Muhsin Ertuğrul 130 yaşında

21 Şubat 2022 - 18:27

Muhsin Ertuğrul, tiyatromuzda ilkleri hayata geçiren biri olduğu kadar oyuncu, yönetmen, yapımcı, oyun yazarı, çevirmen, eğitmen, yönetici, yayıncı hatta yeri geldiğinde sahne tasarımcısı, her yerde ve koşulda tiyatro yapmanın yollarını arayan, tiyatro binalarının sayısını çoğaltmak için çabalayan, sahne sanatlarının ülke çapında yaygınlaşmasına öncülük ederken seyirciye de sorumluluklarını anımsatan, çocuktan her yaştaki erişkine tiyatronun ve sanatın “hak” olduğunu anlatan, özel tiyatroların kurulmasına katkı sağlarken kamu tiyatrolarına kurumsal kimlik kazandırılması için uğraş vermeyi sahne sanatçılarının görevleri arasında gören, ulusal tiyatro kurma ülkü ve ilkesini hiç yitirmeyendir. Muhsin Ertuğrul her zaman gerçekçiydi. Ayakları yere basmayan düşler yerine, meslektaşlarıyla paylaştığı ülküsünün peşinden koştu.

Tiyatroya adanmış yaşamı üzerine bir de Türk sinemasının gelişim sürecinde yaptıklarını eklemeliyiz.

Hariciye Nezareti (Dışişleri Bakanlığı) veznedarlarından Hüseyin Hüsnü Bey’le asıl adı Verdrih olan Alman asıllı Fatma Dilruh Hanım’ın oğlu olan Muhsin Ertuğrul, anılarını okuduğumuz Benden Sonra Tufan Olmasın adlı kitabında 5 Mart yazsa da 7 Mart 1892 tarihinde dünyaya geldi. Sonraki yıllarda çalışmalarında işine çokça yarayan Almancayı annesinden öğrendi. Özel okullarda okuyan sanatçı, Mercan İdadisi’nden mezun oldu. Çocuk yaştan itibaren geleneksel tiyatromuzdan Batı tarzı çalışmalara çok sayıda oyunu ilgiyle seyretti.

Muhsin Ertuğrul

20. yüzyılın başı, onun gelenekselden modern olana gösterim sanatını tanımasının ötesinde, tiyatroyu vazgeçilmezi olarak görmesinin başlangıcıydı. 30 Temmuz 1910’da dönemin tanınmış tiyatro insanı Burhanettin (Tepsi) Bey’in topluluğunda Sherlock Holmes adlı oyundaki Bob rolüyle ilk kez seyirci karşısına çıkan Muhsin Ertuğrul için tiyatro artık gelip geçici bir “heves” değil, meslekti. Ardından Shakespeare’in Hamlet ve Otello, Schiller’in Haydutlar adlı oyunları başta olmak üzere, topluluğun başka oyunlarında da rol aldı.

Dönemin koşulları gereği oyunların birkaç hafta oynanıp kaldırıldığı düşünüldüğünde, tiyatro sezonlarının seyirci sayısının yetersizliğinden ekonomik olarak zorlu geçtiği ortada. Bir de buna ailesinden ve etkin konumdaki eniştesinden oyunculuk yapmasına karşı gelen tepki eklenince, tercih yapmaya itildi ve aile evini terk etti. Yakın çevresindekileri dinleyip bir yıllığına Paris’e gitti. Oyunculuk, yönetmenlik, sahne tasarımı konularında kapsamlı bilgiler edinerek 1912’de İstanbul’a döndü. Ayrıldığı tiyatroda 5 Mayıs’ta sahneye koyduğu ve başrolünü oynadığı Hamlet büyük ilgi görünce tiyatro dünyasında tanınmaya başladı. Shakespeare’in yapıtlarına, özellikle de “Türk Sahnesinde Yedinci Hamlet” adlı yazısında kendisi için tazeliğinden, yeniliğinden hiçbir şey kaybetmeyen tek eser olduğunu söylediği Hamlet’e tutkusu hiç bitmedi. Yöneticisi olduğu kurumların repertuvarını hazırlarken bu büyük oyun yazarının yapıtlarına geniş yer verdi.

Sonraki yıllarda çalıştığı ya da kurduğu tiyatrolarda yönetim ve sanat politikası olarak tıkandığını hissettiğinde yeni bilgilere açılmak, kendini geliştirmek, tiyatro dünyasında olan biteni gözlemek için yine yurt dışına çıktı.

1914 yılında dönemin İstanbul Belediye Başkanı Dr. Cemil (Topuzlu) Paşa’nın ve sanat insanlarının öncü çabalarıyla kurulan, ilkin öğrenci, ardından öğretmen yardımcısı olarak yer aldığı Darülbedayi (daha sonra: İstanbul Şehir Tiyatroları) kurulmadan önce Yeni Turan Temsil Heyeti ile Ertuğrul Muhsin ve Arkadaşları adlı toplulukların kurucusu oldu. Fransız tiyatro insanı ve o sıra Odeon Tiyatrosu’nun yöneticisi André Antoine’ın başına getirildiği Darülbedayi, süreç içinde Muhsin Ertuğrul’un yaşamıyla iç içe geçti. Uzun yıllar farklı unvanlar altında yöneticilik yaptığı bu kurum, pek çok araştırmacının belirttiği gibi, çoğu kez onun yüklediği sanatsal işlev, uygulama ve ülküyle yönlendi, biçimlendi.

Muhsin Ertuğrul ve arkadaşları için Şehir Tiyatroları, büyük bir coğrafyaya yayılan ülkenin insanlarının cepheden cepheye koştuğu, kan ve acıyla göç yollarına düştüğü, topraklarını teker teker kaybettiği, ardından yeni bir ülke kurmaya yöneldiği günlerde üç duvarlı dünyadan büyük özveriyle insanlığı ve insanı anlatmaya çalıştıkları yerdi. Bu yüzden kurumun ayakta kalması için çabalarını uzun yıllar sürdürdü.

Aslında kurumun ilk yıllarına ya da dönemin tiyatro ortamına dikkatli bakıldığında, tiyatroya ilişkin pek çok konuyu ilk olarak onun gündeme getirdiği görülür. Muhsin Ertuğrul, birikimine dayalı olarak söyledikleri, yazdıkları ve yaptığı sahne çalışmalarıyla, sanat ortamında yetersiz oldukları halde her konuda fikir öne sürenlerle karşı karşıya geldi. Ancak bu durum onu da mücadeleci kılıyordu. Gelişmelerin sonrasını gören, hatta görme zorunluluğunu her an hisseden, gereğini yapan, “mecbur insan” örneği bir aydındı.

Muhsin Ertuğrul, 29 Nisan 1979’da İzmir’de yaşamını yitirdi

Muhsin Ertuğrul düşüncelerini ortaya koyarken, donanımsızlık ve bilgisizlikle mücadele etmenin yanı sıra bilginin, bilinçli olmanın önemini vurguladı. Bunu yaparken, tiyatro insanlarını ve tiyatroyu “adam etmek” düşüncesiyle kendi sığ bakışında biçimlemek isteyen yöneticileri, tembelleşen ve sıradanlaşan sahne insanlarını, tiyatroda zorluklar içinde bir şeyler yapmaya çalışanları kötüleyenleri, özveriyi görmezden gelenleri eleştirdi, onlarla yaşam boyu mücadele etti. Telaşsız, tiyatroya bilinçli inanmanın heyecanıyla... Çabasını etkili olmak için yazıya döktü; böylece gözleme, deneyime ve uygulamaya dayalı düşüncelerini unutulmaz kıldı. Bu yolun, uğraş verilen konu ya da alanda geleceğe bilgi bırakmak kadar, tarihsel olanı oluşturmaktan geçtiğini biliyordu. Çünkü yazmak, tiyatronun tarihine katkı kadar, iz bırakmaktı. Tiyatro ve yaşadıkları üzerine ne çok yazdı... Prof. Dr. Özdemir Nutku, Prof. Dr. Murat Tuncay, Dr. Efdal Sevinçli’nin yayına hazırladığı, yaşamının bir dönemini anlattığı Benden Sonra Tufan Olmasın anı kitabı ile deneme, gözlem, öneri, saptama ve beklentilerinin iç içe geçtiği notlarının bulunduğu Gerçeklerin Düşleri adlı yapıt, onun kişiliğini, birikimini ortaya koymaktadır. 1920’lerde tiyatro sahnelerinde geniş ilgi gören uyarlama ve çevirileri ile oyun broşürlerinde, tiyatronun duyuru panosuna asılan notlarında, bizleri onun yaşadıklarına, yakın zamanda tiyatromuzda olan bitene tanıklığa çağırmaktadır. Yazılarında anlatılanların önemli bir kısmı, deyim yerindeyse o dönem tiyatro insanlarının çoğu kez ilk kez duyduğu hatta öğrenmek zorunluluğu hissettiren içeriklere sahipti.

Tiyatro sanatını tanıtmak kadar yaygınlaştırmak, kurumsallaştırmak düşüncesini taşıyan Muhsin Ertuğrul’un çevirilerinde, uyarlamalarında, dergilerdeki yazılarının bazılarında farklı takma adlar kullandığı biliniyor. “Perdeci”, “İpçeken”, “Servet Moray”, “Füruzan Cemali”, “Selim Kudret”, “Caypur”, “Ahmet Rıdvan” ile “Darülbedayi”, “Darülbedayi’den Biri”, “Türk Tiyatrosu” kurumsal görevinden yola çıkarak yazılarını imzaladığı takma adlardı. Ayrıca tiyatrodaki ilk yıllarında hem sahne çalışmalarında hem de yazılarında kullandığı “Ertuğrul Muhsin”, onun uzun yıllar bu adla anılıp tanınmasına neden oldu. 

Muhsin Ertuğrul her yerde tiyatro yapma, sahneler açma düşüncesini yaşam boyu hep diri tuttu. Farklı yerleri oyun alanlarına dönüştürürken, sahne insanlarının topluluk kurma ve tiyatro açma tutkularını destekledi. Ona göre “Tiyatro bir ülkenin ocak başıdır. En güzel masallar, en güzel sözler orada söylenir”di. Kurumun ilk binası Letafet Apartmanı sonrası adı kurumla özdeşleşerek efsaneleşen Tepebaşı Tiyatrosu’nda kullanıma ilişkin yapılan mimari değişiklikler, 1962 yılında tiyatroya dönüştürülen Fatih ve Üsküdar semtlerindeki binalar, kentin içinde tiyatro yapmaya uygun duruma getirilen yapılar, tarihsel ve kültürel dokunun iç içe geçtiği ve bugün artık olmayan Rumeli Hisarı’ndaki açıkhava tiyatrosu, çevre düzeni oyunların durumuna göre şekillendirilen kahvehaneler ve meydanlar, 30 Ağustos 1947’de sahneye koyduğu Sofokles’in Kral Oidipus adlı oyunla açılışı yapılan Dr. Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi onun bu konudaki çabasının, tutkusunun belli başlı örnekleri oldu. Bu yaklaşımını, ülkenin her yerinde görmek istediği Devlet Tiyatroları için de sürdürdü.

Ne şekilde olursa olsun geleceğin tiyatrosunun çocuklara ve gençlere dokunmaktan geçtiğini biliyordu. 1 Ekim 1935’te Şehir Tiyatroları’nda başlattığı ve o günden bugüne kesintisiz olarak sürdürülen çocuk oyunlarının oynanması, tiyatromuz için yeni bir alanın oluşturulması kadar sonuçları açısından da önemli bir adımdı. Bugün de Şehir Tiyatroları’nın pek çok seyircisinin ilk tiyatro anılarında o çocuk oyunları yer almaktadır.

Darülbedayi’nin okuldan, önce ödenek alan bir topluluğa, sonrasında da kamu tiyatrosuna dönüşmesinde yoğun çaba gösteren Muhsin Ertuğrul, 1931 yılında Millî Eğitim Bakanlığı’nın parasal katkı verdiği ve Şehir Tiyatroları’nın gözetiminde kurulan Tiyatro Meslek Okulu’nda, Şehir Tiyatroları’na uzun yıllar oyuncu sağlayan Belediye Konservatuvarı’nda, Devlet Tiyatroları’nın kuruluşunda ve ileriki dönemlerde oyuncu kaynağı olan Ankara Devlet Konservatuvarı’nda kuruculardan biri olmanın yanı sıra eğitmen olarak da görev aldı.

Devlet Tiyatroları’nda 1 Ekim 1949’da sahnelenen John Boynton Priestley’in Bir Komiser Geldi oyunundaki “Müfettiş” rolü, oyuncu olarak son kez sahneye çıkışı oldu.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında, uygarlık seviyesini kültür ve sanatın evrensel değerlerini ülkenin her bireyine ulaştırmak olarak gören Mustafa Kemal Atatürk ile aynı ülkünün tiyatro ve sinemadaki karşılığı Muhsin Ertuğrul, oyun ya da özel görüşmeler nedeniyle zaman zaman karşılaştılar. Atatürk sanatçıyı yücelten o bilindik sözleri söylediğinde, Muhsin Ertuğrul yanı başındaydı.

Uluslararası Tiyatro Enstitüsü (ITI) 1962 yılından beri dünyaca tanınmış tiyatro insanlarına yazdırılan ve sahnelerde oyun öncesi seyirciyle paylaşılan 27 Mart Dünya Tiyatro Günü Bildirisi’nin 1978 yılından itibaren ulusal bildirilerle birlikte yazdırılmasını kararlaştırdı. Ülkemizin ilk ulusal tiyatro bildirisini Muhsin Ertuğrul kaleme aldı. 19. yüzyıldan 20. yüzyıla Osmanlı dünyasından Cumhuriyet’e değişen, dönüşen ülkemizdeki gelişmeleri yakından gözleyen sanatçı hazırladığı bildiride, “Tiyatroya hizmet yolunda çok yaşamış bir emekçi olarak söz alıyorum” dedikten sonra, tiyatro ortamımız kadar o yıllarda ülkemizin her yerinde insanımızın yaşadığı acılı olaylara, durumlara dikkat çekiyordu. Bildirisini “Tatlı saatler geçirmeye geldiğiniz tiyatroda acı gerçeklerle sizleri tedirgin ettik, bağışlanmak diler, saygılar sunarım” diyerek bitiriyordu.

Muhsin Ertuğrul’un yoğun geçen tiyatro dünyası içinde şekillenen sinema çalışmaları hem kendi öyküsünde hem de Türk sineması açısından önemli bir yere sahipti. 1916’da tiyatro bilgisini geliştirmek için gittiği Almanya’da oyuncu olarak başlayan sinema serüveni, onu kısa bir zaman sonra yönetmenliğe taşıdı. Sinema yönetmenliğini 1950’lerin ortasına kadar sürdürdü. 

Yönetmenliğini yaptığı pek çok filmde kendisi de oynayan sanatçı öncü işlere ve ilklere imza attı. Onun tiyatrosu ve sineması, birbirine katkı veren, konu ve anlatım olarak tamamlayan özellikleriyle kendine özgüydü. Bir de bunlara, filmlerin çekildiği yılların tanınmış adları kadar çoğu Şehir Tiyatroları’ndan olan tiyatro oyuncularının rollerindeki başarılı yorumları eklenince, “Muhsin Ertuğrul Sineması” diye tanımlanan olgu ortaya çıktı.

Tiyatromuza uygulamaları ve düşünceleriyle kalıcı eserler bırakan Muhsin Ertuğrul, 29 Nisan 1979’da İzmir’de yaşamını yitirdi. Gerçekte, yakın geçmişten geleceğe şöyle bir baktığımızda, 110 yaşına iki yıl kalan Şehir Tiyatroları’nda, bir yıl sonra 100. yaşı kutlanacak olan Türkiye Cumhuriyeti’nin çağdaşlaşma yolunda pek çok zoru aşarak perdelerini açan özel ya da kamu tiyatrolarında, onlarca tiyatro binasında, çoğalan tiyatro okullarında ve en önemlisi sahne sanatlarının her alanındaki insanlarda hep o vardı. Hep olacağı da belli.

Teşekkür ederiz, Muhsin Ertuğrul... 130. yaşın kutlu olsun!

KAYNAKÇA

Gökhan Akçura, Muhsin Ertuğrul (Doğumunun Yüzüncü Yılına Armağan), İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Başkanlığı Yayınları, İstanbul, 1992

Altmışıncı Sanat Yılında Muhsin Ertuğrul’a Saygı, Çeltüt Basımevi, İstanbul, 1969.

Metin And, Cumhuriyet Dönemi Türk Tiyatrosu (1923-1983), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1983.

Muhsin Ertuğrul, İnsan ve Tiyatro Üzerine Gördüklerim, Yankı Yayınları, 1975.

Muhsin Ertuğrul, Benden Sonra Tufan Olmasın, Dr. Nejat Eczacıbaşı Vakfı Yayınları, İstanbul, 1989.

Muhsin Ertuğrul, Gerçeklerin Düşleri, Dr. Nejat Eczacıbaşı Vakfı Yayınları, İstanbul, 1993.

Muhsin Ertuğrul Semineri Bildirileri Kitabı (28/29 Nisan İzmir, 1984), DE Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne ve Görüntü Sanatları Bölümü, 1984.

Özdemir Nutku, Darülbedayi’nin 50 Yılı, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Yayınları, Ankara, 1969 (2. basım, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2015).

Alim Şerif Onaran, Muhsin Ertuğrul’un Sineması, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1981.

Halit Fahri Ozansoy, Darülbedayi Devrinin Eski Günlerinde, Ak Kitabevi, İstanbul, 1964.

Efdal Sevinçli, Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e Sinemadan Tiyatroya Muhsin Ertuğrul, Broy Yayınları, İstanbul, 1987.

Efdal Sevinçli, Muhsin Ertuğrul, Arba Yayınları, İstanbul, 1990.

Muhsin Ertuğrul
Tiyatro
Darülbedayi
Şehir Tiyatroları
İstanbul
Sinema
Türk Sineması
Sayı 009

BENZER

İstanbul geleceğin kuluçka merkezidir her konuda. İstanbul geçmişten geleceğe en sağlam geçişin tasarlanacağı köprüdür. Hiçbir sayfa eksik kalmaz bu şehirde; herkes, dünyanın her köşesi kendinden bir parça bulur. Her İstanbullunun kendisini bulduğu bir dergiyle buluşuyor olacağız.
Kentsel dönüşümü büyük bir hızla yaşamak zorunda kalan İstanbullular olarak ekonomik, toplumsal ve siyasi hayatın konutlara ve dolayısıyla beklentilerimiz ne olursa olsun yaşamımıza nasıl yansıdığını izliyoruz. Yeni evlerde bir “misafir odası” yok artık. Bu yazı sayesinde, bu geleneği Osmanlı’dan bugüne, daha doğrusu yakın bir geçmişe kadar taşıdığımızı ve 19. yüzyılın sonlarında inşaatlarına başlanan apartmanların ilk örneklerinde uzun süre yaşattığımızı öğreniyoruz.
Özlenen yaz etkinlikleri İstanbul'un kültür sanat ajandasına eklenmeye devam ediyor. En yeni etkinlik haberleri ise Beykoz Kundura'dan geldi.