İstanbul'da ilk otomobiller

22 Şubat 2023 - 12:10

Bir İstanbul düşünün... Cadde ve sokaklarından hiçbir motorlu araç geçmiyor, kulağınızın dibinde öten korna sesleri yok, karşıdan karşıya geçerken can korkusuyla bir sağa bir sola bakmıyorsunuz. Evlerin önlerinde, değil kaldırımlar boyunca, tek tük park edilmiş araçlara dahi rastlanmıyor... İki komşunun park yeri tartışması yüzünden yumruk yumruğa birbirlerine saldırmaları görülmüş şey değil... Sabah işe giderken otobüsü kaçırdım derdiniz yok; çünkü otobüs diye bir şey yok... Trafik yüzünden eve geç varmak ya da işe geç kalmak yok. Trafik polisi mi? O da kim? Düşünsenize, “trafik” kavram olarak bile dilimize girmemiş henüz...

Arabanızın vergi borcu, kaskosu, zorunlu trafik sigortası; aracınızın bakımı için sanayi çarşılarına koşturmaca asla söz konusu değil... Dahası, otomobil tamircilerinin, yedek parça satıcılarının toplandığı sanayi sitesi diye bir yer de yok...

20. yüzyıla kadar İstanbul işte böyleydi... 20. yüzyıla girerken dünya pek aşina değildi motorlu kara taşıtlarına. İlk otomobil Avrupa’da kara yoluna çıkalı henüz altı yıl olmuştu. Yani 1894’te...

GÖSTERİŞLİ MAKAM EŞEKLERİ

Diyeceksiniz ki 20. yüzyıla girerken onca makam sahibi ekâbir, evlerinden çıkıp dairelerine gittikleri sıra yaya mı katediyordu İstanbul’u? Hayır! Daire müdürlerinin makam otomobilleri yoktu ama Kıbrıs’tan ya da ta Mısır’dan getirilmiş gösterişli eşekleri vardı. Daire müdürü evinin önünden bindiği eşeğinin palanına hükümdar gibi kurulur, dairesine öyle gelirdi. Emrinde çalışan kâtiplerden biri de müdürünün eşeğine bakmakla kendini görevli sayar, hayvanın yemi ve suyuyla ilgilenirdi. Daire müdürü ise oturduğu minderin üzerinden, bahçede bağlı makam eşeğini göz ucuyla denetlerdi arada bir.

Şimdi bizlere gülünç gelen bu sahneler, bir dönemin İstanbul’unda olağan görüntülerdi. (İnanmayanlar Refik Halit Karay’ın İstanbul’da Üç Devir Üç Hayat adlı kitabını okusunlar derim.)

HURMA KRALI”NIN OTOMOBİLİ

Nal ve koşum sesleri dışında bir gürültünün duyulmadığı İstanbul’da ilk motorlu kara taşıtı yaşama katıldığında takvimler 1895 yılını gösteriyordu. Bu otomobil, Meclis-i Mebusan üyesi Züheyirzade Ahmet Paşa’ya aitti. “Hurma Kralı” olarak da tanınan Basra Mebusu Züheyirzade, padişahın özel izniyle gümrükten çekmişti arabasını. Padişah II. Abdülhamid, Basra mebusunu kırmamak için bu aracın İstanbul’a sokulmasına izin vermişti. Aslında II. Abdülhamid’in otomobili vardı ama binmeyi reddediyor, Yıldız Sarayı’ndan dışarı çıktığı zamanlarda faytona binmeyi yeğliyordu. Bunun nedeni “suikast” korkusuydu. Dahası, dönemin güvenlik yetkilileri de padişahın otomobille kentte dolaşmasını uygun görmüyordu...  Tehlikeli bulunan yalnızca otomobil değildi; futbol topu, elektrik ve telefon da suikastte kullanılabilir kaygısıyla tehlikeli bulunuyordu. Söz gelimi futbol topunun içine bomba koyulup sarayın bahçesine uzaktan atılabilirdi!

Doğrusu yalnızca Osmanlı tahtında oturan padişah değil, İstanbul’da başka bir kesim de teknolojik yeniliklerden rahatsızdı.

Matbaa İstanbul’a getirildiğinde, el yazması kitaplar yazarak geçimini sağlayan hattatlar, yazı gereçlerini bir tabutun içine koyarak Beyazıt’ta yürüyüş yapmışlardı. “Matbaanın gelişiyle mesleğimiz öldü” demek istiyorlardı.

İSTANBUL’DA İLK ZAMANLAR OTOMOBİL ALMAK VE KULLANMAK İÇİN İZİN GEREKİYORDU

ZATÜLHAREKE

İstanbul’da kendi kendine çalışan motorlu araçlar da bu alanlarda bedenen ya da hayvan gücüyle ekmeğini kazanan bazı kimseleri üzüntüye boğacaktı. Otomobilin ortaya çıkışından rahatsız olanların başında arabacılar ve faytoncular geliyordu. Tophane’de kurulu bir vincin hamallarca denize atılışı da bir diğer örnekti. Bunu yapan hamallar vinç denen aletin ekmeklerine mâni olduğunu düşünüyordu. Denize attıkları aletin aslında onların işini kolaylaştırdığını sonradan öğreneceklerdi.

İlk zamanlarda otomobil adı da insanımızın dilinde yer etmemişti henüz. Otomobile, “zatülhareke” deniyordu. “Kendi kendine hareket eden” anlamında... Yüzyıllardan beri atların çektiği faytonlara, landonlara, arabalara alışık olan insanımız birden, böyle kendi kendine giden araçları görünce şaşkınlıklarını gizleyemiyordu... Çocuklar bu “gâvur icadı”nı taşlıyordu!

Gerçi başta padişahın bindiği, yanı sıra kılıç kuşanmış vezirlerin yürüdüğü dört atlı landonlar da Viyana’dan getirtilmişti ama o başkaydı. Onu çeken atlar Türk insanınca âdeta kutsanmış varlıklardı. Yaşamımızın bir parçasıydı atlar.

İstanbul’da varlıklı ailelerin konforu bir ya da iki atın çektiği faytonlarla sağlanıyordu. Züheyirzade’nin getirttiği “zatülhareke” gümrüğe geldiğinde gümrük yetkilileri ne işlem yapacaklarını şaşırmışlardı. Gümrük tarifesinde aracın yeri yoktu. Adı bile belli değildi. Bu yüzden kendi kendine hareket eden anlamına gelen “zatülhareke” diye adlandırdılar. O tarihten sonra, böyle kendi kendine hareket eden kamyon, traktör, minibüs gibi tüm araçlara zatülhareke denildi.

Kırsalda da motorlu tarım araçlarını bekleyen tepkiler vardı. Toprakları ekip biçmeye, harmanı savurmaya yarayan motorlu araçlar, yaşamını tarımdan kazanan köylüler tarafından tehdit olarak algılanıyordu. Ağzı var dili yok köylüleri çalıştıran toprak ağaları, işsiz ve aşsız kalacak köylülerin ayaklanmasından korkar oldu.

II. Abdülhamid döneminin zaptiye nezareti, çıkabilecek olası ayaklanmalarda kullanılabilir diye sarayın dikkatini bu araçlara önceden çekmişti. O nedenle sarayın otomobile bakışı pek olumlu değildi. Dolayısıyla İstanbul gümrüğüne gelen bu ilk otomobili Züheyirzade ancak padişahın özel izniyle dışarı çıkarabilirdi. İzin belgesine bir koşul eklenmişti. Söz konusu “zatülhareke” ancak sahibi ya da emrindeki bir kişi tarafından kullanılabilecekti...

Züheyirzade Ahmet Paşa, padişahın özel izniyle otomobiline işte böyle kavuştu. İstanbul’da elektrik tesisatı yine Saray buyruğuyla yasakken, Pera Palas’a bu konuda göz yumulması gibi...

Böylece İstanbul’da ilk otomobil, Fenerli Bahçe’de (Fenerbahçe’nin eski ismi) ortaya çıkmış oldu. Otomobil önce trenle Sirkeci’ye getirilmiş, oradan bir mavnaya yüklenerek Kadıköy’e taşınmıştı.

BİR OTOMOBİL LASTİĞİ TAMİRCİSİ (FOTOĞRAF: İBB ATATÜRK KİTAPLIĞI)

ACEMİ ŞOFÖR KAVRAMI

Züheyirzade’nin konağı Fenerbahçe’deydi. Kadıköylülerin yakından görebildiği bu otomobil konağın önüne çekildi ama bir sorun daha vardı: Otomobili kim sürecekti?

O dönemde otomobil satın alan kimselere satıcı firma tarafından düzenlenen bir kursla sürücülük öğretiliyordu. Paşa kendi gidip de şoförlük öğrenecek değildi ya... Bir haftalık sürücü kursuna Züheyirzade’nin Acem asıllı seyisi Abdurrahman Efendi gönderildi. Atları tanıyan, at arabasını sürebilen biri otomobil de sürebilir, diye düşünülmüştü.

Acem seyis, bir haftalık kurs sonunda direksiyon başına geçtiğinde İstanbul’da otomobil yolu da yoktu, otomobillerin uyacağı bir trafik düzeni de... Acem sürücü otomobili kullanıyordu kullanmasına ama çok kötü kullanıyordu! Düz yolda zikzaklar çiziyor, kâh hızlı kâh yavaş gidiyordu. İstanbullu sürücüler onun ne kadar kötü bir sürücü olduğunu unutmayacaklardı... Arkadan gelen kuşak bundan sonra kötü otomobil kullanan birini gördüğünde ona “Acemi şoför” demeye başladı. Acem gibi kötü kullanan anlamında... “Acemi şoför” nitelemesi zamanla Türkçede bir deyim hâline gelecekti.

Kırmızı renkli ve üstü açık olan otomobil, saatte 20 kilometre hızla gidiyordu. Bu hız o döneme göre uçar gibi gitmek anlamına geliyordu...

Hurma Kralı Züheyirzade’nin kızları arabanın koltuğuna kurulup canlarını Acem seyisin becerisine emanet ediyorlardı, yine de her seferinde bir korku düşüyordu yüreklerine, hareket hâlindeki arabada rüzgâr yiyip hastalanma korkusuydu bu! Kendilerini rüzgârın etkisinden korumak amacıyla sıkı sıkı sarıp sarmalıyor, üstüne bir de şal örtünüyorlardı. Ama varsın olsundu... Akşam saatlerine doğru Fenerli Bahçe’den çıkıp çevre semtlere kadar uzanıp gezmek bambaşka bir keyifti! Hurma Kralı’nın iki kızı vardı. Nereye gitseler birlikte giderlerdi. Kadıköy çevresinde adları “çifte kumrular”a çıkmıştı.

Züheyirzade’nin otomobilinin İstanbul’da görülüşünün ardından (1897) Mısır Hidivi Abbas Halim Paşa da Kahire’yi otomobille tanıştırıyordu.

Meşrutiyet’in ilk yıllarında İstanbul Belediye Başkanı Operatör Cemil Paşa, Belediye hizmetine bazı motorlu araçlar alarak İstanbul halkını bu “gâvur icadıyla” tanıştırdı.

Dönemin ordu yöneticileri de motorlu araçların işe yaracağını nihayet anlamışlardı. Bu nedenle kısa zamanda ordudaki motorlu araç sayısı sivil yöneticilerin kullandığı araç sayısını geçti. Özellikle I. Dünya Savaşı sürecinde Almanya’dan motorlu araçlar getirtildi. İstanbul’da bir otomobil taburu ve şoför eğitim okulu açıldı. İstanbul’da ilk özel şoför eğitim okulunu açan da ordu kökenli Fikri Tevfik Bey’di.

Yine Meşrutiyet Dönemi’nde görev alan her nazıra (bakana) bir motorlu araç tahsis etmek geleneği başladı. Dönemin basın organlarında, nazır koltuklarıyla birlikte makam otomobilleri de alay konusu oluyordu.

Mahmut Şevket Paşa’nın makam aracı içinde suikasta uğraması da bu dönemde gerçekleşmişti.

II. Meşrutiyet’ten önce kimse kendiliğinden otomobil almak ve kullanmak cesaretini gösteremezdi. İzin için başvuruda bulunmak bile bir cesaret gerektirirdi. Zaptiye-polis nezareti yetkilileri böyle bir başvuruda bulunan kimseyi kuşkuyla karşılar, amacı hakkında gizli bir soruşturma başlatır, böylece kişinin başı belaya girerdi. Hiç kimse zaptiyeyle başının belaya girmesini göze alamazdı.

Buna karşılık, Saray’a mensup kimselerin, örneğin şehzadelerin otomobil sahibi olma ve kullanma ayrıcalıkları vardı. Özetle İstanbul’da otomobil sahibi olmak ve otomobil kullanmak bir ayrıcalıktı!

ERZURUM’DAN SİVAS’A, ORADAN ANKARA’YA GİDEN MUSTAFA KEMAL VE ARKADAŞLARINI SAVAŞ ARTIĞI EMEKTAR OTOMOBİLLER TAŞIYORDU

İstanbul’da yayımlanan dergi ve gazetelerin sayfalarında otomobil ve otomobil lastiği reklamlarına da ilk kez II. Meşrutiyet döneminde rastlanır.

Otomobillerin gürültüsünden yakınan ilk yazı da yine bu dönemde yayımlanan Kalem gazetesinde çıktı.

I. Dünya Savaşı sonunda ordudan terhis edilen şoförler sivil yaşamda araç kullanma becerilerini sürdürmekte zorlandılar. Çünkü İstanbul’da çalışacakları, meslekleriyle ekmeklerini kazanabilecekleri ticari araçlar yoktu. O dönemdeki sefaretler ve konsolosluklar kendi araçlarını kullanmak üzere Türk şoförleri işe almıyorlardı.

Buna karşın Mütareke döneminde yabancı otomobil şirketleri İstanbul’da satış yerleri açtı. Fikri Tevfik Bey’in şoför okulu, sürücü adayı bulmakta zorlanmıyordu. Ve o yıllardaki sürücü okulu araçlarında çift direksiyon vardı. Sürücü adayının yanında oturan hoca, onun yaptığı yanlış bir harekete anında müdahale ederdi.

Takvimler 1918 yılını gösterirken İstanbul’da 100, 150 kadar otomobil bulunduğu biliniyor. Yalnızca İstanbul’da değil, Osmanlı’nın önemli kentlerinin hepsinde otomobil sayısı artış gösteriyordu. Dediğimiz gibi, otomobil sayısındaki artıştan üzüntü duyan kesim faytoncular ve arabacılardı. Otomobil denen “gâvur icadı” yalnızca arabacıları, faytoncuları korkutmuyor, zavallı atları da ürkütüyordu. Uzaktan bir otomobil sesi duyulduğunda arabacı ya da faytoncunun eli ayağı buz keserdi, “Kahrolası! Sağlık selametle gelmez olaydı!” diye bedduaya başlardı.

İstanbul’da otomobil sayısı yıldan yıla artıyordu ama bozulan araçları onaracak ustalar ve işlikler yoktu. Bozuk yollarda kırılan parçaların yedeğini bulmak kolay değildi. Bozulan araç günlerce, haftalarca yatardı durduğu yerde. Perşembe Pazarı’nda, Kalafatyeri’nde ve Robert Kolej’in mühendislik atölyelerinde bazı parçalar yapılabiliyordu.

Araç sayısı çok az olduğundan trafik düzenlemesine de gereksinim duyulmuyordu. İlk kez 1923 yılında, Cemil Topuzlu’nun belediye başkanlığı sırasında, Paris kenti örnek alınarak kent yaşamında bir trafik düzeni belirlendi. Galata Köprüsü’nün altındaki küçük bir odada bir Seyrisefain” merkezi kuruldu. Trafiğin kilit noktaları Karaköy alanı ve Galatasaray’dı. Yani dört yol ağzı olan noktalar... "Seyrisefain Merkezi bu noktalara birer trafik memuru yerleştirdi. Yine Seyrisefain Merkezi’nin girişimiyle İstanbul’da ilk trafik ışıkları Karaköy’de, Domuz Sokağı’nın bulunduğu yere yerleştirildi. Yıl, 1925’ti.

İstanbul’da bu gelişmeler yaşanırken Anadolu’nun o yıllardaki bozuk yollarında Mustafa Kemal Paşa, kırık dökük araçlar içinde cepheden cepheye yetişerek bir ulusun yazgısını yeniden canlandırmaya çalışıyordu...

Erzurum’dan Sivas’a, oradan Ankara’ya yollanan Mustafa Kemal ve arkadaşlarını savaş artığı, hurdası çıkmış, kırık dökük, benzini ve yedek parçası bulunmayan emektar otomobiller taşıyordu. Üstü açık, körüklü üç otomobil vardı Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda görev alan... O günlerin koşullarını Mustafa Kemal Paşa şu sözlerle özetliyordu:

"Yahu onca önemli meseleler, isyanlar, şunlar bunlarla uğraştık. Kararlar verdik. Emin olunuz bu kadar sıkıldığım olmadı. Ankara’ya gideceğiz, köhne, körükleri parça parça, bu karda kışta binilmesi gayri caiz otomobillere razı oluyoruz! Ama benzin, lastik, para bulamıyoruz. Fakat elbet bunlara da bir çare bulacağız."

2023'ün İstanbul’undan 100 yıl öncesine bakıldığında otomobilin hikâyesi böyle neşeli anılarla dolup taşıyor...

Otomobil
İstanbul
İstanbul'un ilk otomobilleri
Popüler Tarih
Tarih
Necati Güngör
Sayı 013

BENZER

Elinizde bulunan İST dergisinin 11. sayısı yine birbirinden güzel ve ilginç konularla dolu. Açıkçası, dergimizin methini hemen her yerde duyuyorum. Ve bu da beni mutlu ediyor...
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı tarafından yapımına başlanan “Kabataş-Mecidiyeköy- Mahmutbey Metro Projesi”ne yönelik arkeolojik kazı çalışmaları Barbaros Bulvarı’nın Çırağan Caddesi’yle kesiştiği köşede 2016 yılından bu yana sürüyor. Kazı çalışmalarında şimdiye dek 2142 adet eser kazı envanterine alındı. İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürü Rahmi Asal, kazı çalışmalarında derinleşildikçe daha erken döneme ait buluntular elde edildiğini ve bunun dünya kültür tarihi açısından da hayli önemli olduğunu belirtiyor.
İstanbul'un ve İstanbullunun yaşam kültürü dergisi İST, 2021'in ilk sayısıyla kentin tarihine ve bugününe ışık tutmaya devam ediyor.