Sokak isimlerinden tarihi sütunlara: Taşlar

Fotoğraf
Serkan Eldeleklioğlu
22 Haziran 2020 - 10:46

İstanbul’un engin tarihi bizlere o kadar çok ‘taş’ sunuyor ki; bunların her birinin öyküsünü yazmak, ne anlam taşıdıklarını açıklamak; inanın ciltleri doldurur. Bazıları; artık hepimizin bildiği semt isimleri, ilçe isimleri olmuşlar; bazıları eski abidelere yakıştırılmışlar; kimileri de derin, ilginç öyküleriyle İstanbul tarihinin eşsiz sayfalarında yerlerini almışlar ve soyutlaşmış kavramlar olarak zihinlerimizin kuytularında kıvrılarak bizlere, bir solukta okunacak ‘masalsı satırlar’ sunmuşlardır. 

Beşiktaş, Kabataş, Çemberlitaş, Kıztaşı, Nişantaşı gibi ünlü ve ‘taş’ içerikli tarihi İstanbul semtlerini bilmeyenimiz mi var... Fakat bazıları vardır ki, anlamlarını duyan insanların gözlerinin ‘fal taşı’ gibi açılmaması mümkün değildir gerçekten.  Ee, İstanbul burası… Her yeri, her kuytusu nice nice sırlar, nice sürprizler taşımıyor mu zaten?

Haydi şimdi, tarih sayfalarının kuytularında saklı kalmış bu efsanevî taşların bazılarını inceleyelim, sıra sıra…

Eskiden Osmanlı’da, bütün taşları nitelikleriyle inceleyen, sınıflandıran, tarif eden bir bilim dalı bile vardı İstanbul’da. Yani, ‘ilm-i ahcar’, ‘taş bilimi’...

Osmanlı yazarı Cafer Çelebi, bir hayli ünlü Risale-i Mimariye isimli eserinde “Taşlar üç çeşittir” der ve şöyle sınıflar: “Bu taşların en âlâsı güzidedir. İyisi cevher; ednası, yani alt kalitedeki ‘karataş’tır. Bir de orta hallisi vardır ki, ona da mermer derler.

Osmanlı tirendazları (okçu), ok atış müsabakalarında hedefi vurdukları yerlere ‘menzil taşları’ diktirirlerdi. Bunlardan bazıları Kağıthane’de, Okmeydanı’nda, Beşiktaş-Fulya’da.

Arzuhal taşı’na ne demeli acaba?.. Haliç’teki adalar üzerindeydi bunlar ve 18. yüzyılda, Sultan 3. Ahmet devrinde, insanlar bu adalara kayıklarla gelerek, herhangi bir konudaki şikayetlerini yazdıkları kağıtları arzuhal taşının üzerine bırakırlar, görevliler de bunları alır ve okuyup değerlendirmesi için Sultana takdim ederlerdi…

Cülus taşı’ neredeyse padişahlığı temsil eden en ünlü taş… Yeri Eyüp’te ve hâlâ görülebiliyor. Bir hanedan erkeği ölen babasının yerine sultanlık makamına çıkınca Eyüp’e kılıç kuşanmaya gelir ve atından inerken ve binerken birkaç basamaklı bu taşın üzerine çıkardı. Bir nevi ‘binek taşı’ denilebilir. 

1637-1695 yılları arasında yaşayan Kömürcüyan anlatıyor: “Üsküdar’ın ilerisinde ‘Sarı Taş İskelesi’ vardır. Sadrazam Rüstem Paşa’nın sarayı bu mevkideydi.

Bakalım ‘Taşlı Burun Tekkesi’ mevkisine… 1682’de ölen Lagari Belgradlı Mehmet Efendi kurmuştu bu tekkeyi. Eyüp’ün ilerisindeki Silahtarağa yolunda, Bahariye Polis Karakolu yakınındaydı. 

Hadımköy-Arnavutköy mevkiinde, Sazlıdere Barajı civarında “bir köy var uzakta, o köy bizim köyümüzdür”: Taş Ocak köyü!

Mecidiyeköyü’nün ‘dutluk’ olduğu yıllarda, burada sivri bir kayalık görülürdü ve şimdilerde bir sokak burası: Sivritaş Sokağı!

Topkapı Sarayı’nın dördüncü avlusunda Lala Kulesi vardır, ama ‘taş kule’ diye bilinir. Osmanlı devrinde inşaat işlerindeki organizasyonlarda ‘Taşçılar Ocağı’ vardı… Şair Baki’nin mısralarına bakalım: “Kadrini seng-i muallada bilüp ey Baki…” diye sıralanıp gidiyor. Baki’nin “seng-i mualla” dediği şey, tabutun konulduğu ‘musalla taşı’!

Dikilitaş, Sultanahmet

‘Taş’ sokak isimlerini ise, kelimenin tam anlamıyla saymakla bitiremem doğrusu: Yapraktaş, Taşçılar, Taş Cami, Taş Direk Çeşmesi, Taş Köprü, Taş Merdiven, Taş Odalar, Taş Savaklar, Taş Tekneler, Taş Mektep…

‘Taşçızade’ Şeyh Mehmet Efendi, Eyüp Otakçılar mevkiinde bulunan Emir Buhari Tekkesi camisinde şeyhti. ‘Taşçı Tekkesi’ ise, Samatya’da, tren hattı yakınındaki Kasap İlyas Mahallesindeydi. Olasılıkla 18. Asır’dan kalmaydı bu tekke. Kurucusu da ‘Taşçı’ Şeyh Alaattin Efendi idi. 

Namazgah taşı’, açık arazilerde kılınan namazlarda, düzeltilmiş zemin üzerinde kıble yönünü (mihrap) belirtmek için konulurdu. 

Osmanlı hamamlarındaki ‘musluk taşı’, muslukların altında olur ve tas biçimli mermer bir su haznesiydi. Sokak ve meydan çeşmelerinin yüzlerinde, kitabenin yazılı olduğu bölüme de ‘ayna taşı’ diyoruz.

Aşı taşı’ ise Niş’te çıkarılırdı ve bu tür taşların en ünlüsüydü. Aşı boyası rengi bu taştan yapılırdı. ‘Beti taşı’, bir tür kitabeli taştır ve eski Türkçede ‘beti’, yazı-şekil anlamına gelirdi. Bu taşlar dikey ve yekpare olarak dikilirlerdi. 

 

Harbiye'deki Ok Menzil taşı

Bir de ‘dua taşı’mız vardı eskiden. Üsküdar Nasuhi Dergâhı haziresinde yatan Karabaş Veli’nin müridi Arifi Şeyh Ömer’indi!..

Boğaziçi’nin Rumeli yakasında ve Sarıyer’in ilerisinde Garipçe (doğrusu Karibçe) köyü vardır. Efsaneye göre ‘koknara taşları’, bu köyün az açığında yer alıyordu. 

Sudak beş karış değirmen taşı, arsun taşı, davlumbaz ocak taşı, suhte ocak taşı, solça taşı, fırın taşı, baş-ayak sandık taşı, beş karış bilezik taşı, ulaklı araba taşı, sahan taşı, döşeme taşı, moloz taşı… İstanbul’un ‘taş’ları say say bitmiyor!..

Hızır taşı’ unutulur mu?.. Ceneviz kolonisinin 10. asırda yaptığı Anadolukavağı kalesinde, Osmanlı Sultanı 2. Beyazıt bir mescit inşa ettirmişti. Hızır taşı, işte bu mescitteydi.

Taşdelen suyu’, ne denli ünlüdür, lezizdir, kaynağı Sultançiftliği’dir. ‘Kayrak taşı’ biçimsizdir (amorf) ve duvar örgülerinde, eski İstanbul sokak döşemelerinde başarıyla kullanılmıştı. ‘Taş kalemi’, ‘kayağan taşından’ yapılır; yüzeyi düzgünleştirilmiş ‘taş tahta’ üzerine yazı yazmakta kullanılırdı. 

Birini musibete uğratmak içinse, eskiden ‘taş yedirmek’ deyimi kullanılırdı: “Taşlar yedirdi nan (ekmek) yerine, bir zamanlar felek, nan verdi şimdi ah ki, dendane kalmadı” der, Ziya Paşa.

Nişantaşı'ndaki 1950'lerden kalma Nişan Taşı

Meydan taşı’ vardı eskiden Bektaşî dergahlarında… Dergâha yeni giren adaya burada şöyle denilirdi: “Buna meydan taşı derler. Hazreti Pir efendimizin meydan celladı diye buyurdukları, elinde kudret kılıcıyla duran sultanın makamıdır. Terbiye ve edeple yola gelinecek makamdır.” Bu taşın üzerinde şeker veya baldan yapılan bir şerbet olur ve bu yeni katılan adaya içirilirdi. ‘Bektaşi taşı’ ise sarımsı renkte ve bir tür ‘teslim taşı’ idi. Avuç içi kadar, yuvarlak, 12 kollu, yıldız biçimliydi ve bele takılırdı. Niğde civarında, Hacı Bektaş’ta çıkarılırdı bu taş.

Gömlek taşı’, Osmanlı yapılarında tuğla örme duvarların üzerine kaplanan plaka taşlarıydı. ‘Kıble taşı’ da açık namazgah yerlerinde kıble yönünü göstermek için dikilen taşlara verilen isimdi. ‘Geysi taşı’ çok ilginçtir. Üzerinde oluklar bulunur ve yıkanan çamaşırların suları buralardan akardı. ‘Kan taşı’na ne demeli?.. Akan kanı dindirir ve ‘yüzük taşı’ olarak da kullanılır; ‘akik taşı’na benzer.

Şebçırağ taşı’ kızıl yakut renginde ve çok göz kamaştırıcı bir taştı. Geceleri de ateş gibi parlardı. ‘Mehek taşı’ vardı, eski kuyumcuların kullandığı. Siyah renkte ve oldukça sert, kumlu bir yapısı vardır. Üstüne altın sürüldüğünde kırmızı bir yaldız izi bırakır ve bu surette altının ayarı anlaşılır.

İstinye taşı’, aynı isimli Boğaziçi semtindeki taş ocaklarından çıkarılan çok kaliteli bir taştı. Kurtuluş’taki Aya Elefterios Kilisesi 1865’te bu taşlarla inşa edilmiştir.

Kabataş'taki Şükran Taşı

Büyükçekmece Köprüsü’nü bilirsiniz; Mimar Sinan’ın başyapıtlarından biridir. Bu köprünün göle bakan iç tarafındaki dalyan 1950’lerde İstanbul’un en önemli ve büyük dalyanıydı. Buna ‘kotura’ da denirdi. Dalyanın karaya bağlanan uçlarındaki taşlara ise ‘selamet taşları’ deniliyordu. 

1793’te Zahire Nezareti, değirmen taşlarını Foça’dan getirtirdi. Bu değirmenlerde, ‘çarh taşı’ ve ‘horos taşı’ olmak üzere, iki tip taş çalışırdı.

… Ve işte şimdi de İstanbul’daki taşların en ürkütücüsü, en ünlüsü, en sihirlisi, en etkilisi, en güçlüsü… YADA TAŞI!

‘Seng-i yede’ (yede taşı) diye bilinen bu efsanevi taş, Orta Asya kültüründe ve Yakutça lehçesinde ‘sata’, Altaycada ‘cata’ diye söylenirdi ve bir ‘yağmur taşı’ idi!.. Yani, istendiğinde yağmur yağdırırdı!

Ünlü Kaşgarlı Mahmut, bu taştan şöyle söz etmişti: “Bir tür ‘kam’lık, yani kahinliktir bu. Belli başlı taşlarla yapılır. Böylelikle yağmur ve kar yağdırılır, rüzgâr estirilir.” Yadacı ise, bu işlerle uğraşan kişinin sıfatıydı. Sözün aslı ‘yat’ (kehanet), ‘yatlamak’tan (sihir yaptırmak) gelir. Şu “İstanbul’un taşı, toprağı altın” diye boşuna mı söylenmiş, görüyorsunuz işte!

İstanbul
İstanbul'un taşları
Haldun Hürel
Sayı 001

BENZER

Dünyanın pek çok şehri için “edebiyatlı gezi rotaları” hazırlanıyor. Bu rotaların bazıları eserler aracılığıyla çiziliyor, bazıları ise edebiyatçıların yaşam ve üretim mekânlarını kapsıyor. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlamalarına, Sevengül Sönmez aracılığıyla, İstanbul’da yaşamış, düşünmüş, üretmiş, bugüne yazınıyla seslenmiş edebiyatçı kadınları anarak katılıyoruz.
Memleket, atalarımızın dediği gibi doğduğumuz değil doyduğumuz yerse eğer, neden gazeteci Zafer Arapkirli gibi hem “Londoner” hem de İstanbullu olmayalım; neden dünyanın birden çok şehrinde kendimizi evimizde hissetmeyelim?
1800’lerin sonlarında doğup 1900’lerin başlarında ölen İstanbullu tiyatrocu Kel Hasan Efendi, muhtemelen kendini sorumlu hissetsin ve tiyatro yolundan dönmesin diye fesini ve kavuğunu öğrencisine, İsmail Dümbüllü’ye bırakmıştı. O fes ile kavuk, ülkemizin en güzel tiyatro kafalarının bazılarında arzıendam ettikten sonra yeniden tek elde. Şevket Çoruh festen sonra tiyatroya verdiği emek ve muhalif sanatçı duruşu sayesinde kavuğu da emanet aldı.