Nâzım Hikmet’in sinema yolculuğu

26 Mayıs 2022 - 11:08

Nâzım Hikmet 15 Ocak 1902 yılında Selanik’te doğdu. Dedesi Diyarbakır, Halep ve Selanik valilikleri yapmış Mehmet Nazım Paşa’dır. Babası Hikmet Nâzım Bey ise Dışişleri Bakanlığı memurluğu, Hamburg konsolosluğu, Matbuat-ı Umumiye’de çevirmenlik gibi işlerde çalışmış, daha sonra Süreyya Paşa Sineması müdürlüğü, Sinema Postası isimli sinema gazetesi ile yayıncılık yapmıştır. Annesi Celile Hanım ise piyano çalan, resim yapan, Fransızca bilen iyi eğitim almış çok yönlü bir kişiliktir.

Nâzım Hikmet 1915 yılında Heybeliada Bahriye Mektebi’ne girer. Stajyer bahriyeli iken yakalandığı akciğer hastalığı nedeni ile 1920 yılında askerlikten ayrılır.

1921 yılı Ocak ayında arkadaşı Vâlâ Nureddin ile Kurtuluş Savaşı’na katılmak üzere Anadolu’ya geçer. 19 yaşındaki Nâzım ve arkadaşı 7 günlük yaya yolculuğunun sonunda Ankara’ya ulaşırlar. Ancak çok istedikleri halde cepheye gönderilmezler ve 14 Haziran 1921’de Bolu Sultanisi’ne (lise) öğretmen olarak atanırlar. Bolu tutucudur, padişah yanlısı çevrenin baskısı vardır. Sadece iki ay dayanabildikleri Bolu’dan ayrılarak 30 Eylül 1921’de önce Batum’a oradan da Moskova’ya geçerler.

Moskova onun hem şiir anlayışını kökten değiştirecek hem de yeni bir sanat olan sinema ile karşılaşacaktır. Nâzım’ın deyimi ile onda sarsıntı yaratacak deneyimi, Moskova’da tanıştığı sinema ile yaşayacaktır.

Nâzım Hikmet sinemayla ilk defa, 19 yaşındayken Golod... Golod... Golod... (Açlık... Açlık... Açlık...) isimli belgesel ile tanışır. Belgesel filmin yapımcısı bir kimyager olarak çalışırken ayrılıp sinema yapmaya başlayan ve Sovyetler Birliği’nin önemli yönetmenlerinden Pudovkin’dir.

Moskova’ya Nâzım’la beraber giden Şevket Süreyya Aydemir anılarında 18 dakikalık bu belgeseli izleme öykülerini anlatır:

"1921 yılında akşamdı. Moskova’da gürültülü bir meydandan geçiyorduk. Meydanın ortasında iki kamyon durdu. Birinin üzerine bir sinema perdesi çektiler, ötekinde makine işlemeye başladı. Ve perdede filmin adı göründü. Meydandaki insan kalabalığı gittikçe arttı, kenetlendi, tramvaylar, arabalar geçemediler. Filmi seyretmeye başladık."

Bu film Nâzım’ın şiire ve sanata bakışını etkiler.

Nâzım Hikmet ve Muhsin Ertuğrul

Moskova’da Mayakovski ve Meyerhold gibi ünlü Rus şairlerle tanışır. 1921 Mart ayında Pravda gazetesinde “Genç Türk şairi, fütürist şair Nâzım Hikmet’in şiirleri, ritmiyle okuyucular üzerinde büyük etki uyandırdı” yazmaktadır.

Nâzım Hikmet Moskova’da üniversite eğitimini tamamlar ve 1924 yılı Aralık ayında Türkiye’ye döner.

İstanbul’da Süreyya Paşa Sineması’nın müdürlüğünü yapan Nâzım Hikmet’in babası Hikmet Bey, Osmanlıca-Fransızca Sinema Postası/Le Courrier du Cinema adında bir dergi çıkarmaktadır. Bu dergide filmlerin tanıtımı, sinema haberleri ve film eleştiri yazıları yayımlanmaktadır. Nâzım’ın babası Sinema Postası dergisinin yayınında kendisine yardım etmesini, yanında çalışmasını ister. Şeyh Şait İsyanı bahanesi ile çıkan Takrir-i Sükûn Yasası Nâzım Hikmet’in de yargılanmasına neden olur. Dönemin Aydınlık dergisinde yayımlanan yazıları nedeni ile yargılanır. 1925 ortasında tekrar Moskova’ya dönmek zorunda kalır. Nâzım Hikmet’in gıyabında açılan dava sonucunda 15 yıla mahkûm edilir.

Böylece babasının Sinema Postası dergisindeki macerası sadece 7 ay sürecektir.

Babası Hikmet Bey’in, Süreyya Sineması’nın işletme müdürü olması sinemaya ilgi duymasına ne kadar etki etmiştir bilemiyoruz, ama asıl olarak Muhsin Ertuğrul’la dostluğu onu sinemaya bağlar.

Ertuğrul, Almanya’da 1920 yılında Kara Lale Bayramı, Şeytana Tapanlar, Ölüm Kervanı ve Samson filmlerini yöneterek yönetmen olarak kendisini tanıtır. 1922 yılında Almanya’dan döndüğünde kendi adına film stüdyosu kurmak ister, bu projesini gerçekleştiremeyince Seden kardeşleri yapımcılığa ikna eder ve Kemal Film ile çalışmaya başlar. İstanbul’da Bir Facia-i Aşk Muhsin Ertuğrul’un yönettiği İstanbul’daki ilk filmidir.

Nâzım’dan 10 yaş büyük olan Muhsin Ertuğrul, sinema eğitimi için Moskova’ya gider ve orada Nâzım’ın sağladığı ilişkilerle, önemli Rus sinemacılarla tanışır. Nâzım Hikmet sayesinde Moskova’da çok iyi ağırlanır. Bakü’de Tamilla ve Moskova’da Spartaküs filmlerini çeker. Muhsin Ertuğrul daha sonra Türkiye’ye döner ve sinema işletmecisi İpekçi ailesinin şirketi İpek Film’de yönetmen olarak çalışmaya başlar.

İpek Film Stüdyosu

Bu arada yapılan bir yasa değişikliği ile Nâzım’ın 15 yıllık hapis cezası kaldırılır ve 1928 yılında Nâzım da ülkeye döner. Muhsin Ertuğrul ondan önce piyes ister ve Nâzım’ın yazdığı iki oyun Dârülbedâyi’de (İstanbul Şehir Tiyatroları) sahnelenir. Muhsin Ertuğrul bu defa ondan İpek Film için senaryolar yazmasını ister. Böylece Nâzım’ın sinema serüveni başlar.

Muhsin Ertuğrul’un 1932 yılında İpek Film için çektiği Bir Millet Uyanıyor filminde de Nâzım Hikmet, hem reji asistanı hem de seslendirme yönetmeni olarak önemli bir rol oynar.

Muhsin Ertuğrul’un Nâzım’la başlayan çalışma arkadaşlığı birçok filmde devam eder. Mehmet Fuat bu arkadaşlığı şöyle tanımlar: "Aslında her sorunu çözen, bulunmaz bir yardımcıydı. Senaryo yazar, film çekilecek yerleri bulur, çekim sırasında aksadığı görülen konuşmaları değiştirir, metinlerdeki dil yanlışlarını düzeltir, manzum yerleri, şarkı sözlerini akıcılaştırır, gerektiğinde eline fırçayı alıp dekor boyardı."

Nâzım Hikmet senarist, yönetmen ve seslendirmeci olarak birçok Türk filminde görev alır.

Nâzım Hikmet'in senaryosunu yazdığı Lale Devri filminin afişi

Senarist Nâzım Hikmet

Nâzım Hikmet senaryolarında kendi adını çok az kullanır. Mümtaz Osman, Ercüment Er gibi takma adlar ile senaryolar yazar.

Muhsin Ertuğrul’un çektiği Karım Beni Aldatırsa, Düğün Gecesi, Söz Bir Allah Bir operet filmlerinin senaryolarını ve şarkı sözlerini kaleme alır. Fena Yol, Milyon Avcıları ve Leblebici Horhor operet filmleri de Nâzım’ın eserleridir.

Aysel Bataklı Damın Kızı filminin senaryosunu Selma Lagerlöf’ün romanından uyarlayarak yazar. 1934 yapımı Aysel Bataklı Damın Kızı filminde Cahide Sonku başrolde oynamaktadır.

1938 yılında yeniden tutuklanır. 28 yıl hapis cezasına mahkûm olur.

Hapiste iken Tosun Paşa (1939), Şehvet Kurbanı (1940), Kahveci Güzeli (1941), Kıskanç (1942), Kızılırmak Karakoyun (1947) filmlerinin senaryolarını müstear isimlerle yazar.

1950 yılında başlattığı açlık grevinin de etkisiyle çıkan af ile özgür kalır.

Üçüncü Selim’in Gözdesi, Lale Devri, Barbaros Hayrettin ve Balıkçı Güzeli-Binikinci Gece filmlerinin senaryosunu 1951 yılı içinde yazar. 1951 yılında öldürülme korkusu ile çok sevdiği yurdundan ayrılmak zorunda kalır.

Moskova’da iken filme çekilemeyen Fransa-Vietnam’ın senaryosunu 1953 yılında; Ejder İbrahimof’un çektiği Aynı Mahalleden İki Delikanlı filminin senaryosunu 1956 yılında yazar.

Nâzım Hikmet’in yönettiği Güneşe Doğru (1937) filminin afişi

Yönetmen Nâzım Hikmet

Kısa ve uzun metraj olarak beş adet film yönetir, Nâzım. 1934 yapımı İstanbul Senfonisi ve Bursa Senfonisi, İstanbul ve Bursa üzerine belgesellerdir.

1933 yapımı Düğün Gecesi (Kanlı Nigar) ve Yeni Karagöz yönettiği kısa filmlerdir. Mümtaz Osman takma adıyla Naşit Dolandırıcı isimli kısa güldürü filminin yönetmenliğini yapar. Naşit Dolandırıcı bir sosyete dolandırıcısının yaşamını anlatır.

Düğün Gecesi ortaoyununu (bu filmde Kavuklu Ali, Naşit Özcan, Fahri Gülünç, Zenne Necdet İnce oynamıştır) ve Yeni Karagöz gölge oyununu (Hazım Körmükçü tarafından oynatılan Karagöz gölge oyunu) sinemaya aktarır.

Nâzım Hikmet’in yönettiği Güneşe Doğru adlı 1937 yapımı uzun metrajlı filmde Arif Dino oynarken, perdede Neyzen
Tevfik görülür. Abidin Dino’nun dekorlarını yaptığı, Lazar Yazıcıoğlu’nun görüntü yönetmenliğini yaptığı film, mütareke döneminde belleğini yitiren bir delikanlının 17 yıl boyunca kendisini hep o çağlarda yaşıyormuş sandıktan sonra, geçirdiği ameliyatla iyileşmesinin ve kendisini birdenbire Cumhuriyet Türkiye’sinde buluvermesinin, öyküsüdür. Hasan Âli Yücel film üzerine yazdığı eleştiri yazısında “İsim güzel, fikir, buluş güzel, senaryo muvaffakiyetli, konuşmalar çok tabii ve hatta maharetli. Bütün bunlar iyi fakat film muvaffak sayılamaz” demiş ve eleştirmiştir. Güneşe Doğru filmi, sinemamızı tiyatronun baskısından kurtarma yolundaki ilk önemli adım olması açısından önemlidir.

İpek Film

Seslendirmeci Nâzım Hikmet

İstanbul’da Elhamra, Melek (Emek) Sineması, İzmir’de Milli Kütüphane ve Opera Sinemasını işleterek iyi kazançlar
elde ederler ve 1928 yılında kurulan İpek Film ile yapımcılığa başlarlar. Muhsin Ertuğrul’un yönettiği Kurtuluş Savaşı’nı konu alan Ankara Postası filmi iki günde iki sinemada 16 bin 575 kişi tarafından izlenir. Bu gişe başarısı o yılların rekorudur. Ankara Postası’ndan elde ettiği kazançla cesaretlenen İpek Film, ilk sesli Türk filmi İstanbul Sokakları’nın yapımcısı olur. Ancak Paris’te yapılabilen seslendirme maliyetlerinin yüksekliği onları bir seslendirme stüdyosu kurmaya yöneltir.

Nişantaşı Valikonağı Caddesi’nde kullanılmayan bir ekmek fabrikası binası İpekçi ailesi tarafından kiralanarak Türkiye’nin ilk seslendirme stüdyosu haline getirildi ve 8 Temmuz 1933 tarihinde hizmete başladı. Almanya’dan bir ses mühendisi getirilmişti. Osman İpekçi’nin yönettiği, W. Morchenn adlı ses mühendisinin sesleri kaydettiği ilk seslendirmede Hüseyin Kemal Gürmen, Emin Beliğ Beler, Mahmut Morali, İ. Galip Arcan ve Sami Ayanoğlu konuşmuşlardı. Türk sinemasının her dalında olduğu gibi seslendirme alanında çalışanlar da bu işi “yapa yapa” öğrendiler. En tanınmış seslendirme yönetmenleri Ferdi Tayfur, Nâzım Hikmet, Mahmut Morali ve Galip Arcan’dı. Nâzım Hikmet, İpek Film’in getirttiği birçok filmin dublaj yönetmenliğini yaptığı gibi, kendi senaryosundan çekilen filmlerin de seslendirmesini gerçekleştirir.

Seslendirme stüdyosunda geçim kaygısıyla çalışır Nâzım. 1933 yılından itibaren hapse düştüğü 1938 yılına kadar da İpek Film’e ait stüdyoda çalışır.

Dublaj ustası Adalet Cimcoz ise anılarında şöyle der: "Nâzım Hikmet’in çalışma yöntemini başka hiçbir seslendirmecide görmedim. Yabancı dil bilirdi. Perdede konuşmaları dinler, önündeki boş kâğıda heceleri ayırır, ona göre verirdi Türkçe sözleri. Böylece artık sessiz hece olmazdı. Arada bir kendi de heveslenir sevdiği bir tipi konuşurdu."

Nâzım Hikmet ve İhsan İpekçi

Nâzım Hikmet ve sinema

Nâzım Hikmet’in Kuvayi Milliye Destanı, Şeyh Bedrettin Destanı, Memleketimden İnsan Manzaraları gibi bazı eserlerini sinemayı çağrıştıran anlatı biçimiyle, bu çağrışımı güçlendiren diyaloglarla yazdığı saptanır. Bu konuya 1967 yılında Yeni Sinema dergisindeki yazısı ile ilk dikkati çekenlerden birisi Ece Ayhan’dır: “Nâzım Hikmet’in şiiri sinemadan yeni anlatım olanakları, açılar, mercekler, yöntemler ve bakışlar elde etmiştir. Şairin Memleketimden İnsan Manzaraları kitabını okuyanlar, bu destanın baştan başa bir sinema dilinin bildik özelliklerini taşıdığını görürler.”

Nâzım Hikmet’in sinemadaki deneyimi, gördükleri ve yaşadıkları sonrasında Türk sineması üzerine aşağıdaki değerlendirmesi sonraki yılları da kapsar niteliktedir.

"Bizde filmcilik ilerlemiyorsa, sosyal sebepler bir yana, sebep ne teknik noksanda, ne aktör noksanında, ne rejisör, ne sermaye noksanındadır. Bütün mesele film çevirmek isteyen sermayedarın kafasında ve çeviren insanın zihniyetinde Amerikan, İngiliz, Fransız filmlerinin örnek tutulmasındadır. Hulbuki biz, eldeki teknikle, personelle, parayla hakikaten güzel filmler çevirebilirdik. Yeter ki ‘Türk janrı’ filmin mevcut imkânlarla nasıl olması gerektiği işi üzerinde düşünülsün!"

Kaynaklar

Oğuz Makal, Beyazperde ve Sahnede Nâzım Hikmet, YGS, 2003.

Ekber Babayev, Yaşamı ve Yapıtlarıyla Nâzım Hikmet, s. 263 Cem Yayınevi, 1976.

Orhan Ünser, Nâzım Hikmet’in Sinema Çalışmaları: Ali Baba, Antrakt dergisi, Sayı 33, Haziran 1994; http:// sinematek.tv/nazim-hikmetin-sinema- calismalari/

Erman Şener, “Sözlendirme Sorunu”, Yeni Sinema dergisi, Sayı 19-20, 1968; http://sinematek.tv/yeni-sinema-1968- sayi-19-20/

Altan Yalçın, “Sinema Tek Arşivinde İki Yıl”, Yeni Sinema dergisi, Sayı 10-11, 1967; http://sinematek.tv/yeni-sinema- 1967-sayi-10-11/

Ece Ayhan, “Nâzım Hikmet ve Sinema“, Yeni Sinema dergisi, Sayı 9, 1967 http:// sinematek.tv/yeni-sinema-1967-sayi-9/

Nâzım Hikmet
Güneşe Doğru
Sinema
Muhsin Ertuğrul
İpek Film
İstanbul
Sayı 010

BENZER

Bu yıl ilk kez düzenlenecek olan Sound of Europe Festivali, 10-11-12 Haziran tarihlerinde İstanbul'da ve Ankara'da. Katılım ücretsiz!
1940 Olimpiyat Oyunları’na ev sahipliği yapacak şehir olarak Tokyo seçilmişti. Fakat savaş yüzünden organizasyon iptal edildi. Konuklarını ancak 1964’te ağırlayabilen şehir, 2020 seçmelerinde de başa baş yarıştığı aday İstanbul karşısında galip geldi. Ancak tarih tekerrür etti. 2020’de tüm dünyayı vuran salgın hastalık sonucu oyunlar gerçekleştirilemedi, hatta son ana kadar iptali ihtimali bakiydi. Bahtsız Tokyo, şanslı İstanbul. 2020 Olimpiyat Oyunları’nı İstanbul almış olsaydı, Türkiye, "korona oyunları"nın sebep olduğu mali külfeti ve halk sağlığı darbesini muhtemelen kaldıramazdı. Tokyo’nun olimpik yazgısını spor yazarı Caner Eler kaleme aldı.
Dört teker bedenini, iki teker ruhunu taşır, derler. Pedal çevirenler iyi bilirler ki bisikletin özgürlükle gerçekten yakın bir ilişkisi var. Ruhu sağaltan bu eylem, insana sonsuz bir keşif imkânı sunar. İstanbul’un bisiklet rotalarını çıkartarak şehir ve spor kültürümüze eşsiz bir katkı sunan yazar ve tasarımcı Aydan Çelik ile birlikte İstanbul’un “derin”lerine doğru pedalladık. Büyükçekmece’den Terkos’a uzanan tarihî savunma hattı Çakmak boyunca, dura kalka, gezerek, düşünerek ve görerek hem mekânda hem zamanda keyifli bir yolculuk yaptık.