Beyazıt Yangın Kulesi

Fotoğraf
Mehmet Yüce Arşivi
18 Ağustos 2022 - 17:01

Eski zaman mecmualarının güngörmüş yaprakları arasında dolaşırken rast gelinen bazı hikâyeler öyle naif, öyle meraklı, öyle alıp götüren lezzette olur ki; zihinden bir su yumuşaklığı ferahlığında akıp giden zaman gerçekliğini yitirmeye başlar...

Bir müddet sonra insan, geçen zamanın ve içinde bulunduğu mekânın farkına varır. Zamanı faydalı bir biçimde tükettiğinin bilinci içinde, kazandığı mutluluğa sevinir. Hem içinde bulunduğu hem de öyküsü anlatılan mekân ona daha fazla mana ifade eder, anlam kazanır...

Akıp geçen zaman içinde, şehirlerin gerçek sahipleri onun belleği olan mekânlardır. Bazen farkında dahi olmadan önünden hızla geçip gidilen, bazen göz ucuyla şöyle bir süzülen bu mimari dokular, içlerinde barındırdıkları hikâyeleriyle, kent yaşamının baş döndürücü, manasız süratine ve biteviye yalnızlıklarına bir parça estetik ve mana katarlar. Bu yapılar; köprüler, kuleler, saraylar, müzeler ve kadim binalar şehrin simgeleri, hafızası ve kimliğidir. Onların hikâyelerini merak etmek esasen insanın kendisini merak etmesidir.

Bu sonu gelmez, mutluluk sarrafı hikâyelerden biri de Beyazıt Yangın Kulesi ile alakalı... Türkiye toplumsal ve siyasi tarihinde vuku bulan pek çok olaya tanıklık hatta misafirlik1 etmiş olan Beyazıt Kulesi, ağırbaşlı ve vakar hâliyle şehrin muazzam bir mozaik içeren hüviyetini tamamlıyor, anlattığı hikâyeleriyle mevcudiyetinin hakkını veriyor.

Kadim zamanlarda husule gelerek, şehrin bir kısmını kül eden o feci yangınlara vaktinde müdahale edebilmek için inşa olunan gözetleme kulelerinden biri olan ve bugün İstanbul Üniversitesi bahçesinde yükselen bu canim kule, hiç kuşku yok ki, şehrin aman vermez düşmanları olan yangınlara karşı duran bir külhanbeyi, bir ağabeydir.

Kuleyi bahis yapan hikâyeler arasında gezinirken, gazeteci Mekkî Sait Bey’in2 kaleminden süzülen satırlarda İstanbul’un hiç bilinmedik bir bakışına, bir öyküsüne şahit olunuyor. Gerek Mekkî Sait Bey’in gerekse kulenin son bekçilerinden Mehmet Ağa’nın anlattıkları öyle etkileyici ki, insan İstanbul’un şimdiki vaziyetini kulenin tepesine çıkıp bir de kendi gözleriyle görmek istiyor:3

1928'DE II. MAHMUD TARAFINDAN SENEKERİM BALYAN’A KARGİR OLARAK İNŞA ETTİRİLEN BAYEZİD YANGIN KULESİ. (AYLIK MECMUA, 1926)

Bayezid Kulesi'nden İstanbul ve İstanbullular 

Kule pencerelerinden İstanbul’a çevrilmiş bir çift göz var ki; kırk senedir, geceli gündüzlü, şehrin üzerinden ayrılmadı.

Tanımadığımız, bilmediğimiz, mevcudiyetlerinden bile haberdar olmadığımız insanlar var ki, bizim için, refah ve istirahatımız için ne kadar fedakârlık ve feragat-i nefsle çalışıyorlar.

Bunu, yaşadığımız cemiyetteki karşılıklı vazifelerimizin zaruri bir neticesi addedebiliriz: Bizi tanımayan, bilmeyen, mevcudiyetimizden bile haberdar olmayan nice insanlar da vardır ki huzur ve saadetlerinde bizim birer hissemiz olduğunu hatırlamaya vakit bulamıyorlar.

Maddi imkânsızlıklar, birbirimizi lüzumu kadar düşünmekliğimize ve hatta sevmekliğimize ekseriya mâni oluyor.

Fakat aramızda ve pek yakınımızda öyleleri bulunuyor ki, cemiyetteki vazifeleri onları bizimle çok sıkı ve daimi surette alakadar olmaya memur etmiştir, biz bunlardan haberdar olmayı bile ihmâl ederiz.

Günün mihnet (zahmet, eziyet) ve işle yüklü ezici saatleri, bizi çok defa etrafımıza karşı alakasız ve bizim için çalışanlara ihmâlkâr olmaya teşvik ediyor.

Dârülfünûn Meydanı’nda yükselen yangın kulesinin sancak katında, şiddetli, mağrur ve haşin bir rüzgârın altında bunları düşünüyordum.

Kulenin bu son ve en yüksek kısmından şehrin en uzak semtleri de görünüyor: Bu kısım; sancak katı, sancak direğinin dikili bulunduğu kattır. Buradan İstanbul ve civarı, aşağı kademelerde olduğu gibi, pencerelerden bakılarak değil, etrafa çevrilen demir parmaklığın önünde dolaşılarak doğrudan doğruya temaşa edilir.

Ben de ağır ağır ve paslı demir parmaklıklara tutuna tutuna dönüyor, gözümün önüne açılan genişliği seyre doyamıyordum:

Ta ileride, Küçükçekmece sırtları görünüyor; solda Marmara’nın ufukla nihayetlenen bir kısmı var; bir sis ve duman yığını halinde Mudanya sahilleri, Bursa dağları, İzmit Körfezi’nin bir parçası, Bozburun, Tuzla fark ediliyor.

Dönmeye devam ediyorum. Bostancı’dan Çengelköyü’ne kadar uzanan Anadolu sahilinin arkasında bazen dağlar ve ekseriya yeşil tepecikler yükseliyor. Boğaz’ın Kuleli Mektebi’nin kurulduğu koya müntehi (sonundaki) olan kısmı, ılık bahar güneşinin huzmeleri altında baygın, uzanıyor.

Kuruçeşme sırtları, Zincirlikuyu, beride Kâğıthane, daha solda Metris Çiftliği, Maltepe Hastanesi, Halkalı sırlanıyor, nihayet insanın bakışı tekrar Küçükçekmece sırtlarına ulaşıyor.

Bazen dağları, kısmen ufkun ve ekseriya yeşil tepeciklerin çerçevelediği bu tabloda, tabiat bütün sanatkârlığını göstermiştir.

Kırlar, bahar rüzgârlarının tatlı nevâzişleri (okşamaları) altında her an zindeleşirken, şehrin büyük meydanlarında binlerce insan kaynaşıyor, caddelerde tramvaylar, otomobiller, arabalar koşuşuyor. Köprünün kaldırımları insan kalabalığı altında gözden gizleniyor.

Boğaz’a, Marmara’ya muhtelif istikametlere vapurlar, istimbotlar,4 motorlar akıyor. Yelken kayıkları süzülüyor, mavnalar, salapuryalar5 sürükleniyor.

Tabiat bu manzaraya bütün tenevvüü (çeşitliliği), kudretli fırçasıyla tersim etmiş, zıt renkleri toplamış ve eserine böylece ziynet vermiş...

Bu cihette Erenköy, Suadiye, Bostancı, Maltepe ve Kartal sahillerinin tam karşısında sıralanan adalar; çamlardan mantoları içinde haris ve mağrur kadınlar gibi...

BAYEZİD YANGIN KULESİ

Şu yanda Üsküdar; büyük bir kısmını kaplayan Karaca Ahmet Mezarlığı’nın adedi on binlerle sayılan servileri gibi mağmûm (gamlı) ...

Karşıda çok katlı apartmanların, cesim binaların üst üste dizildiği semtler müteazzım (büyüklük taslar surette), beride, gemilerin sandalların, mavnaların ve sahillerinde ekseriyeti teşkil eden mukassi (kasvet verici) ve harap evlerin akisleriyle harelenen Haliç’in suları mütevazı...

Ta uzakta dindar Eyüp; türbeler, ağaçlar, kırlar ve camiler arasında mütevekkil...

Bir tarafta öyle köyler var ki, sık ve sâl-dîde (ihtiyar) ağaçlar arasında kaybolan kâşâneleri ile müftehirdir (iftihar edendir). Bu kâşânelerin içinde köylerden birçoğu, hayatı bozlu ve renkli çamurların arkasından ve ta uzaktan seyrederler.

Bir yanda öyle mahalleler var ki, hayat, basık tavanlı evlerine daima bir sefalet ve ye’si (ümitsizliği) nasip etmiştir. Bu kulübeler, ötesi berisi çökük, çarpık çurpuk evler, o kadar toprağa yakındır ki, ne şu müteazzım apartmanların pancurları arasından, ne de zarif köşklerin camları arkasından görülemez. Bu evlerde yalnız baht-ı kara sakinlerinin değil, onlara mukadder olan mihnet ve ızdırabın da gözleri yaşarır.

Biraz sonra akşam kuleyi dâiren- mâ-dâr (çepeçevre) çerçeveleyen bu sahanın üzerine perde perde inecek tabiatın ezeli ve üstat ressamı, bu tablonun açık, parlak ve zî-hayât (canlı) renklerini koyulaştıracak!

Ve şehrin gece hayatı başlayacak!

Gece hayatı... Bu iki kelime İstanbul’un birçok saatleri için acı bir istihzadan (alaydan) başka bir şey değildir.

Gözlerimi Selimiye’den itibaren Boğaz’a doğru uzayan sahile çeviriyorum. Orada güneşin alçaldığı ve nihayet Topkapı arkasında karanlığa karıştığı dakikadan iki saat sonra tek tük ışıklar da söner, havagazı fenerleri mahmurlaşır ve her yer ağır bir uykuya dalar.

Buna mukabil, karşı sahilin azimet ve ihtişamı artar. Birbirlerinin omuzlarında yükselen apartmanlardan bol bir ziya (ışık) ve neşe taşar, aydınlık içinde çalkalanan caddelerin hay ve huyu ziyadeleşir, eğlence yerlerinin havası, eğlenenlerinin ahengini idame edebilecek bir renge boyanır.

Boğazın yıldızların aksi ile parıldayan suları daha Çengelköy’üne varmadan karanlıklara karışır. Edirnekapı tarafları, diğer birçok semtler gibi görünmez olur. Eyüp, ihtiyar servileri, mezar taşları, türbeleri ve camileri ile birlikte bu siyah tablonun köşesine siner.

AYLIK MECMUA, 1926

Kulenin pencereleri bütün bu semtlerin üzerine açılmıştır, bu pencerelerden İstanbul’un üzerine çevrilen bir çift göz var ki, şehrin sakinleri kendileri ile bu kadar sıkı ve daimi alakadar olan bu nazarlara bigânedir.

Bu göz, kırk senedir geceli gündüzlü İstanbul’un üzerinden ayrılmadı ve şehrin gayr-i muayyen bir noktasından çıkacak bir kıvılcım, bir duman ve bir alev aradı. Kule bekçisi Mehmet Ağa, kulenin sancak katında6 yüzümüze çarpan şiddetli rüzgârın altında bana bunu söylüyor:

- Kırk sene bu... Dile kolay...

Ve ilave ediyor:

- Şimdi nöbet katına inmeli, sıra benim.

Bulunduğumuz kattaki yarım metre enliliğinde bir deliğe uzatılan tahta merdivenin basamaklarına tutuna tutuna aşağıya indik.

Sepet ve işaret katlarını geçtik. Kiremit renginde ve içi boş balonlarla, işaret lambaları bu katlarda muhafaza olunuyor.

Mehmet Ağa izahat verdi:
- Yangın Üsküdar’da olursa iki tarafa birer, Beyoğlu’nda ise bir yana iki bir yana bir, İstanbul’da çıkarsa iki tarafta ikişer sepet asarız. Yangın gece olursa Üsküdar tarafı için iki yeşil, Beyoğlu’nda ise iki beyaz İstanbul’da zuhur etmişse iki kırmızı lamba yakarız. Bu usul çok eski... Ben kuleye yeni geldiğim zamanlarda vardı.

İnmeye devam ediyoruz. 78 basamağın sonunda nöbet katına vardık. Burada saha genişliyor. Her cihete açılmış pencereler diğer katlara nispetle daha büyük. Etrafta dar ve dairevi bir koridor var, merkez kısmında müdevver (yuvarlak) tahta sedir yerden bir arşın kadar yükseliyor. Sedirin üzerine serili yataklar kule bekçilerinin nöbetçi olmadıkları geceyi bekliyor.

Kule bekçisi, nöbet mahallindeki koridoru mütemadiyen dönecek ve her dönüşünde İstanbul’un her cihetine açılan pencerelerden şehrin mahallelerine ayrı ayrı bakacak, yemeğini ayakta yiyecek, suyunu dolaşırken içecek, gece bir alev, gündüz bir duman arayacak.

Ne zor ne ağır ve mesuliyetli iş... İşte kule bekçisinin şikâyeti...

AYLIK MECMUA, 1926

- Yangın görürüz, haber veririz, itfaiye gider, itfaiye varmadan evvel komşular veyahut evin içindekiler ateşi söndürür, itfaiye de yangın bulamaz. Evlerinde ateş çıkanlar da işi gizler, polis tahkikatı filan uzamasın diye... Haydi kabak bizim başımıza patlar. Tekdir işitiriz. Daha evvelki akşam Bakırköyü’nde Osmaniye Mahallesi’nde yangın haber verdik. İtfaiye gitti. İnkâr etmişler, “Kireç ocağıdır, dumanını kule bekçisi yangın sanmış”, demişler. Ben 40 yıldır gözcülük ediyorum, kireç ocağından hiçbir zaman böyle ateş çıkmaz. Velhasıl kabahat bize yüklendi.

- Dumanları nasıl tanırsın Mehmet Ağa?

- Duman kendini gösterir, belli eder. Çıkışından anlaşılır, baca dumanı aheste aheste çıkar, yangın dumanı alttan alta yükselir, birdenbire çoğalır, gözler alışkın ayırt ediyor. Ediyor ama inkâr ederlerse ne yapalım...

Mehmet Ağa İstanbul’un bütün semtlerini tanır, mahallelerini bilir. Ancak yangını itfaiyeye haber verirken bazı sokakları tahminle bulmak lazım gelir. İhtiyar gözcü, “Bu da bir mesuliyet...”, diyor.

- Ne için Mehmet Ağa?

- Ne için mi? Kantarcılar’da dersek, Kutucular’da çıkar, al bir tekdir...

Mehmet Ağa daha sözünü bitirmeden, birdenbire, yanımdan ayrıldı, sedirin üstündeki uzun tek (gözlü) dürbünü kaptı, karşısındaki pencerenin önüne giderek bir müddet baktı. Filhakika ta uzaklarda, evlerin seyrekleştiği bir tepecikte, hafif, belirsiz, ince bir duman seziliyordu. İhtiyar gözcü gözünü dürbünden ayırdı, bana döndü müsterih ve emin bir tavırla:

- Değil, dedi. Çalı çırpı yakıyorlar.

Mehmet Ağa’dan, biraz da gördüğü yangınlardan bahsetmesini istedim.

- Hangi birini söyleyeyim? dedi. Gün olmuş ki, şehrin büyük bir kısmı alevler arasında erimiş. Yangınlar olmuş ki... Mahalleler birer talaş yığını gibi, göz açıp kapayıncaya kadar silip süpürülmüş. Ma’mûrelerden (yerleşim yerlerinden) birkaç saat içinde ancak bir taş yığını kalmış. Yangın olmuş ki... Alevler gün yüzüne vurmuş, bulutları kızıllaştırmış ve bütün şehrin üstüne korkunç bir kızıllık kanat germiş...

Mehmet Ağa’nın 40 sene içinde bütün yangınları gören gözleri bana söz söylerken de şehrin üzerinden ayrılmıyor. Mehmet Ağa Rusçuklu’dur:7

- Bulgar memlekete girdi. Ben Bulgar’a askerlik edemem dedim, 20 yaşında kadardım. Kaçtım buraya. Günde bir çift ekmeğe köşklülere8 yazıldım. 18 sene de mahalle aralarında koştum. O zaman köşklülerden tezkere parası almazlardı. Oda kirası da yoktu diyor.

178 basamaklı merdiveni ağır ağır, döne döne, dinlene dinlene inerek kule kapısına geldim.

Matbaada şu satırları yazarken pencereden kuleye bir daha baktım ve gözlerimle nöbet mahallinin pencerelerinde Rusçuklu ihtiyarı aradım.

Şüphesiz ki Mehmet Ağa, şimdi bütün şehre, apartmanlara, köşklere, vapurlara, ticarethanelere, evlere ayrı ayrı -fakat haset ve ihtirasla değil- 40 senedir baktığı gibi, bakıyor: İstanbul’un gayr-i muayyen bir noktasından çıkacak bir kıvılcım, yükselecek bir duman, fışkıracak bir alev arıyor. İhtiyar kule bekçisinin etrafı mihnet ve elemle kırışmış gözleri, baktığım pencereden görünmüyor; fakat ben onun temiz ve hayr-hah (iyiliksever) bakışlarını üzerimde hissediyorum.

Mekkî Sait Bey, o eşsiz kalemi ile bir asır öncesinin İstanbul’unu nasıl da kıskandıracak bir surette anlatıyor, “Son Köşklü” Mehmet Ağa, -adını kimselerin bilmediği bu kahraman- yüklenilen bir işin sorumluluk ve ciddiyetine nasıl da malik. İnsan okudukça şehrin güzelliğinin nasıl kaybedildiğini daha iyi anlıyor, hayıflanıyor, yapılan işe saygı göstermenin mutluluğunu, onun yüksek erdemini daha iyi bir duyumsuyor.

BAYEZİD YANGIN KULESİ

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İstanbul İtfaiyesi’nin resmi internet sitesinde; “...1923’e kadar köşklüler kulelerdeki görevlerine devam ettiler...” şeklinde bir ifade var. Oysa bu yazının tarihinden köşklülerin en az 1926 tarihine kadar vazifelerinin başında olduğu anlaşılıyor.

Kulenin tarihçesi hakkında süreli yayınlar vasıtası ile bulunabilen pek eski bir bilgi ise 1891 senesine ait:9

... Harik (yangın) kulesine gelince, mezkûr kule vaktiyle ahşap bulunduğu hâlde muahharen (sonradan) cennet-mekân Mahmud-i Sânî devrinde hedm olunup (yıkılıp), taştan bina edilmiştir. Kulenin cenub (güney) tarafında yani büyük kapıya nazar olan cihetinde, zeminden epeyce yüksek bir noktasında hitâm-ı inşasına dair olarak Keçecizâde İzzet Molla tarafından söylenilen tarih mahkûk (kazılmış) olup, tarihin bir mısraı; işbu:

"Kıldı Han-ı Mahmud-i Adli kulle-i vâlâ- bina” olduğuna nazaran 1244 senesinde ikmâl edilmiş olduğu anlaşılır. Zeminden itibaren irtifaı (yüksekliği) 110 metre 57 santimetredir. Derunundaki (içindeki) merdiven, sofasına kadar 178, sancak gönderine değin 57 ki, ceman 203 basamağa baliğ olur. Kulede suret-i daimede nöbetçi bulunur. Bir tarafta harik eylediği gibi itfaiye alayına telgrafla haber isâl (ulaştırılır) ve gündüz ise kırmızı işaret, gece ise fener talik olunarak (tutularak) Boğaziçi’nde, Vaniköyü üzerinde İcadiye top mevkine malumat verilmiş olur. Oradan dahi derhâl yedi top atılır. Harik Boğaziçi’nde ise işaret bir, sur dâhilinde ise ikidir. Daire-i Askeriye kapısı ise 1282 sene-i hicriyesinde inşa kılınmıştır.

Bu satırların yazarı Beyazıt Kulesi’ni artık daha çok seviyor. Karaköy’den, Eminönü’nden her vapura binişinde bu heybetli kuleye farklı bir gözle bakıyor...

Mehmet Ağa’nın gözleri, Mekki Sait Bey’in kalemi vasıtası ile hem 20. asrın başında, henüz haramiler tarafından yağmalanmamış o güzel İstanbul’u, hem de köşklülerin şehri koruyan hayr-hah fedakârlıklarını duyuyor, görüyor...

DİPNOTLAR

1 1968 Temmuz’unda Teknik Üniversite talebesi Vedat Demircioğlu’nun öldürülmesi üzerine devam eden olaylar sürecinde, bu kez 1969 Şubat'ında, 6. Filo’nun İstanbul’u ziyareti sırasında Vedat’ın resmi de olan kızıl bir bayrak kulenin tepesine asılmış ve bu bayrak asma olayı zamanın iktidar yanlısı basını tarafından okurlarını manipüle edici bir surette protesto edilmişti.

2 Gazeteci, yazar Mekkî Sait (Esen) Bey’in doğum yeri ve tarihi ile alakalı çelişkiler mevcut. Bazı kaynaklara göre 1903 senesinde Mekke’de, bazılarına göre ise 1904’te İstanbul’da dünyaya gelen Mekkî Sait Bey İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi mezunudur. Gazeteciliğin yanı sıra bir dönem mebusluk da yaptı. Ankara Gazeteciler Cemiyeti’nin kurucuları arasında gösterilen ve makaleleri Son Saat, Zafer ve Cumhuriyet gazetelerinde yayımlanan Mekkî Sait Bey’in, Dünden ve Bugünden Hikâyeler adlı kitabı 1944 senesinde Cumhuriyet Matbaası tarafından yayımlandı. Mekkî Sait Esen 1970 senesinde İstanbul’da vefat etti.

3 Mekkî Said, “Bayezid Kulesi’nden İstanbul ve İstanbullular”, Aylık Mecmua, 31 Mayıs 1926, Sayı 3, sayfa 5-7.

4 ‘Steam boat’a Osmanlı Türkçesi metinlerinde “istimbot” denirdi.

5 Ticaret eşyası taşımakta kullanılan, 10-15 tonluk, yelkenli ticaret gemisi.

6 Kulede yukarıdan aşağıya doğru sancak katı, sepet katı, işaret katı ve nöbet katı olmak üzere toplam dört kat mevcuttur.

7 Bulgaristan’da Tuna Nehri kıyısında bulunan Rusçuk şehri Mehmet Ağa’nın doğduğu devirde Osmanlı İmparatorluğu topraklarına dâhildi.

8 Eski devirlerde yangın kulesine ‘yangın köşkü’; ’yangın köşkü’ gözcülerine de ‘köşklü’ denirdi. Mehmet Ağa’nın anlattıklarından Tulumbacılara da köşklü dendiği anlaşılıyor.

9 Resimlerimiz -Yangın Kulesi, Bâb-ı Seraskeri-, Servet-i Fünûn, Nisan 1891, Sayı:4, s 24.

Beyazıt Meydanı
Beyazıt Yangın Kulesi
İstanbul Üniversitesi
İstanbul
Tarih
Mehmet Yüce
Sayı 011

BENZER

SALT’ın Perşembe Sineması “Evde” konseptiyle başladı. 29 Kasım’a kadar devam edecek programa dair ayrıntıları derledik.
1950 yılında Boğaz’dan geçen bir Sovyet gemisinden atlayan iki genç adam görenleri şaşkına çevirmişti. Yüzerek Arnavutköy Akıntıburnu’na ulaşan ve götürüldükleri karakolda Türkiye’ye iltica talebinde bulunan iki kişi, Arnavutluk millî futbol takımı oyuncuları Süleyman Vafi ve Bahri Kavaya idi. Haber duyulur duyulmaz hem Fenerbahçe hem Galatasaray transfer yarışına başladı. İki futbolcu tercihlerini Fenerbahçe’den yana kullandı ama işler istedikleri gibi gitmedi.
İstanbul kenti, işçi eylemleri açısından tarihin her döneminde merkez olma özelliğini korudu. Kentin önemli bir ekonomik merkez olması ve sanayileşmenin bu havzada yoğunlaşması, işçi sayısının ağırlığı, bu özelliğine önemli katkıda bulundu. Siyasal, sosyal ve kültürel yaşamın canlılığı da işçi hareketinin yüz yıllık geleneğinde ciddi bir rol oynadı. Bu kentteki işçi örgütlenmesi ve eylemleri, Türkiye işçi hareketinin gelişim çizgisinin anlaşılması açısından önemli ipuçları verir.