forum alanındaki sütunların birinde bulunan heykelin elinde tuttuğu dünyayı simgeleyen küre sarsıntıdan koparak düşüp parçalandı. İmparator Theodosius’un heykeli yıkıldı. Surların bir bölümü ve bazı kiliseler zarar gördü. V. yüzyılda gerçekleşip kayıtlara geçen 13 depremin sonuncusu 26 Eylül 487’de gerçekleşti.

4-7 Ekim 525

VI. yüzyılın ilk büyük depremi. İstanbul’un çeşitli yerlerinde kiliseler, anıtsal yapılar ve heykellerin yıkıldığı kayıtlara geçmiştir.

16 Ağustos 542 – 6 Eylül 543

İstanbul bir yıl arayla iki büyük deprem yaşadı. İlkinde Yaldızlı Kapı’nın yanındaki sur duvarları; ikincisinde İmparator I. Iuistinianus’un Augustus adı verilen at üzerinde betimlendiği heykeli yıkıldı.

15 Ağustos 554

Bizans döneminin kayıtlara geçen en şiddetli depremi. Depremin Doğu Akdeniz kıyıları ve İskenderiye’yi de etkilediği kayıtlı. İstanbul’da şafak sökmeden hemen önce medyana gelen depremde, özellikle surlara yakın bölgelerde oturan ahalide can kaybının çok olduğu biliniyor. Depremin İznik’i de etkilediği anlaşılıyor.

557

Aynı yıl içinde üç büyük deprem yaşandı: 2 Nisan, 6 Ekim ve 14 Aralık. Özellikle sonuncusunun yarattığı yıkım daha büyüktü. Gece meydana gelen bu depreme şehir halkı uykuda yakalandığı için can kaybı büyük oldu. Bir yıl sonra 7 Mayıs günü şehir bir kez daha sallandı. Bu kez Ayasofya’nın büyük kubbesiyle doğu yarım kubbesi yıkıldı.

26 Ekim 740

VII. yüzyıla ait deprem kaydı yok. Muhtemelen deprem açısından sakin bir yüzyıldı. Ancak İstanbul’un yaşadığı büyük depremlerden biri VIII. yüzyılın ortalarında oldu. Aya İrini Kilisesi kısmen yıkıldı. İzmit bir kez daha büyük oranda yok oldu. Trakya bölgesi de etkilendi. VIII. yüzyıla ait ayrıca 715, 732, 790 ve 796 yıllarında deprem kayıtları mevcut.

9 Ocak 869

IX. yüzyılda 815, 824, 840, 854 ve 860 yıllarında Trakya merkezli depremler yaşandı. Depremler İstanbul’u da etkiledi. 862 depreminde Yaldızlı Kapı’daki Zafer heykelinin yıkıldığına dair bir kayıt bulunuyor. Tarihçilerin “Büyük Deprem” olarak kayda geçtikleri depreme kadar 864, 865 ve 866’da arka arkaya depremler oldu. Büyük Deprem bir pazar günü başladı ve artçı şoklarıyla birlikte İstanbul yaklaşık kırk gün sallandı. Aralarında Ayasofya ve Azize Meryem kiliselerinin bulunduğu birçok büyük yapı ağır hasar gördü.

26 Ekim 989

X. yüzyılda 915, 945, 948 ve 960 yıllarına ait deprem kayıtları bulunuyor. 989 depremi büyük bir deprem. Tarihçiler İzmit’ten İtalya’ya kadar geniş bir coğrafyanın depremden etkilendiğini ve İstanbul’da binlerce evin yıkılıp birçok insanın öldüğünü kayda geçmişti. Bu depremde Ayasofya bir kez daha büyük zarar gördü ve batı kubbesi çöktü. Ayasofya’nın onarımı altı yıl sürdü.

23 Eylül 1063

XI. yüzyılda şiddetli depremler yaşadı İstanbul. 1010 yılında Havariler Kilisesi’nin kubbesi çöktü. 1033, 1036, 1037, 1038 ve 1041’de kısa aralıklarla küçük sarsıntılar ve ardından 1063, 1064 ve 1081’de büyük sarsıntılar oldu. Tarihçi Attaleiates 23 Eylül 1063 depreminin XI. yüzyılın ikinci yarısındaki en büyük deprem olduğunu yazar. Tarihçiye göre, çok güçlü üç sarsıntı sonrası İstanbul’da çok az ev yıkılmaktan kurtulmuştur.

Şubat 1202

Bu deprem tarihçiler tarafından “imparatorun odasına giden deprem” olarak adlandırılmıştır. Kaynakların çelişkili olması dolayısıyla modern tarihçilerin kuşkuyla yaklaştığı kayıtlara göre, III. Aleksios’un saraydaki odası büyük zarar gördü, kendisi ve damadı yaralandı, ailesinden birçok kişi enkaz altında kaldı.

1 Haziran 1296

İstanbul 1204’te Latin işgaline uğradı. 1296 depremine kadar olan depremler hakkında çok ayrıntıya rastlanmıyor. 1296 depremi ise yıkıcılığının büyüklüğü ile tarih kayıtlarına geçti. Depremin artçıları 17 Temmuz’a kadar sürdü. İstanbul’un yanı sıra doğuda Sakarya Nehri’ne, batıda Manisa ve İzmir’e kadar 64 kale, birçok tapınak ve binlerce bina yıkıldı.

12 Şubat 1332

XIV. yüzyılın iki büyük depreminden birisi. Yüzyılın başında 1315, 1323 sonları ya da 1324 başlarına ait kayda değer iki deprem oldu. Ancak ayrıntıları çok yok. 1332 depreminde sarsıntıların yanı sıra yine tsunami yıkıcılığı yaşandı. Sayısız binanın yıkıldığı ve kiliselerin zarar gördüğüne dair kayıtlar bulunuyor. Diğer büyük deprem 1354’te oldu. Bu deprem artık yavaş yavaş Anadolu’ya yerleşen Türkler için bir fırsat doğurdu. Tekirdağ ve Gelibolu merkez üslü olduğu anlaşılan deprem bu bölgede büyük hasar oluşturmuş, İstanbul’un surları da yer yer yıkılmıştı. Surlarının yıkılması sayesinde Süleyman Paşa komutasındaki Türk askerleri denizden geçip Gelibolu’yu fethetmişti.

15 Mart 1419

Artık İstanbul’un fethine doğru yaklaşıyoruz. XV. yüzyılda kayıtlarda üç büyük deprem var. 1419 depremi hakkında ayrıntı bulunuyor: Selanik’ten Tokat’a kadar hissedilen büyüklükte bir deprem bu. Bursa büyük zarar görmüş, tsunami İzmit’i vurmuş. 1453 öncesi için tarihçi Kritobulos’un tuhaf ve alışılmamış yer sarsıntılarından bahsettiği kayıtları bulunuyor: Fetih öncesi bu sarsıntıları “tanrısal işaretler” olarak yorumlamış.

Edirnekapı Surları

Osmanlı Dönemi

29 Kasım 1488

Türklerin İstanbul’u fethinden sonra kayda geçen ilk büyük hasarlı deprem. Ancak Fatih Camii’nin kubbesinin çöküşü haricinde kayıtlarda ayrıntı bulunmuyor. Hemen ardından 16 Ocak 1489 tarihli bir deprem kaydı daha var. Yazarı belli olmayan üç tarihî kayıtta çok ayrıntı yok bu deprem hakkında, sadece “Nice minareler ve binalar yıkılıp harap oldu” şeklinde genel ifadeler mevcut.

10 Eylül 1509 - “Küçük Kıyamet”

Maddi hasar ve can kaybının yüksekliği nedeniyle “Kıyamet-i Suğra”, yani “Küçük Kıyamet” olarak adlandırıldı. Bugünkü araştırmalar ışığında depremin Marmara Denizi’nde olduğu söylenebilir. Kırım, Mısır ve Viyana’dan da hissedilmiş olması büyüklüğü konusunda fikir veriyor. Artçılar 45 gün sürdü ve İstanbul dışında Gelibolu, Edirne, Bursa, İzmit, Bolu ve Çorum’da yıkıma neden oldu. Tarihçiler deprem sonrası özellikle Bursa ve İzmit’in şantiye alanına döndüğünü kaydetmiş. Tarihçi Solakzade’nin aktardığına göre İstanbul en fazla etkilenen yerleşim yeri oldu; 1070 ev, 109 cami ve mescit tamamen çöktü, 4 bin ila 5 bin insan can verdi. Edirnekapı ile Yedikule arasındaki surlar yerle bir oldu. Topkapı Sarayı’nın deniz tarafındaki duvarı yıkıldı ve Harem’in tavanı çöktü. Suyolları yıkıldığı için birçok semti su bastı. Fatih ve Bayezid Camileri büyük zarar gördü. İstanbul’un birçok depremi zarar görmeden atlatan en sağlam yapılarından Galata Kulesi’nde çatlaklar oluştu. Bu deprem hakkında yazılı kaynaklar dışında bilgilere 2004’te başlayan Marmaray kazılarında Yenikapı’da keşfedilen buluntular da veri ekledi. Kazılar sonucu Bayrampaşa Vadisi boyunca tsunami nedeniyle deniz baskını yaşandığı anlaşıldı. Yakın dönem bilgileri ışığında dalgaların altı metreyi bulması nedeniyle “Küçük Kıyamet”in büyüklüğünün 8 civarında olabileceği düşünülüyor. “Küçük Kıyamet”, deprem vergisinin ilk örneğinin uygulanmasına da neden oldu. Sultan Bayezid, artçıların sona ermesinden sonra Topkapı Sarayı’na döndü ve ilk iş olarak depremin verdiği zararın onarılması işine girişilmesini emretti. Ancak giderlerin karşılanması sorunu vardı. Böylece hane başına 22 akçe ek vergi konmasına ve her 20 haneden bir kişinin inşaatlarda çalıştırılmak üzere devlet hizmetine alınmasına karar verdi. İmar seferberliği 1510’da başladı ve İstanbul iki ay gibi kısa bir sürede onarıldı.

21 Ekim 1532

Çatladıkapı’nın tarih sahnesine çıkmasına neden olan deprem. Sarsıntı nedeniyle surlarda Küçük Ayasofya tarafından denize açılan Sidera Kapısı çatladı ve o tarihten itibaren Çatladıkapı olarak anılmaya başladı. Bu deprem Kanuni devrinde yaşanmıştı. Kanuni sonrası gerçekleşen 1554 depreminde 18 ev yıkıldı. 10 Mayıs 1556’da Marmara Denizi’nde gerçekleşen deprem İstanbul ve Bursa’yı vurdu. Ayasofya ile Fatih Camii bir kez daha hasar gördü.

28 Haziran 1648

Vakanüvis Naimâ’nın “son bir asırda görülen en şiddetli deprem” notuyla kayda geçtiği depremde denizin yükselmesi nedeniyle can ve mal kaybı yaşandı. Venedikli bir tarihçinin aktardığına göre, deprem cuma namazı esnasında meydana geldi ve Sultan Murad Camii’nin çökmesi sonucu dört bin kişi öldü. Ayasofya’nın dört minaresi yıkıldı. Su kemerinin yıkılması nedeniyle İstanbul’da su sıkıntısı yaşandı ve toplam ölü sayısı 30 bini buldu.

24 Mayıs 1719

Merkez üssü İzmit olan deprem çok şiddetliydi, Düzce’den Trakya’ya kadar geniş bir coğrafyada büyük tahribata neden oldu. Altı bin kişi öldü. Fındıklılı Silahtar Mehmed Ağa İstanbul’da zarara uğramayan binanın kalmadığını aktarır.

3 Eylül 1754

XVIII. yüzyıl boyunca İstanbul’un yakın çevresinde birçok deprem oldu. Bunların en büyüğü 1754’te gerçekleşti. Ancak daha öncesinde 1741-1752 yılları arasında hafif şiddetli yirmiye yakın deprem kaydedildi. Büyük depremin habercisiymiş âdeta bu yıllar. 3 Eylül 1754 depremi saat 21.30 civarında meydana geldi. Merkez üssü yine İzmit’ti. Tarihî kayıtlar yüzeyde sıvılaşmaları, buna bağlı toprak kaymalarını ve ayrıntılı olarak hangi önemli yapının ne derecede zarar gördüğünü aktarıyor. Ölü sayısı konusunda 60 ila 800 arasında değişen kayıtlar mevcut. Bu depremin artçıları da şiddetli oldu. En büyüğü 14 Eylül’de gerçekleşti ve asıl depremin verdiği zararı daha da büyüttü. Asıl felaket ise Süleymaniye’deki Yeniçeri kışlasının bir bölümünün çökmesiyle yaşandı. Böylece ölü sayısı 2 bine yaklaştı. Bu artçılar nedeniyle saray ahalisi ve yabancı diplomatlar İstanbul’u sarsıntılar bitene kadar terk etti.

Amcazade Hüseyin Paşa Medresesi, Saraçhane, 1855

22 Mayıs 1766 – Büyük İstanbul Depremi

İstanbul’un yaşadığı en büyük deprem felaketlerinden biri. Kurban Bayramı’nın üçüncü sabahında meydana geldi. Bugünün bilgileri ışığında kapsadığı alanın genişliği, etkisi, 257 sene önceki 1509 depremine benzetiliyor. İstanbul’u böylesi büyük bir güçle vuran iki deprem arasındaki yıl farkı, bu fayın yaklaşık 250 yılda bir kırılma olasılığını ortaya koyuyor. Osmanlı kaynakları yeraltından büyük bir uğultu geldiğini, sarsıntının yaklaşık iki dakika sürdüğünü, dört ila beş bin kişinin öldüğünü ve artçıların aylarca devam ettiğini aktarıyor. Depremde Galata, Beyoğlu’nun bir bölümü, Üsküdar ve Boğaz köylerinde zararın az olduğu, buna karşılık Suriçi’ndeki meskenlerin hemen hemen tümüyle yıkıldığı da aktarılan bilgiler arasında. Daha önceki hemen tüm depremlerde ya kubbesi çöken ya da kayıtlara girecek kadar zarar gören Fatih Camii bu depremde tümüyle çöktü.

8 Şubat 1855

“Bursa’nın Küçük Kıyameti” adı verilen deprem, İstanbul’u da etkiledi. En fazla hasarı Fatih, Beyazıt, Saraçhane, Samatya, Unkapanı ve Galata aldı. İstanbul çevresinde gerçekleştiği bilinen ve etkili olan diğer deprem, 19 Nisan 1878 günü İzmit Eşme’de meydana gelen depremdi. Dönemin Vakit gazetesinde çıkan bir haberdeki tarife göre depremin güneybatıdan kuzeydoğuya doğru bir sallantı şeklinde İstanbul’u yatay bir hareketle vurduğu anlaşılıyor.

1894 İstanbul depreminde Fatih Köprübaşı'ndaki bina enkazı

10 Temmuz 1894

Tarihî belgelere “Zelzele-i Azime”, “Zelzele-i Müdhişe” olarak geçti. Öğle saatlerinde art arda üç sarsıntı oldu. İlki dört beş saniye, ikincisi sekiz dokuz saniye ve üçüncüsü beş saniye sürdü. Kayıtlara göre deprem farklı semtlerde değişik şekillerde hissedildi. Yeşilköy ve Boğaziçi’nde yatay hareket, Adalar’da patlamalarla birlikte dikey hareket hissedildi. Deprem sonrası İstanbul’un büyük bir toz kütlesiyle kaplandığı da bilgiler arasında. Buradan da anlaşılacağı üzere yıkılan bina sayısı bir hayli fazla. Marmara Denizi önce çekilmiş; Adalar ile Büyükçekmece sahili boyunca kıyıya yanaşmış deniz araçları önce karaya oturmuş, ardından denizin aniden yükselmesiyle oluşan dalgalar nedeniyle hasar daha da artmış. Bu depremin verdiği zarar hakkında devletin resmî belgelerinde kayıtlar ayrıntılı. Yaklaşık 21 bin bina ya yıkıldı ya da büyük zarar gördü.

9 Ağustos 1912

Tekirdağ’a bağlı Şarköy ilçesinin Mürefte beldesinde meydana geldi. Ana şoktan önce 25 Temmuz’dan itibaren 25 öncü şok, 4 Ekim’e kadar 228 artçı sarsıntı kayda geçirilmişti. Fayı 50 kilometre kadar kıran deprem, merkez üssünden 180 kilometre uzaklığa kadar zemin sıvılaşmasına neden oldu. İstanbul’da kamu binaları nispeten az hasar alırken, sivil meskenlerde zarar büyüktü.

Cumhuriyet Dönemi

17 Ağustos 1999

İzmit Körfezi Depremi ya da Marmara Depremi olarak adlandırılıyor. Merkez üssü Kocaeli il merkezinin 12 kilometre güneydoğusu, büyüklüğü 7.4 olan deprem 42 saniye sürdü. Marmara’dan geçen Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın 17 kilometre derinlikteki 120 kilometrelik kısmının kırılması sonucu meydana gelen depremde, yerkabuğu sağa doğru hareket etti ve Türkiye nüfusunun o tarihte yüzde 25’inin yaşadığı dokuz ilde hasara neden oldu. İstanbul’da resmî rakamlara göre 981 kişi öldü, 7204 kişi yaralandı. Ölenlerin 527’si başka illerden tedavi amacıyla sevk edilen yaralılardı. En ağır etkilenen bölge, 274 kişinin öldüğü Avcılar’dı. Büyüklüğü bakımından 1939 Erzincan Depremi’nden sonra XX. yüzyılda kayda geçen en büyük ikinci depremdi.

12 Kasım 1999

İzmit Körfezi Depremi’nden üç ay sonra Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın bu kez Düzce’de 40 kilometrelik kısmı kırıldı. İstanbul’da can kaybı yaşanmadı. Bu son iki depremin ardından bilim insanları, Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın Marmara Denizi altındaki bölümüne stres transfer ettiğini, bu bölgede en son kırılmanın 1766’da gerçekleştiğini ve artık İstanbul için deprem riskinin daha da arttığını açıkladılar.

24 Eylül 2019

Merkez üssü Silivri olan depremin şiddeti 5.8’di. Avcılar’da bir minare devrildi. Bir kişi yaşadığı korku nedeniyle kalp krizi geçirerek öldü, yine panik nedeniyle 43 kişi yaralandı.

KAYNAKÇA

İstanbul’un Deprem Gerçeği, K. Kuzucu / N. Görür / M. Kadıoğlu / M.N. Aydınoğlu / S. Sözen / A. Tezer / N. Karancı / S. Kalaycıoğlu / A. Dikbaş / M. Vatan / C.Y. Şahin – İBB Yayınları, 2021.

Deprem Zemin İnceleme Müdürlüğü Raporları (depremzemin.ibb.istanbul).

İstanbul Deprem Çalıştayı Raporu, 2-3 Aralık 2019.

“İmar Affı - 1948’den Bugüne İmar Afları”, Binali Tercan, Mimarlık dergisi, Eylül-Ekim 2018.

“Galata Kulesi - Bir ‘Landmark’ın Tarih İçinde Değişimi”, Köksal Anadol, mimdap.org, 4 Ekim 2010.

Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü Deprem Mühendisliği Ana Bilim Dalı "1999 depremlerinin 20. Yılında İstanbul İli Olası Deprem Kayıp Tahminlerinin Güncellenmesi" Raporu.

Deprem
İstanbul
Büyük Marmara Depremi
1999 İzmit depremi
Küçük Kıyamet
Naci Görür
TMMOB
IBB
Deprem Kurultayı
Fay Hattı
Fay
Kuzey Anadolu Fay Zonu
Marmara Denizi
Kandilli Rasathanesi
Sayı 009

BENZER

Çok yönlü sanatçı ve akademisyen Cevdet Erek’in Arter’deki Bergama Stereotip sunumu, İstanbul’un bahar ve yaz aylarındaki en dikkat çekici işlerinden biri olmaya aday.
Düşünen, üreten, son üç sayıdır bizimle yürüyen, çok sevilen müzisyenimiz Kalben, bu sayımız için kaleme aldığı öyküsünde, 14 Şubat Sevgililer Günü’nde toplanan ve sınır çizmeyi, kendisini sevmeyi öğrenmeye başlayan bir terapi grubunu anlattı.
Neşe Yulaç, Jeyan Mahfi Tözüm ile birlikte İstanbul Şehir Tiyatroları’nın hayattaki en yaşlı iki kadın sanatçısından biri. 1934 doğumlu Yulaç ile Suadiye’deki evinde bir araya geldik. Özenle hazırladığı çay sofrasında ağırladı bizi. Sohbetimizde önce 1950’li yılların İstanbul’una gittik. Ailesinin Tünel’de oturduğu apartmandan başladık, çocukluğunun geçtiği Büyükdere’de dolaştık. Şehir Tiyatroları’nın dram bölümündeki devrin ünlü oyuncularını andık, filmlerinin çekildiği mekânlarda, bilhassa Pera Palas’ta vakit geçirdik ve Suadiye’ye döndük...