"Müzik benim kendim olma yolum"

Fotoğraf
Zeynep Özkanca
27 Ağustos 2020 - 16:59

Adorno, Müzik Yazıları1’nda dinleyicinin birer meta haline getirilmiş, fetişize edilmiş müzik ürünleri karşısında “tapınak köleleri”ne döndüğünü anlatır. Bu dinleyici, “sevecek başka hiçbir şeyi olmadığı için hücresini seven mahpusun davranışı” içindedir: “En tanıdık olan, en başarılıdır. Dolayısıyla tekrar tekrar çalınır ve daha tanıdık hale getirilir.”

Müzik yolculuğumun başladığı yaşta Adorno’dan haberim yoktu. Doğduğum toprakların hangi müzik türlerini, metin biçimlerini ve nakarat matematiklerini popüler hale getirdiğini de henüz kavrayabilmiş değildim. Dört yaşındaydım. Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar, yeryüzünde sizin kadar yalnızdım. Salonda kavga eden ebeveynlerimin seslerini zihnimde şarkı haline getiriyordum.

Sen bizi sevmiyorsun, dırı rırı rın! Burada hiç zaman geçirmiyorsun, la la la la!

Kavgadan gürültüden oldum olası hoşlanmam ancak hayatım kavgayla geçti çünkü kız çocuğu olmak bile bir kavgadır. Daha doğrusu herhangi bir vücutta çocuk olmak, kavgadır. Yetişkinlerin anlaşılmaz dünyasıyla kendi hayal ve umut dolu dünyan arasındaki köprüsüz kavga... Yolumu çizmek için sesleri takip etmeye karar verdim sanıyorum erken yaşta. Oysa seneler sonra görecektim ki, ünlü düşünür Adorno Bey’e göre ben kapitalist sistemin özgürlüğe, bireysel seçimlere, yaratıcılığa ve özgünlüğe dayanıyormuş gibi görünen çelişkisine çekilmişim. Buna negatif diyalektik deniyor. Bir nevi kan kusup kızılcık şerbeti içtim demek. Öyleyse de müziğin negatif diyalektiğine bayılıyorum. Bir şey satmaktan utanmadığım alan burası. Sattığım şey, bir hikâye. Sana, bana, bize ait. Kapitalist toplumun mahpuslarına... Belki içinden çıkamadık ama içinde bir türkü tutturduk neticesinde. Bizim isyanımız da böyle olsun.

Gelelim takip ettiğim seslere... Yedi yaşındayım. Blok flütle “Bu Kalp Seni Unutur mu?” çalıyorum Fikret Kızılok’tan, ki ona hep Fikret Baba demişimdir. İnsanın bu hayatta bir sürü annesi, babası, ablası, abisi, amcası, eniştesi olur müzik yoluyla. Bir sürü aşkı... Bir sürü yuvası... Sevinç Tevs, Birsen Tezer, Bülent Ortaçgil, Patti Smith, Beth Gibbons, Nazan Öncel, PJ Harvey, John Lennon, Ayten Alpman...

Yeterince yakından dinlerseniz, hikâyeyi anlamayı seçerseniz, resmen yalnızlık ortadan kalkar. Renkler kaybolur. Diller aynılaşır. Yaralar ortaklaşır. Eller kavuşur. İnanç, siyaset, ekonomi yapılarının ötesinde girişi bedava bir plaj bulmuş olursunuz. Ne bileyim, ben böyle bir romantiğim işte. Başka türlü biri olmayı denedim ve çok fena yanıldım. Size verebileceğim tavsiye, en fazla kendiniz olmanızdır.

Benim kendim olma yolum müzik. Hikâye anlatmak. Yazmak. Fotoğraf çekmek. Şaka yapmak. Yemek yapmak. Titizlikten anlamam. Stratejik davranamam. Hoşuma gitmeyen birine gülemem. Bana ruhsal yahut fiziksel şiddet uygulayan insanların hanesinde duramam. Birileri bir şeyi çok sevdi diye onu çok sevemem. Kitlesel bir yakınlık uğruna özgürlüğümden ve varlığımdan feragat edemem.

Daha bugün sevdiğim bir müzisyen arkadaşla şöyle konuştuk: “Özgürlüğü satın alacak bir para yok.”

Nitekim ben bunu gördüm. İnsan ne kadar büyüyorsa, tuhaftır, özgür alanı o kadar daralıyor. Ağzından çıkan lafları sayar oluyor. Evinde yenen yemeğin çetelesini tutar oluyor. Bir paltonun etiketini, fişini saklar oluyor. Ne yapayım ben öyle işi!

Ben şarkı söylemek istiyorum. İşte kendime hep bunu hatırlatmam lazım. Birlikte müzik yapmaktan keyif aldığım insanlarla ekmek paylaşmam lazım. Hak yememem lazım. İçimden gelen sesleri takip etmeye devam etmem lazım. Yazmam lazım. Susmam bazen de... Sizin hatırınız için.

Peki nasıl olacak?

Kalben'in çocukluğu

Onca batırdık ne de olsa. Batırınca, dolandırılınca, aldatılınca, dışlanınca, nefreti görünce insan öyle bir özgürleşiyor ki. Sofrası öyle bir bereketleniyor ki. Önemli olanları fark etmeye başlıyor.

Sen şarkınla bir çocuğu dans ettirmeye geldin. Bu, dünyanın en güzel hediyesidir ve bir çocukla dans edecek kadar enerjin varsa yaşıyorsun demektir.

Ben dans etmeyi çok severim. Bundan ötürü herkesin şık durduğu ve kusursuz davrandığı önemli gecelerde, resmen
rezil olurum. Fakat iyi rezil olmuşumdur, benim için üzülmeyin. Ben kendim için hiç üzülmüyorum artık.

Dört yaşındaki halimi düşünüyorum. Gülümsüyorum. O çocukla bir olabilmek, onun saçlarını karıştırabilmek, onun gözünden dünyayı görebilmek bana umut veriyor.

Tüm kusurlarımla, cahilliğimle, eksiklerimle, komplekslerimle, yaralarımla ve açıklarımla ben, sevginin anlamını şimdi bilmeye başladım. Al sana pozitif diyalektik! Al sana dişil diyalektik! Al sana savaşsız, dolarsız, dolambaçsız, kandırmacasız yaşam tarifi.

Ne varsa üretmekte var. Yok etmekten keyif alamadım.

Döndüm, kırdığım insanlardan özür diledim ve aramızdaki kanalı temizlemek için yapabileceklerimi sordum. Her şey her zaman kusursuz, pürüzsüz ilerlemeyecekti. Geçmiş, bazen rüyamı kâbusa çevirecekti. Bazen yine çok korkacaktım.

Yine de artık müzikle ne kadar kalabalık ve huzurlu bir ailem olduğunu görecek kadar hafiflemiş bir ruhla dolaşıyorum sokaklarda. Şükür. Pencerelerde şarkılar, insan sesleri, çocuk kahkahaları... Bak, kavga bitmiş.

Geçmiş, böyle böyle yük olmaktan çıkıyor. Kara tahta daha ziyade; bakıp hatırlıyor, öğreniyor ve unutuyorum.

Size yeni albümün hikâyesini yazacaktım ancak bir albümü en iyi, albümün kendisinden öğrenebilirsiniz. Şarkıların bana nasıl geldiklerini, onları nasıl koca bir ekiple ürettiğimizi, iş ortaklarımı ve her şeyi bir hale soktuğumuzu anlatmamın pek de manası yok. Ne de olsa onları ömrümce bin farklı şekilde çalacağım. Ne de olsa belki sizinle hiç karşılaşmayacağız ancak bir odada, ofiste, yürüyüşte, tatilde ahbap olacağız.

Şu müzik, ne umutlu eylem!

Hepimizi umuda davet ediyorum. Sevgiyle.

 

Dipnot

1 Theodor W. Adorno, Müzik Yazıları, YKY

Kalben
İST Dergi 003
Sayı 003

BENZER

Beyoğlu bir semtten çok, en güç koşullarda bile ayakta kalmayı beceren devasa bir canlıya benziyor. Gıdasını yaşamdan alan, sokakları, caddesi, meydanı, anıt binaları ve birbirinden ilginç insanlarıyla devasa bir canlı. Bu kadim varlığı korumak istiyorsak, tek kültürlülük cehenneminden kurtarmamız lazım.
Artık Kuşadası’nda ikamet eden ve kurtardığı hayvanların yaşadığı bir çiftliği olan Hayko Cepkin, gözlerini (kendi deyişiyle tek gözünü) açtığı ve otuz üç yıl yaşadığı İstanbul’un en bitişik nizam semtlerinden Kurtuluş’u kaleme aldı. Orta halli ve kalabalık ailenin haylazı Hayko, mahalleler arası turnuvaları, kırılan camları, yamulan kaputları, gol oldu olmadı kavgalarını, saklambacı, kukayı, inşaatın ikinci katından kuma atlamaları ve akşam sohbetlerini unutamıyor.
İşgal dönemi İstanbul’una spor üzerinden bakan Mehmet Yüce imzalı Esir Şehirde Spor, okuyucuyla buluşuyor.