"Marullar da asri oldu, göbek salıvermiyorlar!”

Fotoğraf
Gökhan Akçura Arşivi
23 Şubat 2022 - 19:09

Bostancılık geleneği Bizans dönemine kadar uzanır. Şehrin önemli bir ihtiyacını temin eden bostanlar Osmanlı döneminde de gelişerek devam eder. Reşat Ekrem Koçu İstanbul Ansiklopedisi’nde, İstanbul’un asırlar boyunca en güzel sebzeleri yetiştiren bostanlara sahip olduğunun altını çizdikten sonra bu bostanların sadece şehrin etrafında değil, Suriçi bölgesinde de geniş ölçüde yer aldığını yazar. Örnek olarak da 1918’de Ekrem Hakkı Ayverdi’nin yayımladığı 1883 tarihli İstanbul haritasının indeksine başvurur. Burada İstanbul’un çeşitli semtlerine serpilmiş 102 bostan gösterilmektedir. İsimleri belirtilenler ise şunlardır: Mermerkule Bostanı, Tipo Bostanı, Hacı Halil ve Hacı Hüseyin Ağalar Bostanı, Manolakinin Bostanı, Hacı Vasiloğlu Yuvanın Bostanı, Hacı Haliloğlu Ramiz Ağa’nın Bostanı, Tavukcu Yuvanoğlu Andonun Bostanı (Bu yedi Bostan Yedikule Bucakbağı’ndadır); Çukur Bostan, Yolgeçen Bostanı (Hastahane Çayırı’nda), Çukur Bostan (Edirne Kapısı’nda), Büyük Langa Bostanı, Küçük Langa Bostanı, Tokmaklı Bostan (Küçük Langa’da), Çukur Bostan (Sultan Selim’de), Hazreti Cabir Bostanı (Ayvansaray’da), Kadırga Bostanı.1

1940’larda bile İstanbul’da irili ufaklı binlerce bostan bulunurdu. Akşam gazetesinde yer alan bir habere göre “bunlardan bin kadarı Yedikule, Samatya, Langa civarında, altı yüzü Kadıköy, Haydarpaşa ve Üsküdar’da, yüzü Eyüp’te, üç yüzü Boğaziçi’nin iki sahilinde, diğerleri [de] başka başka semtlerdedir.”2 Osman Cemal Kaygılı, İstanbul bostanlarının bu bereketli döneminde, bostanlara olan tutkusunu yazıya dökerken karşımıza çıkan manzarayı da anlatır: "Sabah akşam ortada veya bir kenardaki bostan dolabı durmadan döner ve döndükçe yaz mevsiminin en şifalı iksiri olan buz ve billur gibi su durmadan kovalardan havuza, havuzdan ana yola ve ana yoldan muhtelif tarlalara giden küçük kanallara akar bire akar... Bu suyun gübre ile beraber kınaya döndürdüğü yumuşacık topraklardan öyle bir taze hayat kokusu fışkırır ki, bu tertemiz ve capcanlı koku, ta can evimize sindikçe insanın hani, tam manasile bayatı gider de hayatı gelir!"3

Yedikule, marul, hasır

İstanbul bostanlarının her biri için ayrıntılı hikâyeler yazılabilir. Ama hepsine ulaşmak, bilgi toplamak mümkün olmadığından, biz bunlar arasında hakkında en çok yazılıp çizilmiş olan Yedikule bostanlarını anlatmayı düşündük. Gezimize 1930 yılında Milliyet gazetesinin “İstanbul Cuma günleri nasıl eğleniyor?” sayfasına göz atarak başlayacağız. Malum, o zamanlar hafta sonu tatili cuma günleri, eğlencenin adresi de Yedikule bostanları! Muhabirimiz İstanbul’un ötesine Yedikule kapısından geçerek girdiğini söyler. Kapının önünde sarı sakallı bir adam, elinde bir sürü marul avaz avaz bağırmakta: "Boş dönmeye değmez... Ellişer paraya!" Manzarayı umumiye şöyle: "Cıvıl cıvıl kaynaşan serazat bir kalabalık... Kimi ellerinde nevale dolu sepetlerle yerleşecek rahatça bir bostan arıyor. Kimi bir arabanın yanında pazarlık etmekle meşgul." Burası baştan sona marul tarlalarıyla dolu, sofralar kurulmuş, menüde ana yemek marul! M.S. diye imza atan röportajcımız da kuruyor sofrasını: "Benim marullar da geldi. Yaprağın içinde bir parça siyah tuz da beraber. Sularını tuza banarak son yaprağına kadar yeyip bitirdim."4

Hemen hemen aynı günlerde bu kez Akşam gazetesi yazarı Hikmet Feridun Yedikule bostanlarında... Yanında bir arkadaşı da var, otomobile atlayıp gelmişler. Arkadaşı, Yedikule’nin en namlı bostanı diye tanıtıyor gittikleri mekânı. Bostanın Arnavut bahçıvanından oturmak için hasır istiyorlar. “Kaba hasır mı, yatık mı?” diye soruluyor, bizimkiler yatık olsun diye cevap veriyorlar. Hasır geliyor. Büyük dut ağacının altına seriliyor. Eh, ellerini uzattıkları yerde koca koca dutlar, yemesen olmaz. Derken büyük bir tabak içinde “dikenli dikenli dört hıyar” geliyor önlerine. Dörde bölünmüş ve tuzlanmış... Hikmet Feridun büyük bir keşif yapmış gibi öneriyor: "Tavsiye ederim, dutla körpe salatalık yiyin!" Mideler dolunca hasıra uzanıyorlar. Yazarımız artık gazetecilik yapma zamanı geldi diyerek etrafına bakmaya başlıyor: "Yedikule bostanlarında adamakıllı harem-selamlık var. Erkekler bostan dolabının sağ tarafındaki dutlukta eğleniyorlar, kadınlar sol taraftaki dutlukta." Şarkılar da farklı. Sağ taraftan "Dilde varken bu yare/ Ciğer oldu pare pare" diye gazel yükselirken, harem dairesinde eski bir plak dönmekte: "Ben biçareyim/ Bahtı karayım..."5

İllüstrasyon: Ercüment Kalmık, Yeni Gün gazetesi, 9 Mayıs 1931

Marul bayramı

1931 yılında Yeni Gün gazetesinin “Cumadan Cumaya” başlıklı mizah sayfası (ki büyük ihtimalle Osman Cemal Kaygılı hazırlamaktadır), Yedikule’ye marul yemek için koşturanlarla ince ince alay eder. Bu saldırıya “Marul Bayramı” adını takmıştır. “Ben diyeyim üç yüz, siz diyiniz bir beş yüz kişiyi hep bir arada hatır hutur marul yerken gördünüz mü hiç?” Bu marul tiryakilerinin her biri, bir oturuşta ve biri bitmeden diğerine başlamak şartıyla yarım saat içinde beş marul yemektedirler. Yazı marul tiryakileri için uydurma bir türkü ile noktalanır: “Anne ben hastayım, marul isterim/ Haftanın başına düğün isterim.6 Bu yazının çıktığı gün Milliyet gazetesinde de (bir yıl önce de benzer bir röportaj yapan) M.S. imzalı bir röportaj yayımlanır. Bu kez biraz daha işimize yarayacak bilgilerle bezeli. Önce buraya “şehrin dar ve boğucu havasından” kaçanların akın akın geldiğini anlatır: “Yedikule deyip geçmeyin ha... Şehrin bu kıyı mahallesinde yaşayanlar, zevklerine pek düşkün şeyler... İçlerinde en fakiri bile, Allah ne verdiyse o günkü nevalesini mini mini bir pakete koyup marul bahçelerinin yolunu tutuyor.” Yazarımız “şarıl şarıl suların aktığı, gıcır gıcır bostan dolaplarının döndüğü bu mini mini bahçelerde” çardak altı sohbeti yapanların arasına sokuluyor. Eskiden kalma dedikoduları dinledikten sonra canı marul yemek istiyor. Ama gelen marulun göbeği yok. Üç beş yapraktan ibaret. Bostan dolabı başında keyif çatanlardan biri lafa karışıyor, o göbekli marullar artık kalmadı, diye bilgi veriyor. Neden diye sorulunca da verilen cevap ilginç! “Zemane icabı... Marullar da asri oldu. Şimdiki marullar göbek salıvermiyorlar!”7

20. yüzyıl başlarında Yedikule'de surlar ve bostanlar

Bahçıvan geldi

Daha önce Yedikule’ye gidip “dutlu marul” yediğini gördüğümüz Hikmet Feridun Bey, bir sonraki bahar yeniden Yedikule bostanlarında! İddialı bir cümle ile giriyor söze: “Marul mevsiminde bostana gitmemek, zevkine düşkün bir insan için aşağı yukarı bir cinayettir.” Ama bu kez “yatık hasır”da oturmayacak kadar akıllanmıştır. Oturulacaksa “kaba hasır”a oturulur diye buyurur: “Geniş, yayvan, şişkin minderli Amerikan koltukları çok rahattır. Fakat kaba örgülü bir hasır da Amerikan koltuklarından çok daha rahattır.” Sonra bu hasırda nasıl oturulacağının tarifini de yapar: “Hasır yayıldı mı, ceketinizi çıkarıp civardaki ağaçlardan birine asacaksınız... Hasırın üstünde oturmak abestir. Onun için ayaklarınızı ferah ferah uzatacak ve tam manasiyla yan geleceksiniz... Yanınızda ağzına kadar dolu bir su testisi bulunacak. Testinin ağzında kar gibi yıkanmış bir tülbent dolanacak. Testi hafif hafif terleyecek ve elinizi kenarına sürdüğünüz zaman daimi bir nem ve serinlik hissedeceksiniz...” Öyle hemen sofraya oturmak da yok. Bir süre böyle aylak aylak istirahat etmek şart, en az yarım saat! Sonra şehrin yorgunluğunu attığınıza kâni olursanız ellerinizi çırparak bahçıvanbaşını çağırabilirsiniz. Hatta bahçıvanla birlikte marul tarlaları arasına girip bizzat seçmek daha güzel bir tercih. Bahçıvan daha çok bahşiş almak için gösterdiğinizi beğenmez: “O size yaramaz, göbeksizdir, şunu alın” bile diyebilir. Yemek faslı uzun sürer. Bitince borcunuzu soracaksınız elbette. Hikmet Feridun sormuş, anlatıyor: “Çıkarken borcumuzu sorduk. 30 hasır, ikişer marul 20, tuz 5 kuruş dediler. Hasır safası iyi ama, Yedikule bostanları Tokatlıyan’dan daha pahalı!8

Hikmet Feridun Yedikule’nin, biz de onun peşini bırakmıyoruz. Geldik 1934 yazına. Hikmet Bey, bu kez “araştırmacı gazetecilik” damarı tutmuş olacak ki Yedikule’nin meşhur Küllü Bostan’ının sahibiyle konuşup not alıyor. Bostancı yakınıyor: “Beyim, bir zamanlar bu çardağın altında yer bulamazdınız. Marulun sultanlığı bir zamanlardı. Şimdi gözden düştü mübarek.” Anlıyoruz ki o kış kar marullara oldukça zarar vermiş, bu nedenle üretim de düşük olmuş. Soru üzerine istatistik bilgiler de veriyor: Yedikule’nin bütün bostanlarında bir yılda 200 bin kök marul yetiştirildiğini öğreniyoruz. Bu marulların çoğu İstanbul’da tüketilse de İzmit de önemli bir pazarmış. Marul meraklılarından, marul yarışmalarından söz ediliyor. Yarışmayı kazananların hızla gözleri kapanıyor sonunda. Çünkü marul uyku getirirmiş!

Vakit ilerledikçe bostanların arasındaki tozlu yol da kalabalıklaşıyor. Hikmet Feridun ortamı anlatıyor bize: "Kâğıt helvacılar, koz helvacılar, can eriği satanlar... Fakat yoldan bir araba, yahut bir otomobil geçince her şey, satıcılar, halk, hatta marul bahçeleri bile gözden kayboluyor, müthiş bir toz tabakası etrafı kaplıyor." Buna çare bir arazöz getirip yolları sulamaktan geçiyor elbette. Yazı, mekânın keyfini aktararak noktalanıyor: "Bostanların kapısından zaman zaman ellerindeki şişelerle akşamcılar da arzıendam ediyorlar. Hatta beraberlerinde gramofon bile getirenler var... Bunlar bir köşeye çekilip taze salatalık ve göbekli Yedikule marulu ile keyif çatıyorlar."9

Bostan sahipleri “marulun sultanlığı bitti” diyorlar görüldüğü gibi, lakin bir yıl sonra Haber gazetesinde yer alan Gezgin Haberci imzalı ve “Marul anketi” başlıklı yazı tam aksi düşüncede. "Son yıllarda marula rağbetin çok arttığını biliyorduk amma, bu yıl marula düşkünlük her yıldan fazladır" diye giriyor söze. Ardından “Yedikule de, Eyüpsultan bahçeleri de, Langa, Kasımpaşa, Ortaköy bostanları da marul safası için bu yıl karınca yuvası gibi kaynıyorsa da bunların en cıvcıvlı, en sunturlusu Bayrampaşa bahçeleridir”10 diye devam ediyor. Yedikule’den söz etmediği için izin isteyip yanından ayrılıyoruz.

Eski bir kartpostalda Yedikule Bostanlarında bir bostan dolabı

Bostanlar kayıt altında

Otuzlu yılların sonlarına ait gazeteleri taradığımızda, bostanlarla ilgili ilginç haberlerle karşılaşıyoruz. “İstanbul bostanları sıkı kayıtlar altına alınacak” başlıklı yazıdan öğrendiğimize göre, İstanbul’daki son tifo salgınlarının baş suçlusu olarak lağım suları ile sulanan bazı bostanlar gösterilmektedir. Belediyenin hazırladığı projeye göre, bostanların sokaklarla ve binalarla ilişkisi tamamıyla kesilecek ve etraflarına duvar çekilecektir. Lağımlarla bostanlar arasına esaslı engeller yapılacaktır. Ve en ilginci, “halkın bir mesire yeri gibi bostanlara gitmelerine, yiyip içmelerine, herhangi bir şey almalarına” izin verilmeyecektir.11 Bostan safalarının sonuna mı geliyoruz yoksa?

Aynı yılın sonuna doğru çıkan haberlerden bostanların lağım sularıyla sulanmalarının yasaklandığını, bostan sahiplerinden kuyu açmalarının istendiğini öğreniyoruz. Ama bunun yeteri kadar etkili olamayacağı anlaşılmış ve bostanların Terkos suyu, yani şehir suyuyla sulanmasına izin verilmiş. Sonunda da şehir içinde bostan olması sorunlu görülerek, bütün bostanların şehir dışına kaldırılması kararlaştırılmış. Bu karar da yavaş yavaş işleme konacakmış. Bostanların şehir dışında nerelere konacağını da 1938 Mart ayında İstanbul’a gelecek olan Bay Prost’un kararlaştırması bekleniyormuş!12 Ama daha sonraki yıllarda çıkan haberlerden anlıyoruz ki bu kararların hiçbiri hayata geçirilememiştir. Bostanlar hâlâ şehir içindedir ve lağım sularını kullanmaya devam etmektedir.13

"Yedikule Bostanlarında Marul Faaliyeti", Akşam, 20 Mayıs 1934

İkinci bahar

Artık kararlar uygulanarak mı, yoksa gözden geçirilerek mi sorunlar halloldu bilemem ama 1949 yılında Akşam gazetesi muhabiri Cemalettin Bildik, Yedikule bostanlarında eski dönemdekine benzer bir röportajla karşımızda. Röportaj şöyle başlıyor: "Pazar günü akşamüzeri Yedikule’deki marul bahçelerini bir görmeliydiniz. Kışın zulmünden kurtulan, yeşilliğe hasret kadınlı erkekli gruplar, ellerinde tuz kutucukları ile bahçelere yayılıverdiler! Ağaçlar altına, duvar kenarlarına serilen kalabalık sanki birbirleriyle yarış edercesine marul yiyor, ortalıkta bir hışırtıdır gidiyordu." Görülüyor ki her şey eskisi gibi. Marul meraklıları yine tarlalara girip marul seçiyorlar, bahçıvana bunun için özel bir bahşiş veriyorlar vs.14

1950’li yıllarda da Yedikule bostanlarının ve marulunun şöhreti azalmaz. Yedikule bostanları yine insan doludur. Manzara yine aynı, çimenlere serilen serilene, hasırlar hizmete hazır, herkesin elinde bir koçan. Kemiren kemirene. Hizmet gazetesinde Salâhattin Güngör öve öve bitiremiyor: "Marul marula benzer ama, Yedikule’ninkinin tadı bambaşkadır; ondaki göbek iriliği, tadındaki kaypaklık, tazelik, çıtır çıtırlık, öteki marulların hiçbirinde bulunmaz. (...) İçlerinde öyle gelişmiş, serip serpilmiş olanları vardır ki, insanın handiyse kucaklayıp bir çiçek demeti yerine sevgilisine hediye edeceği gelir."15

Ama bostanlara ayrılan o koca koca alanlar, büyüyüp gelişen şehrin yıkıcılığına ne kadar dayanabilirdi ki? 1950 yılında Kemal Sülker’in hazırladığı bir haberden, bostan sahiplerinin bu bölgede yapılacak dört bin konutu önlediğini öğreniyoruz. Bostan sahiplerinin yirmisi birlikte hareket edip arazilerinin fiyatını arttırmışlar ve belediye de inşaat girişiminden vazgeçmiştir.16 İlerleyen zamanda şehrin bu eski geleneğini sürdürmesine izin verilmeyecektir tahmin edileceği gibi... Bostanlar artık sadece eski bir şehir efsanesi...

İstanbul
Tarih
Yedikule Bostanları
Yedikule
Bostan
Tarım
Marul
Gökhan Akçura
Sayı 009

BENZER

1929’da, dünyanın içinde bulunduğu ekonomik krizde başlatılan “millî iktisat” hareketinin doğurduğu “Yerli malı yurdun malı, herkes onu kullanmalı!” sloganını hatırlayanlarımız; “Yerli Mallar” Haftası’nı beslenme çantasından çıkardığı yerli meyvelerle okul sıralarında kutlamış olanlarımız vardır aramızda. Sonraları kapitalizm tüm gücünü hissettirince ve “Küçük Amerika” sevdası ağır basınca, yerli üreticiye verilen destekten vazgeçilmiş, bu gelenek terk edilmişti.
Foto muhabiri Faik Şenol’un (1912-1981) binlerce fotoğraftan oluşan koleksiyonu geçtiğimiz yıl İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından koruma altına alınmıştı. Biz de İST’in her sayısında büyük üstadın objektifinden İstanbul’un anılarla yüklü geçmişine bir yolculuk yapıyoruz. Bu sayımızda Faik Şenol’un deklanşöre bastığı ‘o an’ın tanıklığını Hikmet Feridun Es’in güçlü kaleminden okuyoruz.
SALT’ın Perşembe Sineması “Evde” konseptiyle başladı. 29 Kasım’a kadar devam edecek programa dair ayrıntıları derledik.