Bir foto öykü: İstanbul’un ilk plajları

Fotoğraf
Gökhan Akçura Arşivi
04 Haziran 2021 - 13:12
Florya Plajı

Florya Plajı

Florya’nın plajlar tarihindeki yeri 1920’lerin başında yazılmaya başlar. Bu yıllarda Bolşevik Devrimi’nden kaçarak İstanbul’u geçici bir süre de olsa mesken tutan Beyaz Rusların bir bölümü Florya kıyılarına yerleştirilmiştir. Biraz sıcaktan biraz da yolculukta kaptıkları parazitlerden kurtulmak amacıyla denize giren Beyaz Rusları görmek için İstanbullular akın akın bu kıyılara gelir. İzmir doğumlu gazeteci Willy Sperco bu ilk günleri şöyle anlatır: “Başlangıçta boşta kalan subaylarla kendilerini tatilde sayan ve güz sonu Rusya’ya döneceklerini hayal eden Petersburglu ve Moskovalı dilberler, yakıcı güneşte, altın kumlarda çıplaklıklarını sergiliyorlardı. Güzel Moskovalıların kendilerini gösterdikleri bu yerlere, ‘Cuir de Russie’nin [Rus derisi anlamına gelen bir parfüm adı] sarhoş eden kokusunun cazibesine kapılan Türk ve yabancı erkekler akın akın gelmeye başladılar. Az sonra buralarda açık hava koltuk meyhaneleri ile banyo kabinlerine benzer tahta yapılar belirmeye başladı.” 1934 yılının Hafta dergisi, Florya bölgesine gidecekler için lüzumlu bazı rehber bilgiler veriyor (hesaplamalar iki kişi içindir): “Trene –tenzilatlı tarifeden istifade etmek şartiyle– gidip gelme 166 kuruş vereceksiniz. Bu bilet sizi banyolar için duhuliye [giriş ücreti] vermekten de kurtaracaktır.” Ama plajlara girmek yeterli değil, giyinip soyunacaksınız da elbette. “Solaryum veyahut Haylayf’ı tercih ederseniz, büyük kabinler 5, orta kabinler 3 liradır.

Florya, Atatürk’ün burayı beğenmesi ve ardından Cumhurbaşkanlığı Deniz Köşkü’nün yapılmasıyla yeni bir döneme girer. Plaja giden yollar, parklar yeniden düzenlenir. Ardından Trakya’ya kadar bütün yollar asfaltlanır. Atatürk de son yıllarının en güzel günlerini burada geçirmiş ve İngiltere Kralı VII. Edward’ı Florya Deniz Köşkü’nde konuk etmiştir. Artık Florya için yeni bir tarihin yazılmasına başlanmıştır.

Caddebostan Plajı

Caddebostan Plajı

Caddebostan’ın eski adı Cadıbostanı’ydı. İstanbul Ansiklopedisi’nin yazdığına göre burada ilk olarak Dimitri ve ortağı tarafından 1926 yılında bir kır kahvesi açılmıştır. Kahvenin önündeki kumluk da denize girmek isteyenlerin hizmetindedir. Ama esas rağbeti ince kumu ve aile pansiyonları sayesinde 1940’lı yıllarda kazanır. Refik Halid Karay, plajı şöyle anlatır: "Bostanın denize inen kısmı çoktan uydurma bir plaj haline getirilmiştir. Bir zamanlar sırık domatesi ve enginar yetiştirilen bu sahada artık sırım gibi delikanlılar dolaşmakta ve sakız kabaklarının çiçek açıp bezelyelerin çalılara sarılmalarına mukabil genç kızlar yerlere yatmakta ve birbirlerine dolanmaktadırlar." Plajın orta yerindeki manolya ağacı hem gölgelik vazifesini görmekte hem de plajın karakteristik bir kişilik kazanmasını sağlamaktadır. 300 adet anahtarlı kabini olan plajın 1962 yılındaki fiyatları şöyledir:

Duhuliye 75 kuruş
Kabin 135 kuruş

Altınkum Plajı

Altınkum Plajı

Sarıyer’in Karadeniz sahilindeki Altınkum Plajı, 1 Temmuz 1930 tarihinde açılır ama esas ününe Şirket-i Hayriye tarafından ele alındıktan sonra kavuşur. Şirketin bazı seferleri bu plaja kadar uzanmaya başladığı gibi buraya yönelik özel gezi seferleri de düzenlenir. 1938 yılında Foto Magazin dergisinde Vedat Birson, Altınkum Plajı hakkında şu raporu verir: "Temiz hava, temiz deniz size kumluğun küçüklüğünü, tesisatın iptidailiğini unutturuyor. İşte aradığımız yeri bulduk. Gazinosu da ta uzakta tepede, insanı tepeden tırnağa kadar süzen seyirciler yok." Gazinosunda sürekli programlar yapılmasına rağmen Altınkum Plajı yeteri kadar rağbet görmez. Vapura yolcuları oyalamak için hoparlörlü gramafonlar da konur ama gidip gelmenin dört saat sürmesi halkı yıldırır. Giderek unutulan, pek akla gelmeyen bir plaj haline gelir. Fotoğrafta, 1930 yılında Altınkum Plajı’nda bir Beyaz Rus ailesi.

Büyükdere Plajı

Büyükdere Plajı

Büyükdere’deki Beyazpark Plaj ve Gazinosu’nun kuruluş öyküsü, deniz hamamlarından plajlara nasıl geçtiğimiz hakkında ilginç bilgiler edinmemizi sağlar. Burası 13 Ağustos 1926 tarihinde "Beyazpark Gazinosu ve Deniz Banyosu" olarak kurulmuştur. Arazisi belediyenin olan plajın müteşebbisi Rasim Kayra’dır. Denize nazır gazinonun iki yanında biri kadınlara diğeri erkeklere mahsus deniz hamamları bulunmaktadır. Lakin bazı Büyükdereliler bu kadar yakın ve aralarında içkili gazino bulunan iki hamamdan rahatsız olup "adap ve ahlâka mugayyir" olduklarına dair bir dilekçe vererek kapanmasını isterler. Bir tesadüf eseri, aynı günlerde, o zaman daha Atatürk adını almamış olan Gazi Mustafa Kemal Büyükdere’ye uğrar. Yerini ve hamamların suyunu pek beğenir. Bunu fırsat bilen gazino sahibi, Gazi’nin yanında bulunan Tahsin Uzer vasıtasıyla dilekçe meselesini Mustafa Kemal’e çıtlatır. Bunu duyan Gazi çok sinirlenir: "Kadın erkek ayrımı ne oluyor? Burada doğru olmayan şey, aradaki mesafenin azlığı değil, deniz hamamında hâlâ haremlik ve selamlık aranmasıdır" diyerek düşüncelerini belirtir. Atatürk’ün bu ilgisi sonucu, Büyükdere Deniz Hamamları hışımdan kurtulur ve ünü giderek artar. Planı yeniden ele alınarak düzenlemeler yapılır. Deniz hamamları kaldırılarak büyük bir yüzme havuzu tesislere eklenir. Plajın üç kademeli atlama kulesi de tarihimizde bir ilk örnek olarak yerini alır.

Fenerbahçe Plajı

Fenerbahçe Plajı

Cumhuriyet’in bu ilk döneminde Fenerbahçe Plajı, İstanbul’un en demokrat plajı olarak tanınmaktadır. Kadıköy’ün en güzel kızlarını, hem de plaja hiç para ödemeden burada görmek mümkündü. Ama bu "demokratlığa" karşı olan hanımlar da düşünülmüş ve kadınlar için kapalı bir özel bölüm yapılmıştı. Dönemin gençleri buraya “harem” diyorlardı. "Mamafih her harem gibi bunun da etrafında kaynaşmalar eksik değil" diye ekliyor o dönemden bir gözlemci. Fikret Adil ise plaja “fevkalade nezih bir sınıf halkın” devam ettiğini söyler, sonra, 1940’ların başında plajın manzara-i umumiyesini şöyle aktarır: "Plajın kapısında hususi otomobiller, müşterilerini bekleyen arabalar, birçok da kadın ve erkek bisikletleri sıralanmıştır. Burası tam anlamiyle bir aile plajıdır."

Salacak Plajı

Salacak Plajı

Salacak Plajı önümüze koyduğu manzarayla göz kamaştırır. 1931 yılında Milliyet gazetesi muhabiri burayı Babil’in asma bahçelerine benzetir: "Güneş, Sarayburnu’nun serviliklerinde kızıl bir tuğ gibi kaybolurken, gazinonun gökteki yıldızları kıskandıran allı yeşilli ampulleri bir anda yanıyor. Denizin üstüne aksı düşen bu ateşin fanuslar, Kızkulesi’nin karşısında, tarihin Çırağan şenliklerini andıran bir hal alıyor." Osman Cemal Kaygılı da, "Parkın en güzel yerinde yükselen setlerin kenarında oturup bir yandan Darüttalimi dinlerken bir yandan da Kızkulesi plajında yüzenleri ve güneşlenenleri izlemek ayrı bir eğlence tadı verir" der. "Burada bando takımı, mandolin, incesaz, zurna, polka, zeybek, çiftetelli gibi oyunlar oynanır. Havanın en güzeli, manzaranın en iyisi, eğlencenin en şatafatlısı ve suyun en nefisi buradadır" diye ekler.

Moda Plajı

Moda Plajı

İstanbul’un Anadolu Yakası’nda ilk deniz hamamının Moda’da kurulduğu rivayet edilir. Bu deniz hamamı yirminci yüzyılın son çeyreğine kadar ayakta kalmıştır. Plaj, üç ahşap iskele ile denize doğru uzanır. Atlama kulesi en uzun iskelenin ucunda bulunur. Kadınlar hamamı ise Kalamış tarafındaki iskelenin yanında yükselir. 1937 yılında yayımlanan bir röportaj plajın atmosferini bize şöyle aktarır: "Atlama kulesinin en yüksek yerinden birbiri arkasına denize dalanlar, yüzme müsabakasına hazırlananlar. Topla oynayanlar, denizde boğuşanlar o kadar çok ki..." Moda, özellikle 1 Temmuz Kabotaj Bayramlarında öne çıkar, Atatürk de yapılan deniz şenliklerindeki kürek yarışlarını Ertuğrul yatından ilgiyle izlerdi. Moda Plajı kısa sürede Anadolu Yakası’nın su sporları merkezi haline geldi. Cem Atabeyoğlu buradaki anılarını şu sözlerle anlatır: "Moda Deniz Hamamı’nın 33x33 metrelik havuzunda yalnızca yüzmedim, yüzme yarışlarında hakemlik bile yaptım. Yüzme sporumuzun ‘taş devri’ni tamamlayıp ‘yontma taş’ devrini yaşadığı yıllarda tabii..."

Yörükali Plajı

Yörükali Plajı

Büyükada’daki Yörükali Plajı’nın tarihi on dokuzuncu yüzyıla kadar uzanır. Sermet Muhtar Alus, 1890’lı yılları anlatırken plajımızdan da söz eder: "Yorgoli, şimdi Yürükali. O vakit de deniz hamamları vardı. Kadınlarınki ve erkeklerinki yan yana... Pedavraları sımsıkı kapalı olan kadınlar hamamından bazı ecnebi madamlar ve matmazeller yasak masak dinlemeyerek dışarı fırlarlar, delikanlılar da kulaçla peşlerine düşerlerdi." Yorgoli’nin nasıl Yörükali’ye (ilk dönemlerde Yürük Ali) dönüştüğünü ise bilmiyoruz. Herhalde 1933 yılında sinemaların ve otellerin adlarının "talebe cemiyetlerinin baskısıyla" Türkçeleştirilmesiyle eş zamanlıdır.

1934 yılında Adaları Güzelleştirme Cemiyeti’nin önüne koyduğu görevler arasında Yörükali Plajı’nın “asrileştirilmesi” de vardır. Yapılan yarışma sonucu kazanan proje ile yeni bir çehre kazanan plaj, 1936 yılında çalıştırılmaya başlanır. Plaja eklenen iskele ada vapurlarının buraya uğramalarını sağlar. Haftalık magazin dergileri Yörükali Plajı’ndan söz etmeden duramaz. Bir dergi yazarı burada “güneş banyosu yanı sıra göz banyosu da” yapmamızı tavsiye eder. "Plaja girerken uzun müddet gözünüz doyuyor, sonra da su vücudunuzu doyuruyor. Bu plajda yabancılar, diğer yerlerdekinden fazladır. Plajda sıcağını atmış olanların yeniden terlemesini önlemek için çıkış kapısının önünde ada eşekleri bekliyor."

Küçüksu Plaj

Küçüksu Plajı

Şirket-i Hayriye, Boğaziçi’ni kalkındırma çabaları çerçevesinde yeni bir adım olarak 1939 yazında Küçüksu Plaj ve Gazinosu’nu işletmeye açar. Açılış çalışmaları devam ederken bir Şirket-i Hayriye yetkilisi tarafından şu bilgiler verilir: "Plaj, 300 kişi alacak genişliktedir. Büyük küçük, üç yüz soyunma yerimiz var. Aile kabinlerinde her türlü konfor bulunacaktır. Plajın orta kısmına, 50 santim kalınlığında renkli kumlar döşeyeceğiz. Görüyorsunuz; gazinomuz da bitmek üzeredir. Burada dans edenler için rozparke yer ayıracağız. Gazinonun önü, palmiyeler ve çiçeklerle süslenecek. Üzerinde geniş bir teras yapılacak. Plaj muhitinde gece hayatını uyandırabilmek için, birçok yenilikler düşünüyoruz!" Yaz aylarında şirketin bütün Boğaz vapurları Küçüksu Plajı iskelesine uğrarlar. Şehre yakın olduğu için plaj çok rağbet görür. Küçüksu Plajı’nın müşterileri giderek artınca, şirket bir ilan vererek "Bebek ile plaj arasında pazartesi günlerinden başka her gün arabalı vapur servisi" konulduğunu açıklar.

1969 yılında plajın hâlâ rağbette olduğunu görürüz. Yazın günde ortalama 400 kişi buraya gelmektedir. O dönemin bir gazete haberinde plaj şöyle tanıtılır: "Küçüksu plajı hafif poyraz ve karayel rüzgarlarını tutar. Temiz bir lokantası, duşları ve büfeleriyle önde gelen plajlardan biridir."

Suadiye Plajı

Suadiye Plajı

1930’lu yılların en çok rağbet gören plajı Suadiye Plajı’dır. Dönemin gazetelerinde plaj hem ucuz hem de modern olarak tanımlanır. Düzenli vapur, tren ve otobüs seferleriyle ulaşılabilmesi plaja büyük bir avantaj sağlamaktadır. Plaja giden yol, iki tarafı ağaçlı güzel bir asfalttır. “Antre”, yani giriş kırklı yıllarda 35 kuruştur. En büyük özelliği ise denize merdivenle inilmesidir. Plajdan geceleri de yararlanılabilmesi için deniz iki kuvvetli projektörle aydınlatılmaktadır. Atatürk’ün 1934 yılında Suadiye Plajı’nı ziyareti gazetelerde şöyle anlatılır: "Sakarya motoru Moda’da beş on dakika durduktan sonra, tekrar hareket etmiş ve Suadiye Plajı’na gelerek rıhtıma yanaşmıştır. Muhterem misafirlerimizle Reisi Cumhur hazretleri, plajın gazino kısmına çıkmışlar, terasta oturmuşlar ve denizi temaşa eylemişlerdir." Fikret Adil, plajın modernliğine vurgu yapar. Yerli ve Avrupa sinema ve moda mecmualarının resimlerindeki bütün plaj kıyafetlerini burada görebileceğimizi hatırlatır. Hatta bazı "bayan"ların, birkaç mayo getirip plajda âdeta mayo defilesi tertiplediklerini söyler. Plajın koyunda daima birkaç kotra, motor ve sandal bulunduğuna da işaret eder.

İstanbul
Plaj
İstanbul'un plajları
Florya Plajı
Suadiye Plajı
Caddebostan
Caddebostan Plajı
Moda Plajı
Gökhan Akçura
Tarih
Sayı 006

BENZER

49. İstanbul Müzik Festivali’nin tarihleri ve mekanları açıklandı. Genel bilet satışı ise 25 Haziran Cuma günü başlıyor!
Kaderin garip bir cilvesi! İşgalciler ve onları beş yıl sonra geldikleri gibi gönderecek olan kurtarıcı, aynı gün aynı saatlerde İstanbul’a geldi. İstanbul, ‘işgalcilerini’ ve ‘kurtarıcısını’ aynı gün aynı saatlerde karşıladı.
Karantina günlerinin yalnızlığında Kalben, korkularıyla yüzleşmesini, kendisiyle hesaplaşmasını ve fiziki olarak hapis hayatı yaşamasına rağmen zihinsel olarak özgürlüğü yakalayışını içtenlikle kaleme döktü: "Ben zaten senelerdir dört milyar kadınla birlikte karantinadaydım."