Kahkahanın doğal hali

23 Ağustos 2021 - 19:34

Ekranda gördüğümüzde, şöyle oturup birer çay içsek de o anlatsa biz gülsek, o şakalar yapsa biz kahkahalar atsak dediğimiz oyunculardan Ecem Erkek. Uzun bir sohbete oturduğunuzda öyle şeyler anlatıyor ki hayatın sadece kahkahadan ibaret olmadığını hatırlayıveriyorsunuz. Dahası her kahkahanın içinde birkaç damla gözyaşı taşıdığını fark ediyorsunuz. Zaten kendisi de sosyal hayatında komik biri olmadığını söylüyor. Neşeli, dinamik, çalışmayı seven, içinden geldiği gibi konuşan bir oyuncu Ecem. Sahne ışığını iyi alan ama o ışığın göz kamaştıran büyüsüne aldanmayanlardan biri. Doğal, neyse o... Sohbet sırasında söz İstanbul’a da geldi ama ne yalan söyleyeyim, sanki ikimiz de Ankara’daydık. Kuğulu Park’ta bir bankta ya da Sıhhiye’de bir kafede; bilemiyorum. Ecem Erkek, içinden Ankara geçen bir İstanbul kahkahası gibi.

Ben komikliği dediğim gibi ailem eğlensin, gülsün diye yapıyordum. Tiyatro yapmaya başladığımda bunun hiç de “komik” bir şey olmadığını öğrendim.

Merhaba Ecem. Sohbete yolculuklarla başlayalım. Yolculukların en çok hangi aşamasını seversin? Hazırlık yapmak mı, yola çıkmak mı, bilmediğin duraklarda mola vererek ilerlemek mi, yoksa hedefe varmak mı?

Yolculuk fikri benim için gerçek anlamda da her zaman çok gergin bir şey olmuştur. Hazırlık yapmak ayrı, yola çıkmak ayrı stres meselesidir. Fakat yola çıkıp biraz ilerleyince en sevdiğim albümü açıp yolun akışına bırakırım kendimi... Sanırım bu durumda en çok yolda olmayı ve güzel duraklarda durup mis gibi tesis çayı içmeyi seviyorum.

Yolculuğa Ankara’dan başlayalım istedim. Tiyatro aşkının içine ilk düştüğü günlerden belki de. O aşkın içine düştüğü günü hatırlıyor musun? Bir oyun muydu, izlediğin bir film miydi, biriyle tanışmak mıydı?

Ne bir film var öyle ne de bir oyun. Sadece ailemi, bana kahkahalarla gülen aile büyüklerini hatırlıyorum. Ailede popüler bir çocuktum, herkes çok ilgi gösteriyor ve seviyordu beni. Sevilmenin yolu onları güldürmek diye düşündüm sanırım, belki o ateş oradan düşmüştür aklıma, içime... Daha çok sevilmek ve daha çok güldürmek için.

Tiyatro yolculuğuna çıkmaya karar verdiğinde destek mi gördün çevrenden yoksa “Aman kızım, ne işin var senin sahnede” mi dediler?

Herkesten çok büyük destek gördüm. Özellikle babam ve annem bana inanmayı asla bırakmadılar.

Yolculuğunun “komedi durağı”, hayatını belirleyen duraklardan biri oldu belki de. Sen mi komediyi buldun, komedi mi seni buldu?

Ben komikliği dediğim gibi ailem eğlensin, gülsün diye yapıyordum. Tiyatro yapmaya başladığımda bunun hiç de “komik” bir şey olmadığını öğrendim. Okulda da sanırım dramın daha teatral kabul edildiğini düşünüyordum. Belki de yapabildiğim bir şey olduğu için komediyi küçümsüyordum. Müthiş yanıldığımı profesyonel olarak bu işi yapmaya başladığımda anladım. Çünkü iki tiyatro oyunum ve TV için yaptığım işlerin çoğu komediydi ve aslında beni mental olarak müthiş zorladılar. Yani komedi beni buldu. İyi ki bulmuş. En zorundan başlamak her zaman daha iyidir.

Güldür Güldür, Ecem Erkek'in geniş kitlelere ulaşmasında önemli bir adımdı

Komedideki yeteneğine inandığın ilk sahneyi hatırlıyor musun? O kahkahaları duyduğunda, alkışlandığında “Artık yolculuk buraya doğru” dediğin bir an var mı?

Engin Alkan’ın yönettiği Tersine Dünya oyunu benim profesyonel anlamda yaptığım ilk işti. Okuma provalarında Engin Hoca’nın benim okumalarım üzerine oyuna yeni bir karakter katması sonucu bu gerçekle tanıştım.

Genç oyuncuların ortak kaderi, bir ustayla ya da önceki kuşaktan bir isimle kıyaslanmak. Hele bir de bu genç oyuncu komedi alanında isim yapmaya başlamışsa komedinin usta isimleriyle kıyaslanması kaçınılmaz oluyor. Senin kendini kıyasladığın isimler oldu mu? Adın kiminle anılınca heyecanlanıyorsun?

Kıyas hayatın her alanında olduğu gibi burada da var –bazen– yazık ki... Çünkü kıyaslarken izlediğinizi kaçırabilirsiniz. Nostaljiyi seviyoruz evet ama kimsenin soba temizlemeyi özlediğini düşünmüyorum. Perran Kutman denince gerçekten tüylerim diken diken oluyor iyi manada çünkü çok büyük ve yol gösterici bir sanatçı. Ve bazen onun adının yanında anılmak beni onore ediyor.

Özellikle tiyatroda hep usta-çırak ilişkisinden söz edilir. Bugünün dinamiklerinde bir usta-çırak ilişkisi kurmak mümkün mü? Sen kendine kimi ya da kimleri usta seçtin?

Benim ustam Engin Alkan’dır. Bugünün dinamikleriyle değil de kişinin egosuyla ilgili bir şey sanırım kendine bir yol gösterici bellemek. Yolculukta illa bir yol gösterenin olması gerek. Sadece oyunculuk anlamında da değil. Engin Hoca bana ve bir sürü kişiye hayatta da yol göstermiştir.

Oyunculuğuna kendinden taşıdığın neler var? Çocukluğundan, gençliğinden... Bunu özellikle Güldür Güldür tiplemelerini düşünerek soruyorum.

Oynadığım herkes kesinlikle bir yerlerde karşılaştığım ya da izlediğim insanlar oluyor. Bunları çok sonradan fark ediyorum. Ama böyle olmasında bir beis görmüyorum. Güldür’de zaten bir şeyleri, birilerini çok iyi taklit etmen gerekiyor.

Ecem Erkek: "Şöhret olmakla ilgilenmedim hiç."

Güldür Güldür, yolculuğunun en önemli duraklarından biri oldu. Bütün tiplemelerin ses getirdi. Özellikle Liseli Naime... Skeçlerde ve tiplemelerinde doğaçlamanın ne kadar yeri var?

Okuma provalarında, yani sahneye çıkmadan önce yaptığımız, yazar ve yönetmenin dahil olduğu provalarda bizim doğaçlamalarımıza göre şekillenebiliyor metinler. Bazen de gerek olmuyor. Ama sahne üzerinde partnerimden habersiz yaptığım doğaçlamalar eğer onun gözünde bir pırıltıya, dudağının kenarında bir kaçak gülümsemeye neden oluyorsa metin daha da ballanıyor.

Kişisel olarak çok merak ettiğim bir şey var Ecem. Ben Güldür Güldür’de oyundan kopup kendi halinize güldüğünüz yerlere bayılıyorum. Tiyatrocu deyimiyle “dalağı düşük” oyuncuya çok gülerim ben. Senin o “kopma” anlarında sahneyi ve durumu toparlayan doğaçlama çözümlerine de bayılıyordum. Hiç toparlayamadığın, sahnenin kopup gittiği oldu mu? Var mı hatırladığın bir kopuş anı?

Benim de en eğlendiğim anlar onlar gerçekten. Toparlayamadığım olmuyor genelde. Çok kopmadan bir şekilde toparlamaya çalışıyorum. Ama Uğur Bilgin’le oynadığımızda bu çok zor oluyor. Uğur’un bir skeçte kafasını atarken peruğu düşüyor. Şu anda bile gülüyorum, hakikaten çok gülmüştüm. O sürpriz anlar çok hoşuma gidiyor. Gerçekten bazen oyunu bırakıp kahkahalarla gülmek istiyorum.

Güldür Güldür ile büyük bir izleyici kitlesini yakaladın. Hatta net söyleyelim “şöhret” oldun. Nasıl bir etki yarattı bu sende?

Sevilmek güzel şey dedim hep. Şöhret olmakla ilgilenmedim hiç.

Komedi yönüyle tanınanların ortak kaderi, özel hayatlarında da herkesin onlardan kendilerini güldürmelerini beklemesi sanırım. Hatta neredeyse “normal” olmaya, dertli olmaya hakkınız yok gibi. Bu baskıyla başa çıkmak zor mudur?

Beni tanıyanlar için bu problem olmadı hiç. Çünkü ben sosyal hayatında asla komik olmayan biriyim. Ama tanımayıp, asla TV’deki gibi değilsiniz, soğuksunuz diyenlere diyecek pek bir şeyim olamıyor. Zamanında Erol Taş’ı taşlayan milletin seyircileriyiz biz.

Güldür Güldür yolculuğunun sona ermesi zor bir karar mıydı? Kararı verdiğinde kendine ne dedin?

Hayır, hiç zor bir karar değildi. Çünkü yapılacak daha çok şey var. Kendime dedim ki, dışarı çık.

Ecem Erkek, Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü? oyununun sinemaya uyarlanan versiyonunda başrolde

Yolculuğunun bir başka önemli durağında Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü? var. Daha önce bir efsane tarafından oynanmış, metnini herkesin hayranlıkla ezberlediği bir oyun. Yılmaz Erdoğan-Demet Akbağ ikilisi var ortada. Gülseren rolü sana geldiğinde neler hissettin?

Yılmaz Erdoğan metinlerini hep çok sevmişimdir. Bazı filmlerini ezbere bilirim ve hatta şiirlerini. Her kadın oyuncuya nasip olmayacak güzellikte bir senaryoydu, tabii çok mutlu oldum.

Güldür Güldür skeçlerine ya da Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü? işlerine gelen övgülerde şımardığın, eleştirilerde yıkıldığın oldu mu?

Keşke birazcık şımarık bir kadın olabilseydim dediğim zamanlar oldu aksine. İnsanlar övdükçe içime kaçtım. Yerdikçe içime kaçtım. Kendime yetecek kadar bir şımarıklık bana iyi gelebilirdi. Böylece ben de yaptığım işin o kadar da kolay olmadığını anlardım.

Yeni nesil sanatçılar sosyal medyanın içine düşüyor. Hatta artık “sosyal medyada sanatçı olmak” diye bir durum var. Sana göre bu yıpratıcı ve yorucu mu, yoksa sadece zamanın ruhu mu?

Zamanın ruhu, o da geçer. Mesele kendini oraya çok kaptırmamakta.

Yolculuğunun İstanbul durağına gelelim artık. Bir Ankaralı olarak, İstanbul beni çok şaşırtmış hatta ilk zamanlarda yormuştu. Sen neler hissettin İstanbul’a ilk geldiğinde?

Ben İstanbul’a geldiğimde şaşırmaya fırsat bulamadan çalışmaya başladım. Hep güzel ve parlak işlerde çalıştım. Aslında bazen keşke birazcık tanıyıp öyle çalışmaya başlasaydım diyorum çünkü herkesi kendim gibi iyicik sandığım zamanlar oldu. Aklımın almadığı, böyle bir şey nasıl olabilir diye şok olduğum olaylar yaşadım. Ben İstanbul’a geleli beş yıl olacak. Beşinci yılımda şaşırmak varmış kısmetimde.

İstanbul’un sana iyi gelen köşeleri var mı?

Evim.

Sanırım şu anda televizyon ve sinema ağır basıyor. Ama bir gün yine tiyatro sahnesine çıkmayı düşünüyor musun? Ve bu yolculuğun bir durağında, günün birinde mutlaka oynamalıyım dediğin bir rol var mı?

Öyle spesifik bir rol yok. Ama yine o sahneye çıkacağım.

Ecem Erkek
Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü?
Güldür Güldür
Naime
Yaşam Sırları
Tiyatro
Sinema
Yılmaz Erdoğan
Sayı 007

BENZER

İstanbul’un en önemli simgelerinden biri Boğaz ve dolayısıyla balık. Bizans döneminde sikkelere palamut resmi basılırdı. Balığın güncel durumu nasıl diye merak edip İstanbul’u Sarıyer’den Gürpınar’a kadar dolaştık, balıkçılarla konuştuk, akademisyenlere sorduk: Korkmalı mıyız?
Galata, çok eskiden beri şehrin favori eğlence merkezlerinden biri. 16. yüzyılda semtte meyhaneler olduğunu, rakı- balık sofraları kurulduğunu biliyoruz. 20. yüzyıla doğru çalgılı meyhaneler dönemine giriliyor. Ondan beridir müziği susmuyor. Murat Meriç, kulüpler, barlar, meyhaneler, balozlar, küplü meyhaneler, konser mekânları, kafeler, şarkılar türkülerle Galata’nın müzikli tarihinin peşinde.
Melhame-i Kübra yani “büyük ve kanlı savaş”. Mustafa Kemal Atatürk Sakarya Meydan Muharebesi’ne bu tanımlamayı yakıştırmıştı. 22 gün ve gece sürecek olan bu hesaplaşma Millî Mücadele’nin en kritik safhası, her iki taraf için de savaşın dönüm noktasıydı. Prof. Dr. Şaduman Halıcı, Yunan komutanların hatıralarına dayanarak 100. yılında Sakarya Meydan Muharebesi’ni kaleme aldı.