Fatihli Kamil’in Whisky’si

23 Kasım 2022 - 15:12

Fatih hem siyasi tercihleri hem de kültürel zenginliği ile sanılanın aksine modern şehir yaşamına çeşitli yüzleriyle dâhil olmuş semtlerimizin başında geliyor. Yetiştirdiği sanatçı, siyasi figür, düşünürler bir yana; ilginç karakterleri ve delileriyle de ünlü. Memleketin rock müzik tarihine de katkı koyan karakterini göstermeyi başarmış bu semt, yakın geçmişte Akmar efsanesi Apaçi Ayhan, Emek Sineması’nın yanındaki müzik dükkânının sahibi Remix İhsan gibi kült karakterler de çıkarmıştı.

Arka planında modern insanların toplandığı halkevleri, çay bahçeleri bulunan Fatih’in 80’li ve 90’lı yıllarda boy gösteren “roker” kuşağı, henüz betonun semt silüetini bozmadığı, farklı kökenlerden insanların birbirleriyle kardeşlik ve komşuluk ilişkileri içinde yaşadığı bir iklimde doğmuş, yakın köylerden at arabasıyla ya da eşek sırtında gelen yiyeceklerle büyümüştü. Edirnekapı’dan, Karagümrük’ten Fatih üzerinden Şehzadebaşı’na yürümüş, Çemberlitaş ya da Taksim’e çıkacakları vakit en havalı tişörtlerini giymişlerdi. Bir avuç uğursuz bakışlı dışında semtin büyükleri tarafından sevilmiş, buna karşılık onlar da aidiyet duygularını hiç kaybetmemişlerdi. “Serseri güruhu” olarak tanımlandıkları anlarda bile, dışarıdan gelenlere karşı korunmuşlardı.

1971 Askerî Darbesi öncesinde Batı’dan gelen çiçek çocukları Sultanahmet’i hareketlendirmiş, kanı kaynayan gençleri buraya çekmeye başlamış, böylece farklı bir yaşam tarzına tanık olan kuşakta hippilik filizlenmişti. İki kültürün dertleri aynı olmasa da bizimkiler onları taklit etmekten geri kalmamıştı; en azından giyim kuşam, uzun saç ve müzik babından...

WHISKY’NİN İLK YILLARI, BÜYÜKADA, 1980

Lale Restoran (Pudding Shop) merkez olmuş, semt âdeta bir hippi gettosuna dönmüştü. Rutin rota şöyleydi. Önce Kapalıçarşı’daki Şark Kahvesi’ne uğranıyor, ucuz olduğu için yemekler (Pudding Shop’un yan tarafındaki salaş dükkân) Lokantacı Hippi Yener’de yeniyor ve ardından gün bitene değin parkta pinekleniyordu. Hippiler bir süre sonra gitmişti. Onların ardından bakakalan memleket gençliği ise kendilerine yakın muhitlerden mekânlar seçmeye başladığında Fatihlilerin kısmetine en çok Vatan Caddesi düşmüştü. Önce Lunapark’ın karşısındaki pek modern sayılmasa da rahat etme konusunda sorunsuz olan (Aysel Gürel’in de iki kızı Müjde ve Mehtap ile birlikte her gün geldiği) Baba’nın Çay Bahçesi’ne gitmişler, bir süre sonra ise modern hayata intikal etme dürtülerine yenilerek bitişiğindeki Huzur Çay Bahçesi’ne geçmişlerdi. Çay bahçelerinin arka paralelinde oturan Şükran Ay ile Azize ve Orhan Gencebay çifti de sık sık teşrif ederlerdi. O rüzgârı arkasına alan gençler kısa sürede müzisyenlik konusunda kendilerini geliştirmiş, Fatih’teki düğün salonlarında çalmaya başlamışlardı. O kuşaktan yetişen ve Fatihli rock topluluklarımız arasında en haysiyetli olanlarından biri de genç yaşta vefat eden Kamil Özaydın’ın Whisky’siydi.

Fatih, Sarıgüzelli Kamil

Maddi olarak “sürünen” ama gönlü zengin, işçi sınıfından gelme üyelerden kurulu bir topluluktu Whisky. Kamil’in eseriydi. Kamil, nazik, alçakgönüllü, yardımsever ve aslında kamusal alanda roker imajının ötesinde bir karakterdi. Rock tarihimizdeki en sıra dışı efendi insanlardan Kamil, ideallerinin peşinden koştuğu bir hayat yaşamıştı. Azimli, sabırlı ve inatçıydı; kafaya taktı mı tuttuğunu koparan bir çocuktu. Hiç müzik dersi almamış, her şeyi kendi kendine öğrenmişti. İçkisi, sigarası yok denecek kadar azdı, zaten bunlara yetecek ne parası vardı ne iştahı. Tadımlıktan fazlasına karşıydı, çalarken içmezdi. Makarnayı sever, güzel de yapardı. Votkayı sever, greyfurt suyuyla içerdi. Çözüm adamıydı, sürekli yeni bir şeyler üretmek için kafa patlatırdı. Piyasa müziği çalmaktansa dükkâncı bir “esnaf” olmayı yeğlemişti. Müzik aletleri mağazasında çalıştığı vakitlerde gitarını geliştirebilmek için her dakikasını değerlendirirdi. Onu yıldıran şey, rock müziğin memlekette züppe işi olarak görülmesiydi.

Baba, Devlet Demiryolları’ndan emekli istasyon amiriydi. Mahallede bir kırtasiye açmıştı ama ticaret yapabilecek biri değildi. Kamil uzun boylu, uzun saçlı bir çocuktu, lens kullanır, onları sürekli temizler, tozlanmasın diye üzerine gözlük takardı. Ufacık bir odanın içinde yaşardı: bir televizyon, bir davul, beyaz bir Fender Stratocaster gitar, bir de kahverengi defter. Defterine bir çizgi, kare ve küp şeklinde bir şeyler yapar, “giriş” derdi; “iki çizgi, burası senkop, patlama” derdi. “Küp görünce şarkıya giriyoruz” derdi. Bütün parçaları böyle anlatırdı.

1957 doğumlu, Fatih’in Sarıgüzel semtinden Kamil. 12 Eylül öncesinde Ankara Gazi’de okuyor, ama devamsız. Olaylar bahane, aslında niyeti bozuk. İçinde fırtınalar kopuyor; bir rock topluluğu kurmak için yanıp tutuşuyor. Devil, Egzotik Band, Ra; hepsi anne karnında...

WHISKY

İstanbul’da babaanne yanında büyümüş yoksulluk içinde. Tek kafa dengi arkadaşı alt kattaki komşunun oğlu Nevzat, ne de olsa bir Hohner gitarı var. TRT tek kanal iken pazar sabahları kovboy filmleri izliyor Kamil. O sabah Kirk Douglas’ın oynadığı Yalnız Cesurlar (Lonely Are the Brave) adlı film var. Film, dağlarda yalnız başına atı Whisky ile beraber yaşayan bir kovboyun hikâyesi. Finalde “The Sweet” çıkınca Nevzat’a koşup Almanya’dan gelen 8 mm film makinesini kaptığı gibi şarkının son bir dakikasına yetişip çekiyor. O bir dakikayı aylarca seyrediyorlar.

Ticari İlimler Akademisi Yüksek Okulu, Dolapdere binasında. Kamil’in yolu altı-yedi kişilik bir öğrenci topluluğu sohbetinde gitar tıngırdatan Ümit Altın ile kesişiyor. Konular siyasi, ancak onların derdi başka! Kamil-Nevzat-Ümit aylarca kapanıyor, müzik dinliyorlar; Kamil’in Almanya’ya gidip gelen eşe dosta yalvararak getirttiği kasetleri, plakları hatmediyorlar. Beste için uğraşıyorlar; rock çalmaya ama Türkçe söylemeye karar veriyorlar. İhtiyaçlarını karşılamak için biri düğün salonunda, diğeri ise kuyumcu yanında işe giriyor. Biriken paraları da bir Marshall ampli ile Egmond marka külüstür bir bas ve birkaç davul parçasına yatırıyorlar. Semtten kafa dengi Faruk İkikat ile dörtlüyü tamamlayıp o kovboy filmindeki atın adını alıyor, Whisky’yi kuruyorlar.

Nevzat devreden çıkıyor, hayat gailesine kapılarak. Yerine Ümit’in sınıfından bir kız, kardeşini öneriyor gitara. Gelen çocuğun bıyıkları terlememiş daha, adı Serdar Çokuslu.

İptidai ortamlarda çalışıyorlar. Murat adında bir arkadaşlarının evinin bodrumunda provalara başlıyor, kış gelmek üzereyken oraya taşınması gereken kömür yüzünden kapı dışarı ediliyorlar. Burayı olabildiğince temizliyor ama penceresi olmadığı için rutubet kokusunu bir türlü atamıyorlar. Üstüne bir de hepsi fosur fosur sigara içmez mi! Bir gün komşular itfaiye çağırıyor “ev yanıyor” diye. Ardından Serdar’ın amcasının Bayrampaşa’daki atölyesini mesken tutuyorlar. Derken 12 Eylül gelip geçiyor, hayatlarının arka planından.

"Kim bu zibidiler?"

Gong dergisi için Cağaloğlu’ndaki Hürriyet gazetesinin korkuluksuz tepesine çıkıp fotoğraf çektirirlerken Faruk elindeki basla dengesini kaybediyor, düşmek üzereyken Kamil muazzam bir refleksle onu ölümden kurtarıyor.

Kot üzerine Kızılderili yeleği giyen bu çiçek çocukları, birbirlerini nerede bulacaklarını bilir, duman misali birbirlerine geldiklerini ıslıkla bildirirler. Fevzipaşa Caddesi’nde Halkbank’ın köşesinde durur, sonra caddeyi adımlarlar. 1982 yılında ilk konser teklifi Devil Sabahattin’den gelir. Basta Ümit, davulda Kamil, gitar ve vokalde Serdar. Teklifi aldıklarında Fatih’te Şoförler Kahvesi’nde çay içerler. Burada neredeyse her gün rock muhabbeti yapar, topluluklarının geleceğiyle ilgili hayaller kurarlar. İsimleri ilk kez Tepebaşı’ndaki Devil Flash Konser etkinliğinde duyulur. Konserden sonra kanları bitlenir, albüm kaydetme hevesine kapılırlar.

Devil hamileri gibidir, her etkinliğe davet eder onları. Adalar’da düzenlenen bir festivalin rock yarışmasında birinci olur, ellerine geçen parayla soluğu Değişim Stüdyosu'nda alırlar. Konser provalarını da burada yaparlar, stüdyonun sahibi Sezer Bağcan, Devil Sabahattin’in arkadaşıdır. Sezer, rock yaptıkları için onları “Vaay yeyeciler hoş geldiniz” diyerek karşılar.

WHISKY, BABAANNE

Ellerindeki para albüm kaydetmeye yetmez. Bir parçayı beleş kaydedeceklerdir ancak diğerleri için para gerekir. Bu yüzden reklam müziği işine girerler. Televizyonda bira reklamları vardır. "Bak Biz Genciz" şarkısını kullanırlar, yayınlanma şansı vardır onlara göre. Şarkı katıksız rock’n roll. TRT’ye gönderirler, “yayınlanamaz” cevabı gelir. Gerekçe topluluğun adıdır. (Yıllar sonra Serdar şarkıyı kendi adıyla gönderdiğinde bu kez de “solistin icra tekniği yetersiz” diye geri çevrilir). Kamil kalabalıklara seslenmek için televizyon konusunu önemser ama isimleri el vermemektedir. Düşünüp taşınır ve “Yüzde 100” adını bulur. Denetleme Kurulu'ndan geçerler. O zamanlar ekranlarda rock müzisyeni boy göstermediği için ilgi çeker, kanaldan -Ankara, İstanbul- değişik programlardan teklif alırlar. Örneğin Esentepe Dedeman Oteli’ne çağırılırlar, Bizden Size programı için. Oradan Fenerbahçe’ye geçilecek, tekneyle boğazda şarkılar söylenecektir. Programda assolistler vardır; hepsi iki dirhem bir çekirdektir, bizimkiler blucin tişört. Bunların çekimini Fenerbahçe’de bitirir, sonra teşekkür edip gönderirler. Sonradan ışıkçıdan öğrenirler ki Samime Sanay ve Osman Yağmurdereli, “Kim bu zibidiler? Bunları tekneye alacaksınız gelmeyiz” demişler.

Babaanne

1983 yılında Ümit askere gidiyor, dönünce müzikle ilgilenmiyor. Faruk da evlendiği için ekipten ayrılıyor. Kamil davulu bırakıp basa geçiyor, davula da Filip Sümbülkaya geliyor. Uzun süre üç kişi devam ediyorlar.

Sonunda muratlarına eriyorlar ve Babaanne albümünü 31 saatte hücum çalarak kaydediyorlar, bir cumartesi öğleni ile pazar gecesi arasında. Filip çalıp gidiyor, bunlar da karınlarını kız arkadaşlarının evlerde yapıp getirdiği kek ve böreklerle doyuruyorlar. O eski binada tonmayster içtiği rakıdan sızınca mecburi bir ara veriyorlar, Kamil ile Serdar aynı üçlü koltukta ayaklarını iskemleye uzatarak, parmak büyüklüğünde karafatmaların sesini dinleyerek uyukluyorlar. Kamil ise uyku tutmayınca sabaha karşı kalkıp Tünel’den Fatih’e yürüyor ve babaanneyi kaldırarak yumurta haşlatıyor. Sonra yürüyerek geri dönüyor, şarkı söyleyecek diye de yumurtanın çoğunu Serdar’a yediriyor. Ekonomik durumu fena olmayan Filip, Tama davulunu evine kuruyor ancak çizilir diye kayda getirmiyor. Albüm stüdyodaki Şeref marka davulla yapılıyor. Belli ki Filip olmayacak, zaten Bulutsuzluk Özlemi’nde çalmaya başlıyor. Kayıtlar uzun bir süre stüdyoda rehin kalıyor, paranın kalanını ödeyemedikleri için. Devreye Mustafa Kaynakçı girip sorunu çözüyor ve albüm Piccatura etiketiyle çıkıyor. Üç yılın ardından Serdar Kadıköy’de müzik dükkânı açmaya niyetleniyor, Kamil’i de davet ediyor birlikte çalışmak için. Gerçek arkadaştı onlar. Bu süreçte birlikte Açık Hava Tiyatrosu’nda Rus topluluk Monomah konseri organize etmek istiyorlar. Kaşe 1000 dolar. Mekân ve cihaz kiraları, ses sistemi derken çekler yazılıyor, tefeciye paralar kırdırılıyor. Organizasyon için Selimiye’de sıkıyönetim komutanlığına gidip izin istiyorlar. Kamil’in göbeğine yakın sakalları var, saçlar da belinde. O kılıkta izin almak imkânsız. Tıraş esnasında Kamil ağlamıştı ama arkadan seyreden babaannesi zevkten dört köşe, kıs kıs gülüyordu. Ön grup Epsino idi, hatta destek için Asım Can Gündüz de çıkıp dans etmişti. Konser tıklım tıklımdı, yine de zarar etmişlerdi. Mekân dışarıdan atlayarak girmeye müsaitti. İçeride 2000 kişi vardı ama kesilen bilet beşte birinden azdı. Sadece 350 kişi bilet alınca büyük bir zarar çıkmış, sonraki bir yıl tefeciye para ödemekle geçmişti.

Bu arada Kamil, kız arkadaşı Handan ile evlenmiş ve baba olmuştu ama hâlen arkadaşlarını babaanne evinde toplayıp müzik dinliyor, videodan konser izliyordu. Babaanne arada bir kızsa da “Bunları ne diye seyrediyorsunuz?” diye söylense de onlarla birlikte WASP izlemekten kendini alamazdı. Eşi de kızları Beste’yi uyutup aralarına katılırdı.

ATEŞ SUYU KASETİNİN KAPAĞI

"Whisky Grubunun Solisti Yandı"

İkinci albüm Ateş Suyu’nun kayıtlarına başlamışlardı. İlk iki parçasını; "Binnaz" ve "Dön Geri"yi Doruk Onatkut’un SKS Stüdyosu’nda kaydetmişler, yayınlanması için özel kanallardan ve TRT’den kabul görmüşlerdi. Kamil’in Fatih’ten arkadaşı Sabah gazetesi muhabiri Bülent Şer yardımcı oluyordu. Mamafih Serdar askere gidince Kamil onun sesiyle şovlarda playback yapmak zorunda kaldı. “Binnaz”ın klibinde kendini yakma sahnesi vardı. Sabah’ın ekinde “Whisky Grubunun Solisti Yandı” diye manşet atılmıştı. Kamil yanmayan bir pantolon diktirip gazla kendini tutuşturmuş, klibi kurtarsa da kaşını, kirpiğini ve saçının bir perçemini kurtaramamıştı.

Serdar askerden dönünce “Cumartesi” ve “Cadı” şarkılarına klip çekmek istediler. Kamil Kızılderili öğretilerinden aldığı ilhamla büyük bir ateşin önünde çalmak istiyordu. İki gün malzeme hazırlandı. Sonra bira içmeye başladılar, epey içtiler ve evlere dağıldılar, ertesi sabah buluşmak üzere. 69 model bir Vosvos’u vardı Kamil’in. Eve kadar gidebilmişti ama beyni zonkluyordu. Dükkâna geldiğinde ağrı geçmemiş, Serdar’ın verdiği Apranax işe yaramamıştı. Ne açtığı yeni bira ne Fenerbahçe İşkembe Salonu’ndaki çorba ne de çok sevdiği turfanda kiraz çare olmamıştı. Eve döndüğüne babaannesinin tansiyon ilacından almıştı, çaresizlikten. Sonra geçmiş televizyonun karşısına Superman 1’i izlemişti. Gece saat 23:30’da “Handan koş kalbim duruyor!” diye bağırarak koltuktan düştü. Üst katlarında oturan hemşire yardıma koştu ama “nabız yok”tu, burnundan kan gelmişti. Ambulans çağrılmış ama hastaneye gitmeye gerek kalmamıştı.

Tarih, 17 Mayıs 1993...

Ardından geride kalanlar “ölümsüzlüğünle yak bizi” diye haykırırken, Fatihli Kamil, roker’liğin Türkçe meali olarak tarihe geçmişti.

Whisky
Müzik
Kamil Özaydın
Ateş Suyu
Rock
Murat Beşer
İstanbul
Fatih
Sayı 012

BENZER

Türkçenin en büyük şairlerinden Nâzım Hikmet, şiirin yanı sıra 7. sanata gönül vermiş bir sinemacıydı. 3 Haziran 1963’te çok sevdiği memleketinden uzakta vatan hasreti ile ölen Nâzım Hikmet’in az bilinen yönleri...
Insead Business School Yönetici Koçu ve Yönetim Kurulunda Kadın Derneği Başkanı Uzman Psikolog Hande Yaşargil, kadınların karşılaştıkları artı zorlukları aşmanın tek çıkış yolunu kız kardeşlik kültüründe gördüğünü, çözümün dayanışmakta olduğunu söylüyor. Gözlemlerini ve düşüncelerini kendi kalemiyle aktardı.
Aramızda okulu kırmayan var mı? Okulu kırmayı gelenekselleştirip de Hababam Sınıfı’nın her kaçışta başına geldiği gibi Mahmut Hoca’sına hiç yakalanmayan? Okul yıllarında dünyayı insanın başına yıkan anlar, sonraları hayatın en güzel, en gülünen anılarına dönüşür. Çocukların bir an önce okullarına dönebilmesi dileğiyle bazı müzisyenlerimizin notaya dökülen okul anılarına bakıyoruz.