Vapurların içinden

06 Haziran 2021 - 13:44

Deniz de İstanbul’a dahil, İstanbul da denize dahil. Yıllar içinde pek iyi bakmadık tabii. Canlı çeşitliliğini el birliği ile azalttık. Bir zamanlar her bahar, boğaz kıyısındaki erguvanlar gibi açan deniz altını elimizden geldiğince kuruttuk. Her şeye rağmen doğa insanoğlundan daha uzun süre dünya üzerinde kalacağından hep bir yolunu buldu, bizi şaşırtmayı başardı. Sevimsiz kısımları atlayalım. Ne diyordum? Evet, İstanbul’da deniz...

Bebeklikten 16 yaşıma kadar, yaz kış bir adada yaşadığım için ister istemez denizi ve denize dair her şeyi çok sevmem pek de tuhaf değil. Çocukluğumdan beri adanın yamaçlarından, ormanın içinden ya da kıyılarından uzun uzun karşıdaki şehri ve aramızdaki denizi izleyip durdum. Suyun üzerinde ve altında ne var ne yok hep merak ettim. O yüzden herhalde denize girdiğimde de sürekli maske takarım, içini de görebilmek için. Sadece suda ıslanmaktan hoşlananları da hayretle izlerim. Elbette onların da bildiği bir şey vardır fakat sathın altındaki âlemleri görünce insanın sudan çıkası gelmiyor.

Zaten bebeklikten yüzmeye başlatmış bizimkiler beni. Sonrasında da işi ilerletip lisanslı yüzücü oldum, sabah akşam antrenmanlara gittim. Hiçbir zaman müsabakaları sevmedim, öyle de bir hırsım olmadı. Sadece daha fazla yüzmek için antrenmanlara katıldım. Kimseyi geçmek istemedim, sonuncu olunca üzülmedim. Hep birileriyle birlikte yüzmek istedim... Antrenmanlar sırasında bazen adalar arası da yüzerdik. Bazen de arkadaşlarla zevkine Heybeli’den Burgaz’a gider gelirdik.

Vapur, bir İstanbul sembolü

Adalar arası yüzerken su derinleştikçe ve dibi görünmemeye başladıkça içim hep bir tuhaf olurdu. Bir yandan bilinmezliğe ve sonsuzluğa bakar gibi, korkuyla hayret karışımı bir hisse kapılırdım. Yıllar boyu bu his değişen onca şeye rağmen hâlâ değişmedi. Her seferinde derinliğin mavi karanlığıyla göz göze geldiğimde hem içim ürperiyor hem de tuhaf bir “bir olma” hissine kapılıyorum. Kumsaldaki bir kum tanesi, sudaki bir damla gibi hissediyorum kendimi.

İlkokulu da adada okuduktan sonra ortaokul sınavına girip Kadıköy’deki St. Joseph Erkek Lisesi’ni kazandım. Ondan sonra her gün kendi başıma sabah 06.30 vapuruyla okula gitmeye başladım. Vapurlarla aktif ve “şahsi” tanışmam bu şekilde oldu. Tabii ki gençken “İstanbul”a inmek için de birçok kere vapura bindiğimi hatırlıyorum ama her zaman yanımda ya annem ya da babam olurdu. Tek başına 12-13 yaşlarında bir erkek çocuğunu mekanik, dev, yüzen bir oyuncak içine koyarsanız olanlar olur... Her sabah uzaktan vapurun gelişini gözlemek, sesini dinlemek o günden sonra en büyük keyiflerimden biri oldu.

O zamanlar şimdiki gibi, iki rüzgâr üfürdüğünde seferler iptal olmazdı. Sallantının yarattığı eğimden vapurun içindeki çanak çömlek, cam çerçeve ne varsa aşağı inerdi, yolcuların torbalarındaki ıvır zıvır devrilir, vapurlar beşik gibi bir o yana bir bu yana çalkalanırdı. Deniz tutmasına bağışıklık kazanmış adalılar da sağa sola tutunarak vapurun iskeleye yanaşmasını beklerdi. Fırtınada vapurun camlarından dışarıyı izlemek de acayip olurdu. Bir gökyüzü görünürdü, bir dalgaları, suları görürdünüz.

Yıllar boyunca bütün ödevlerimi vapurda yaptım. O zamanlar "lüks" denilen kıç taraftaki masalı bölümde oturup adadan Kadıköy’e gelene kadar dersimi çalışır, akşam da aynı şekilde okulla ilgili ne varsa halleder, adada ise keyfime göre ya iskeleye gider vapurdan çıkan insanları izler ya da bisiklete binerdim. Hâlâ vapurdan çıkan insanları izlemeyi çok seviyorum. Ne biçim huymuş benimkisi de...

"Günün 2,5 saatini vapurda geçirince insanın vapurlara bakışı değişiyor" diyor Kaan Sezyum

Günün 2,5 saatini vapurda geçirince insanın vapurlara bakışı değişiyor. Sevdiğiniz vapurlar da oluyor, pek sevmediğiniz vapurlar da. Mesela sürekli motor arızası yapıp ben ve yolcularını yan adada bırakan 76 doğumlu bir vapur var. Onu şimdilerde Sarayburnu’nda pek de sevimsiz bir renge boyanmış olarak görebilirsiniz. Ne yalan söyleyeyim, aramızdaki onca hukuka ve anıya bakıp şimdiki halini görüp çok üzüldüm. Estetik tabii göreceli bir kavram.

Bir keresinde efsane vapurlardan Ülev’in Büyükada’dan Heybeli’ye doğru gelirken dümeni kilitlenmişti de ada sahilinin tam ortasına çarpmıştı... Vapurdaki yolcular korkudan arka tarafa kaçınca Ülev’in balta burnu iyice diklenmiş, sürat teknesi gibi görünmüştü. Ben ise vapurun kıyıya değdiği noktaya gidip burnuna dokunmaya çalışmıştım.

Sabahları ise tabii ki tercihim zamanının en güzel ve hızlı vapurlarından Fenerbahçe ve Dolmabahçe kardeşlerin yanı sıra lüks bölümündeki masalarıyla çok sevdiğim Paşabahçe idi. O zamanlar hızı, tasarımı ve içerisindeki malzeme kalitesiyle kendisini tüm yolcularına hayran bırakırdı. Benim İstanbul’umun sembollerinden biri de Paşabahçe vapuru kuşkusuz. Hatta Paşabahçe’yi bir gün dumanlar içinde adaya gelirken görmüş, tüm sahil şeridi boyunca izlemiştik. Yangın söndürme gemileri ve itfaiye iskeleye yanaştığında hızlı bir şekilde duruma müdahale etmiş ve söndürmüştü. Halen heybetiyle aramızda eski günlerin ve hayatların anımsatıcısı bir peri gibi süzülür güzeller güzeli.

Vapurlarda yapılan envaiçeşit aktivite de vardır. Yiyeni, içeni bol olurdu eski ada dönüşü seferlerinin. Dileyen kitabını okur, dileyen arkadaşlarıyla sohbet eder, dileyen uyuklardı ama bizim en sevdiğimiz “aktivite” arkadaşlarla vapurdan atlamaktı. Kimseye önermem ama yapmadığımızı söylemek de yalan olur. Bu iş için öncelikle yanınızda minimum sizin dışınızda bir kişinin olması gerekiyor. Yaz aylarında zaten bir şort bir tişört giyilen günlerde içinizde mayonuzla vapurdasınız. Vapur adaya yaklaşırken giysilerinizi bir poşete koyup arkadaşınıza veriyorsunuz. Sonra kıç tarafın en üstünden koşarak kendinizi suya atıp adaya kadar yüzüyorsunuz. Arkadaşınız da eşyalarınızı sizin adada kıyıya çıktığınız noktaya getiriyordu.

Çocukken bizim için dünyanın en gereksiz, tehlikeli ama eğlenceli işiydi. Hele o suların köpürmesi... Anlayamazsınız... Belki de çok iyi anladınız. 

İstanbul
Vapur
Adalar
Ada vapuru
Ülev
Paşabahçe Vapuru
Kaan Sezyum
Sayı 006

BENZER

İBB Şehir Tiyatroları sezondan dört oyunu 26 Haziran'dan itibaren Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi’nde seyirciyle buluşturmaya hazırlanıyor.
Geleneksel Türk Tiyatrosu’nun Kukla, Meddah, Karagöz ve Ortaoyunu türleri, geçmişten ve birbirinden beslenerek kentin her yerinde din, ulus, yaşam biçimi ayırmadan kadın, erkek, çocuk demeden herkesi kucakladı, isteklerine, umutlarına, yaşamlarına dokundu. Bugün artık örneği azalan bu oyunlar, seyredenleri gülümsetirken yer yer yaşama ilişkin birçok konuda düşündürmektedir.
İstanbul kenti, işçi eylemleri açısından tarihin her döneminde merkez olma özelliğini korudu. Kentin önemli bir ekonomik merkez olması ve sanayileşmenin bu havzada yoğunlaşması, işçi sayısının ağırlığı, bu özelliğine önemli katkıda bulundu. Siyasal, sosyal ve kültürel yaşamın canlılığı da işçi hareketinin yüz yıllık geleneğinde ciddi bir rol oynadı. Bu kentteki işçi örgütlenmesi ve eylemleri, Türkiye işçi hareketinin gelişim çizgisinin anlaşılması açısından önemli ipuçları verir.