Bir efsane adam: Cambaz Rıfat Telgezer

Fotoğraf
Turgay Tuna Arşivi
22 Kasım 2022 - 16:26

Yaşı 70’lere merdiven dayamış eski İstanbullular bugün hâlâ geçmişte kalmış; Heybeliada’dan Cingi Meydanı’na, Kasımpaşa’dan Bakırköy’e yaz aylarında kurulan o muhteşem cambazhane çadırını ve içinde tel üzerinde yürüyen cesur cambazları unutamazlar...

Tel cambazlarının geçmişleri Orta Çağ öncesine dayanıyor... O dönemlerde kalın halatların üzerinde yürüyerek, kelle koltukta canlarıyla oynadıkları için “can-ı baz” olarak adlandırılan bu hünerbazlar iki yüksek direk arasında gerili halat üzerinde yürüyerek büyük bir cesaret, bunun yanı sıra da fiziksel bir denge sergiliyorlar... Bizans’tan Osmanlı’ya cambazların cirit attığı yerlerden biri de şüphesiz Doğu ile Batı’nın kucaklaştığı Şehr-i İstanbul olmuş. Arap’ından Acem’ine İstanbul’da panayır yerlerinde, şenliklerde gösteriler yapan bu insanlar halkın ilgi ve takdirini kazanmışlar. Aralarından bazıları da yaptıkları olağanüstü gösterilerle halkın gözünde popülerleşip kahramanlaşmışlar... Evliya Çelebi bu hünerbazları “esnâf-ı bâzbâzân-i cânbâzân-i pehlevânân” diye adlandırır ki bu insanlar özellikle de saray düğünlerinde yaptıkları çeşitli gösterilerle herkesin dikkatini çekmişler. Cambazlık Osmanlı döneminin vazgeçilmeyen en önemli seyir eğlencelerinden birini oluşturuyordu. Can-ı bazlar “Sur-ı Hümayun” adı verilen, padişah ailesinden kişilerin tahta çıkma, doğum, düğün, sünnet gibi eğlence ve şenliklerinde; yine bayram günleri ve Ramazan akşamlarında heyecanlı gösterilerini sergileyerek, halkın beğeni ve yüksek ilgisini toplar, bu yolla hayatlarını kazanırlardı.

1720 YILINDA, SULTAN III. AHMED’İN 4 ŞEHZADESİNİN SÜNNET DÜĞÜNÜ İÇİN LEVNİ TARAFINDAN RESİMLENDİRİLMİŞ MİNYATÜRLERDEN BİRİNDE CAMBAZLAR

Kimi kaynaklara göre de Osmanlı’da tel üzerinde yürüyerek gösteri yapan can-ı bazların kökeni Orhan Gazi dönemine dek uzanıyordu. Zira o dönem ordu içinde “can- bâzan” adıyla bir sınıf kurulmuştu. Bu sınıf, savaş zamanlarında ön saflarda yer alarak orduya kılavuzluk ve öncülük eder, birer fedai gibi kendilerini tehlikeye atarak kıyasıya savaşırlardı. Çok sonradan can- bâzanlar Yeniçeri teşkilatı içinde önemli bir sınıfı oluşturmuşlardı. Osmanlı’nın gelenekselleşmiş ip cambazlığı, 19. yüzyılın sonlarına doğru kaybolmaya yüz tutsa dahi Ramazan geceleri ve bayram günlerinde İstanbul Direklerarası’nda yapılan, kimi zaman da yaz aylarında Anadolu’nun muhtelif kentlerindeki panayırlarda gerçekleştirilen gösterilerle yaşatıldı. Cambazlığın ipten tele geçtiği Cumhuriyet döneminde birkaç ünlü cambaz bu işi en güzel şekilde devam ettirmeye çalıştı, adlarını Türkiye’deki cambazlık ve cambazhane tarihine altın harflerle yazdırdılar. Bu cambazlar arasında bir tanesi vardı ki Anadolu kentlerinden İstanbul’a değin âdeta efsaneleşmiş; eskilerin unutulmayan anıları arasında yer etti. Söz konusu ünlü cambaz, 1940’lardan 1960’lara; yaz aylarında Aksaray, Kasımpaşa, Büyükada, Heybeliada, Bakırköy, Yeşilköy gibi semtlerde kurduğu çadırıyla ününe ün katan Rıfat Telgezer’di. Soyadı kanunu çıktığında, çok sevdiği mesleği ile bağdaşık soyadını yakıştırdı kendisine. 1950’li yıllarda, büyük bir çadırla Türkiye’deki ilk büyük kapalı cambazhaneyi açan akrobat-cambaz Rıfat Telgezer gerçekleştirdiği gösterilerle o dönemin İstanbullularına hafızalardan silinmeyecek cambazlık hünerleri sunarak, seyredenleri hayran bırakmıştı.

RIFAT TELGEZER

Bir cambaz yetişiyor

1913 yılında Adana’da doğan Rıfat Telgezer, 14-15 yaşlarında iken Miss Brown adında bir Amerikalı kadının açmış olduğu spor okulunda trapez, barfiks, amuda kalkma gibi jimnastik dersleri alırken askerlik hizmetini yaptıktan sonra yerleştiği Ankara’da Develili Halil adında bir “usta”dan ise tele çıkmayı, tel üzerinde yürümeyi öğrendi ve bir süre sonra yaptığı birbirinden zor hareketlerle ustasını geride bıraktı. Bu işten ekmek parası kazanmaya başladığında tam 47 yıl sürecek tel üzerindeki profesyonel yaşamına adımlarını attı; Taşköprü’den İstanbul’daki Kuşdili Çayırı’na Türkiye’yi karış karış dolaşarak, tel üzerindeki hünerlerini icra etti... 1942 yılında İstanbul’a gelip yerleşen Rıfat Telgezer, birkaç yıl sonra uzun zamandır düşlediği sirk şeklindeki büyük bir çadır içinde cambazhanesini kurdu. Ses sanatçılarından dansçılara, güldürü ustalarından akrobatlara geniş bir sanatçı kadrosuyla İstanbul’un eğlence hayatına renk kattı... Öyle ki Celâl Şahin’den Bal Arıları’na, şuh dansöz Özcan Tekgül’den ses sanatçısı Adnan Pekak’a sonradan ünlü olacak birçok sanatçı, profesyonel yaşamlarına Rıfat Telgezer’in cambazhanesinde adım attılar...

1959 yılında, kazanıp biriktirdiği paralarla, 1750 kişilik, brandadan üstü kapalı yeni bir çadır yaptıran Rıfat Telgezer, Bakırköy Yenimahalle’de, bugünkü Yenimahalle Camii’nin bulunduğu arsa üzerinde kurduğu sirk şeklindeki çadırında gösterilerine devam etti. Sonradan çadırını Bakırköy Zuhuratbaba’daki lunaparka taşıdı. Ancak bu güzel, heyecanlı dönem pek uzun sürmedi. Televizyon yayınlarının başlamasıyla beraber evlere giren televizyonların ardından, açık hava sinemaları gibi cambazhaneye olan ilgi de yavaş yavaş azaldı. Böylece Rıfat Bey cambazhanesini kapatmak zorunda kaldı. Aslında kapanmaması için çok uğraş verdi! Dönemin İçişleri Bakanı’na mektuplar yazdı, cambazların bir çatı altında toplanmaları gerektiğini dile getirdi. Çadırının da belki bir devlet sirkine dönüştürülebileceğini vurguladı... Ama ne sahip çıkan oldu ne de ilgi gösteren...

RIFAT TELGEZER’İN CAMBAZHANESİ TARİHE KARIŞMADAN KISA BİR SÜRE ÖNCE YAPILAN 45. YIL JÜBİLESİ ÖNCESİNDE ÇEKİLMİŞ BİR FOTOĞRAF

Cambazhaneyi kapattıktan bir süre sonra da isyan edercesine gazetecilerin önünde eline büyük bir makas alarak çadırı kesip parçalamaya başladı. Böylece cambazhane tarihe gömüldü... Ne tel kaldı ne de o tel üzerinde yürüyen eski cambazlar... Son yıllarını kalp yetmezliği ve yüksek tansiyon sıkıntıları içinde, eşi Melek Hanım’la birlikte Küçükçekmece’deki bir apartman dairesinde geçirdi. Son nefesini verdiği ana kadar yılların kendisine kazandırmış olduğu o disiplinli, gururlu yaşamın izlerini yüzündeki çizgilerde taşıdı. Odasında pencere yanına, koltuğuna geçip oturduğunda, dimdik durur, dışarıya, uzaklara bakıp dalardı. İşte o anlarda kulaklarının derinliklerinde bitmez tükenmez alkış seslerinin, Hamiyet Yüceses’in cızırtılı bir hoparlörden çıkan yanık sesinin yankılandığını hisseder gibi olurdu... Ve bir dönemin ünlü tel cambazı Rıfat Telgezer 1997 yılının Nisan ayında Küçükçekmece’deki evinde 84 yaşında yaşama veda etti. Esenyurt’taki mezar taşında ise şu iki satır yer aldı:

"Rıfat Telgezer
Akrobat ve Cambaz"

Anılardaki Cambaz

Gidiyorum çocukluğumu yaşamış olduğum 1950’li yılların sonlarına... Unutamadığım cambazhane çadırı geliyor gözlerimin önüne. Dışı gibi içi de ışıl ışıl aydınlatılmış çadırın ortasında, üzerinde sanatkârların sanatlarını icra ettikleri, boks ringine benzeyen yüksek tahta bir platform. Bunun üzerinde de iki büyük direk arasına gerilmiş, cambazların üzerinde yürüdükleri tel. Yuvarlak çadırın içini, daire şeklinde dizilmiş sıra sıra banklar kaplıyor. Şamata, gürültü, patırtı derken adını bilmediğim bir ses sanatkârı, arkasındaki saz eşliğinde zamanın en gözde, en içli şarkılarından birini icra etmeye başlıyor... İkinci şarkıdan sonra göz kapakları kapanmaya başlayan ben, başımı babamın dizlerine yaslayıp uyukluyorum... Ancak gecenin son programı olan tel üzerinde yürüyen cambazlar anons edildiğinde, bir anda toparlanıyor ve heyecanla ünlü cambaz Rıfat Telgezer’i seyre koyuluyorum... Elinde uzun denge sırığı; trampetin bitmez tükenmez solosuyla, ağır ağır telin üzerinde yürümeye başlıyor. Heyecan dorukta... Yavaş yavaş ortaya geldiğinde, hiç beklenmedik bir şekilde ayağı kayar gibi oluyor, çıt çıkmayan çadırın içindeki sessizlik usulca, “ayyy, amannn!” sesleriyle bozuluyor... Ve trampet sololarını kesen davulun tokmağının heyecanlı “güm” sesiyle, Rıfat Telgezer’in nefes kesen numarası son buluyor... Heyecandan açık kalmış, bir o kadar da kurumuş ağızlarımızı kapatıyor; yavaş yavaş kalkıp evlerimizin yolunu tutuyoruz... Bir mahya gibi ampullerle aydınlatılmış büyük çadırı arkamızda bırakıp uzaklaştığımızda ışıklar sönmeye ve cambazhane usul usul karanlıklar içinde kaybolmaya başlıyor...

Tel cambazı
Cambaz
Rıfat Telgezer
Sirk
Tarih
Turgay Tuna
Sayı 012

BENZER

Yüz yüze eğitimin ilk aylarını geride bıraktığımız bugünlerde İstanbulluların okullardaki salgın önlemlerinin yetersizliğinden, sınıfların kalabalığından, öğretmenlerin yorgunluğundan, öğrencilerin uyum sorunlarından, trafikten ve okul servislerinden şikâyet ettiğini sıklıkla duyuyoruz. Banu Tuna, eğitimle ilgili güncel problemleri, çözüm önerilerini ve talepleri pandeminin de öncesine uzanarak sistemin içindeki paydaş ve uzmanlardan dinledi.
Bir "yakından tanıma" ve analiz yöntemi olarak pek çok mecrada kullanılan meşhur Proust anketini eğdik, büktük, içine İstanbul’u kattık ve konuğumuz akademisyen, gurme ve şarap üstadı Vedat Milor’un masasına bıraktık. İSTanket her sayıda farklı alanlardan isimleri tetkike devam edecek.
İST'in ikinci sayısında 14 çizerimizi sayfalarımıza davet ettik. Bize çizdiklerinin yanı sıra hayatlarından hikâyelerle kendi İstanbullarını anlattılar.