Girmediğimiz savaşta binlerce Türk şehit

19 Haziran 2020 - 14:16

Çatalca'da bir garip mezar

Dağyenice Köyü kırsalındaki bu garip mezar girmediğimiz bir harbin; II. Dünya Savaşı’nın 22 bin 663 şehidinden biri olan Erzurumlu Necmettin’in mezarıdır...

O, İstanbul Çatalca’nın kırsalında vatanı korumakla görevli bir askerdi. Hasan oğlu Necmettin, 1942 yılının sonbaharında, Alman işgali ihtimaline karşı yapılan büyük tünellerin birinde, büyük bir jeneratörün cereyanına kapılarak oracıkta şehit oldu. Ve maalesef o soğuk ve yoksul günlerde yine oracıkta bir yere, mütevazı mezarına defnedildi. II. Dünya Harbi bittikten sonraki birkaç yıl boyunca kardeşleri gelip gitmiş ve kendisinin mezarını ziyaret etmişlerdi. Dağyenice Köyü sakinlerinin söylediklerine göre daha sonraki yıllarda Erzurumlu Necmettin’in mezarını bir daha ziyaret eden olmamış. Bugün, yabani otlar arasında, bir ağacın hemen altında, kırık dökük bir mezar taşının üzerine kazınarak yazılmış ismiyle küçük bir yamacın kenarında yatıyor Necmettin... Aradan geçen 78 koca yılın ardından kendi mezarları belleyen köylülerin koruması ve doğanın şefkatli koynunda... Aslında Erzurumlu Necmettin’in hikâyesi 22 bin 663 şehidin hikâyesinden pek de farklı değil. Zira bu şehitlerin hikâyesini bilen pek az insan var memlekette... Çünkü girmediğimiz bir savaşın şehitleri onlar...

II. Dünya Savaşı, insanlık tarihindeki en büyük ve en kanlı savaştır. Bu savaşta 50 milyondan fazla insan ölmüştür. İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanlığındaki Türkiye, II. Dünya Savaşı başladığında, savaşın dışında kalarak, toprak bütünlüğünü korumayı amaçlayan bir politika izledi. Bununla birlikte ordusunu güçlendirmek üzere silah satın aldı, asker sayısını artırdı. Olası Alman saldırısına karşı “Çakmak hattı” olarak bilinen ve Çatalca’dan Büyükçekmece’ye kadar 200 kilometrelik bir alanda koruganlar, tüneller hazırlandı. Ülkede vergiler artırıldı, pek çok ürünün satışına sınırlama getirildi. Ekmek karneyle alınıyordu, benzersiz bir yokluk hissediliyordu ülkede. Bir yandan da önce Almanya ile sonra da İngiltere ve Fransa ile anlaşmalar yaparak savaş dışında kalmayı başardı Milli Şef İsmet İnönü...

Ancak Almanların Yunanistan’ı işgal ederek Trakya’da Türkiye sınırına dayanması ile birlikte olağanüstü durum daha da tehlikeli bir hal aldı. Memleket diken üstündeydi. Ülkede açlık ciddi anlamda hissediliyordu. Karartma geceleri başlamış, hava saldırısına karşı İstanbul başta olmak üzere pek çok şehirdeki perdeler siyah ya da koyu mavi renkli olanlarla değiştirilmişti.

Dağyenice Köyü

İstanbul müzeleri boşaltıldı

1941 yılının Nisan ayı başlarında Yunanistan ve Bulgaristan işgal altındaydı. Trakya’da büyük panik yaşanıyordu.

Korkudan evlerini, tarlalarını satanlar vardı. Bulgaristan’daki Alman askerlerine Almanca-Türkçe sözlükler dağıtıldığı yolundaki haberler telaşı iyice tırmandırdı. Asıl ilginci, bu sözlükler İstanbul’da Tünel girişindeki kitapçıda da satılıyordu. Bir Alman elçilik görevlisi 1941 yaz aylarında İstanbul’daki müze ve kütüphanelerdeki değerli eşyalar, el yazmaları ve tarihî eserlerin hızla Niğde ve Çankırı’ya gönderildiğini yazıyordu. Türkiye’ye sığınan Alman Profesör Fritz Neumark, işgal korkusunun nerelere vardığını görmüştü. Anılarında İstanbul’daki müzelerin nasıl boşaltıldığını şöyle anlatıyordu:

Türk hükümetinin aldığı tedbirlerin arasında kıymetli müze hazinelerinin büyük şehirlerden Anadolu’ya taşınması vardı. Örneğin bazıları Konya’ya götürülüp gömülmüştü.”

Ayrıca 16 bin aile, yani toplam 50 bin kişilik bir nüfus Anadolu’ya gitmek için beyanname doldurmuştu. Kent nüfusunun yüzde 6,2’si tren ve vapurlarla taşındı. İstanbul’dan Zonguldak ve Samsun’a gemilerle götürülenler, trenle istedikleri noktaya geçiyorlardı. Ancak ‘gidenler geri gelemeyecek’ dedikodusu nedeniyle pek çok başvuru sahibinin son anda İstanbul’u terk etmekten vazgeçtiği de biliniyor. Almanya’nın Türkiye’ye saldırma ihtimali üzerine Meriç üzerindeki köprüleri bile bombalayarak kullanılmaz hale getiren İnönü yönetimi ertesi gün Almanlarla masaya oturacaktı. Türkiye ile Almanya ‘Saldırmazlık Paktı’ imzalanınca Türkiye derin bir nefes alabilir hale geldi. Zaten beş gün sonra Hitler, yıllardır hayal ettiği saldırısını başlatacak ve Barbarossa Harekâtı ile 3 milyon askerini Sovyet Rusya üzerine sürecekti. 

Tatbikatta siperde iki Türk askeri

1939-1945 yılları arası '100 bin askerimiz öldü' iddiası

Tarih 24 Ocak 1951... TBMM kürsüsünde, asker kökenli önemli bir isim vardı; Birinci Ordu Eski Komutanı Ali İhsan Sâbis. Demokrat Parti Afyonkarahisar Milletvekili emekli paşa, Kore’ye giden Türk birliğinin kayıplar vermesini eleştiren CHP’lilere tepki gösterip şöyle diyecekti: “İkinci Dünya Harbi esnasında seferber edilmiş olan birliklerimizde bakımsızlık yüzünden ölen askerlerimizin sayısı muharebe etmediğimiz halde 100 bine yakındır.

Bu açıklamalar Meclis’i dalgalandırmaya yetti. Ama yalanlama ya da doğrulama olmayınca, vekillerin ifadesiyle durum haklı olarak ‘hayret ve teessür’ uyandırmıştı. Bu sözlerden yaklaşık üç ay sonra CHP’li Hüsamettin Tugaç, “Cevapsız kalan bu iddia doğru mudur?” diye Millî Savunma Bakanlığı’na soru önergesi verdi. Bakan Hulusi Köymen, kürsüye geldi ve kayıtlardaki gerçeği ilk kez açıkladı: 

"1 Eylül 1939 - 7 Mayıs 1945 tarihleri arasındaki 5 yıl 9 ay 7 günlük süre zarfında subay, gedikli, er, öğrenci olarak muhtelif hastalıklardan ve arızalardan hastanelerde ölenlerin rakamları şöyledir: 1939 yılının son 4 ayında 519 kişi, 1940’da 4976 kişi, 1941’de 3319 kişi, 1942’de 4680 kişi, 1943’te 3308 kişi, 1944’te 3605 kişi, 1945 yılının ilk 5 ayında 3794 kişi. Ceman 22.663* ölüm tespit edilmiştir. Bu, hastanelerde ölenlerin sayısıdır. Hastalanıp hava değişimi ile memleketlerine giden ve orada ölen asker sayıları dâhil değildir.

* 7 Nisan 1951 tarihli gazete haberlerinde yer alan Milli Savunma Bakanı Hulusi Köymen‘e ait açıklamada verilen şehit rakamlarının toplamı 24.201'dir. Fakat resmî açıklamalarda 22.663 sayısı verilmektedir. Konuyla ilgili bazı bilgiler Prof. Dr. Vahdettin Engin’den alıntıdır.
1942 yılından bir kare

1945'te, günde 25 asker şehit verildi

Konu çok hassastı. Ama, savaş korkusunu atlatmış, o acıların da etkisiyle tek partili Millî Şef döneminden çok partili demokrasiye geçmiş Türkiye, bu çok nazik konuyu özgürce tartışabiliyordu. Tam 2 bin 106 gün süren o savaş günlerinde, bakımsızlıktan, yetersiz beslenmeden, hastalıklardan ve kazalardan dolayı devletin kayıtlarına göre 22 bin 663 asker kaybedilmişti.

Dile kolay, günde 11 kişi, yani iki saatte bir kişi şehit olmuştu. Savaşın sona erdiği 1945 yılına bakılırsa, o ilk beş ay içinde verilen kayıp sayısı 3 bin 794’tü. Diğer bir deyişle; günde 25 asker... Başka bir hesapla saatte 1 şehit... Savaşın 7 Mayıs’ta bittiği dikkate alınırsa aslında durum daha da vahimdi. Belli ki savaş sonrası yıl içinde kayıplar devam etmiş. Oysa Kurtuluş Savaşı’mızda dahi toplam 10 bin şehit vermiştik. Rakam korkutucuydu. Ama Türkiye bu gerçeği de sindirmek zorundaydı...

Eski gazete kupürleri

Vatan'da, Akşam'da manşet, Cumhuriyet'te tek sütun

Meclis'teki işte bu önemli ‘kayıplar’ meselesi ertesi gün 7 Nisan 1951 tarihli gazetelerde değişik açılardan ele alındı. Manşet yapan da vardı, çekingen bir yaklaşımla tek sütunluk yer açabilen de...

1940'lı yıllarda hastane koğuşu

Hasta yataklarından hüzünlü bakış

1940’lı yıllarda bir hastane koğuşu; üç yatak da dolu... Ortadaki hasta kıdemli veya rütbeli gibi görünüyor. Hastabakıcıların onu ortalarına almaları da en azından gedikli olduğunu düşündürüyor. Diğerleri daha genç. Tifüs ya da veremden tedavi altında gibi görünüyorlar hepsi; yüzleri solgun. Savaşta kurşun ya da şarapnel yarası almamışlar ama bakımsızlıktan bitap düşmüşler...

1940'lı yıllarda askerler hastanede

Devlet pijamalarıyla askerlik pozu

Hastanede tedavi gören dört er, bahçede hatıra pozu için bir araya gelmiş. 1940’lı yılların acı dolu günleri bir kareye sığmış. Ortalarında üniformalı bir er var. Güvenlikten sorumlu gibi duruyor. Nispeten sağlıklı. Sol baştaki hariç diğerleri bitkin. Üzerlerinde Sümerbank imalatı pijamaları var.

Sonuç olarak, Türkiye II. Dünya Harbi’ne girmedi ama kayıtlara geçen 22 bin 663 şehit üzerine de maalesef pek konuşulmadı. Birçoğunun mezarları şehitliklerde yer almadı. Kimi köyünde, kimi öldüğü yerde defnedildi. Kayıtlara geçen ölüm vakaları şöyleydi: Siroz, zatürre, bronşit, çiçek, verem, tüberküloz, sıtma, böbrek yetersizliği, karın zarı iltihabı, kan zehirlenmesi, menenjit, üremi, kalp sektesi, aşırı kilo kaybı, enfeksiyon ve organ yetmezliği, psikolojik, apandisit, felç, umumî zayiat; Refah gemisi, Atılay denizaltı gemisi, Uluçali Reis gemisi; eşkıya ile çatışma, uçağının düşmesi sonucu...

O yıllar vatandaş da çok çile çekti. Aç kaldı, sefalet yaşadı. Fakat ülke savaşa girseydi kim bilir neler olacaktı... İsmet İnönü’nün “Evet, ben sizi aç bıraktım ama babasız bırakmadım” sözü çok manidardır. İsmet Paşa’yı bu savaşta korkaklıkla suçlayanlar, savaşın acımasızlığı ortaya çıkınca ne kadar yanıldıklarını anladılar. Memleket insanı yoksulluk çekmiş ama İsmet Paşa’nın başarılı tarafsızlık politikası sayesinde belki de milyonlarca kayıp vermekten kurtulmuştur. Çatalca Dağyenice köyü şehidi Erzurumlu Necmettin ve onun gibi şehit olan 22 bin 663 askerin ruhu şad olsun..

2. Dünya Savaşı
Şehitler
Çatalca
Dağyenice Köyü
Sayı 001

BENZER

21 Mart’ta Dünya Masal Anlatıcılığı Günü’nün kutlanıyor olmasını fırsat bildik ve Judith Liberman ile masal anlatıcılığını, Anadolu’nun ve İstanbul’un masallardaki yerini ve masal-terapi ilişkisini konuştuk.
Din ve sanat bugün yan yana geldiğinde çoğumuzun kafasında hemen bir resim oluşmuyor. Oysaki geçmişte bir ustanın himayesinde başlayan hafızlık eğitiminin sanatkârlığa evrilmesi oldukça yaygınmış. Sanatını özellikle musikide geliştiren ve şanı bugünlere ulaşan, evrenselleşmiş pek çok isim sayabiliriz: Itrî, Hâfız Sâmi, Sadettin Kaynak, Kâni Karaca, Hâfız Burhan bu isimlerden sadece birkaçı, diyor Ayça Örer.
1956’da başlayan ve dönemin başbakanı Adnan Menderes’in “İstanbul’u bir kere daha fethedeceğiz” şiarıyla yönettiği imar operasyonları, tarihî yarımadadan Yeşilköy’e, Tophane’den Beykoz’a kadar kentin her yerinde büyük bir değişime yol açtı. İstanbul’u dev bir şantiyeye dönüştüren ve dört yıl kesintisiz süren imar operasyonları şehrin yalnızca görüntüsünü değil kimliğini de değiştirecek, eskinin kozmopolit Doğu Akdeniz kenti, yerini ulusal bir metropole bırakacaktı.