Benim Sarıyer’im

Fotoğraf
Koray Berkin, Depo Photos
06 Haziran 2021 - 13:59

Türk müziğinin gelmiş geçmiş en müstesna bestekârlarından, ailemizin gururu, aynı zamanda yine efsane bestekârlardan Şerif İçli’nin yeğeni merhum Dr. Selahattin İçli’nin (1923- 2006) o ünlü bestesini bilirsiniz:

"Çoktan beridir bir kız tanırım ben Sarıyer’de Boy bos onda, kaş göz onda, esmer ona derler"

İstanbul’un bu göz bebeği niteliğindeki ilçesinde mukim genç bir hanımefendiye, Atıf Kahraman tarafından yazılmış şahane güfteye notalarıyla can vermiştir bu şarkı. Şarkının sözleri şöyle devam eder:

"Hiç benzeri yok, kim? Varsa gelsin,
hani nerede?
Boy bos onda, kaş göz onda, esmer ona derler
"

Şarkı aslında o Sarıyerli esmer kız kadar Sarıyer için de yazılmış gibidir. Çünkü bilen bilir, bilmeyen de gelip öğrensin, "Hiç benzeri yoktur, varsa söyleyin, hani nerede?" dedirtecek özelliklere sahip bir semtten söz ediyoruz.

"Semt" ifadesini özellikle kullandım çünkü "ilçe" sözcüğü daha kuru, daha idari bir manayı ihtiva ediyor. Eskiden "semt" sözcüğünün taşıdığı manayı bilenler, bunu neden tercih ettiğimi de anlarlar. Her ne kadar "semt" tanımının çok ötesinde geniş ve kalabalık bir nüfustan söz ediyorsak da Sarıyer yüzyıllardır olağanüstü müstesna bir köşesidir bu megapolün. 

Ömrümün ilk çeyrek asrını rahmetli annemin, anneannemin ve dedemin “vatanı” sayılan, bir başka göz ağrım Beşiktaş’ta (Beşiktaşk diyelim), beş yılını Kadıköy’de, yetişkin ömrümün yirmi yılını da Londra’da geçirmiş biri olarak diyar-ı gurbetten İstanbul’a dönüşümde “su kenarından” başka bir yerde yaşamam düşünülemezdi herhalde.

Düşünsenize hem Karadeniz’e hem de Boğaziçi’ne kıyısı olan, yeşilin maviye, ormanın denize, gökdelenin yalıya, şirin gecekondu mahallelerinin lüks sitelere, caminin kiliseye, sinagogun cemevine köşkün plazaya, kışlanın sanayi sitesine, yüzyıllık fidanlığın bilmem kaç yüzyıllık su bentlerine komşu olduğu başka kaç semt vardır Türkiye’de ve hatta dünyada?

Nevi şahsına münhasır bu beldenin neresinde oturursanız oturun, suya ve ağaca yakınsınız demektir. Yani, yaşama...

Yüzyıllar öncesinden, Boğaziçi kıyısındaki küçük balıkçı köylerinin ağ kokusunu hissettiğiniz bir yaşamdan, koylarında ve açıklarında ağlarını atan teknelerin peşinden koşuşan martıların çığlıklarının bir melodi gibi kulaklarınızda çınladığı bir yaşamdan söz ediyorum.

Ormanlarında gezinirken yaban hayatının her türüne rastlayabileceğiniz ve önemli bir kısmı vahşi rantsever mega- müteahhitlerin hışmına uğramadan önce, on milyonlarca ağacıyla İstanbul’a akciğer olan Kuzey Ormanları’nın temsil ettiği bir yaşamdan...

Semtin kuzeyindeki Karadeniz kıyısında bulunan ünlü Kilyos plajı

Geçen 20-25 yılda Türkiye’yi ve İstanbul’u yöneten nobran zihniyetin vahşice boğazlama çabalarına rağmen direnmeye çalışan bir yaşamı Sarıyer’de gözlemleyebilirsiniz.

Bunca kalabalık ve bunca kaotik bir şehrin, megapol İstanbul’un öyle bir yerini düşünün ki, benim yaşadığım yerden arabama atlayıp sadece 3-4 dakikalık bir sürede Boğaziçi kıyısına, 15-20 dakikada Karadeniz’in dalgalarına, yine 3-5 dakikalık bir sürüşten sonra Türkiye’nin göz bebeği en güzel ormanlarından birine ulaşıyorsunuz. Daha büyük bir nimet olabilir mi?

Yüzyıllardır İstanbul’un en gözde piknik alanlarından Belgrad Ormanı’nda yürürken aldığınız oksijeni, Kilyos kıyısında Karadeniz’e doğru gözlerinizi kapatıp yetmiş sene önce Tarabya Koyu’ndan yola çıkan ve memleketine ve İstanbul’una hasret ölen Mavi Gözlü Dev Nâzım’ın o hasretini koklamamak mümkün müdür?

Bütün bu özelliklerinin yanı sıra Sarıyer benim için sosyal ve ekonomik yaşamı itibariyle de başlı başına vazgeçilmez ve yaşanası bir âlemdir. Hani, halk arasında biraz da özellikle genç neslin diline yerleşmiş bir tabir vardır ya, tek geçerim diye... Tam da öyle tek geçilecek tercihlerimin başlıcalarını barındırır Sarıyer’im.

Yazının başından itibaren yazdıklarımı okusa belki de kıskanıp bana sitem edecek Beşiktaş’ımın sınırından Sarıyer’e geçer geçmez kendinizi bulduğunuz Rumeli Hisarı’na, Orhan Veli’nin deyişiyle “Urumelihisarı’na” oturup da bir türkü tutturmamak imkânsızdır. Tavşankanı çay deyince akla gelen semaver çayının simgesi Emirgan’da koruya uzanıp Osmanlı’nın şaşaasını iliklerinizde hissetmeden daha kuzeye geçilir mi?

O kadar güzel konumlanmıştır ki Boğaz’ın Avrupa yakasının bu şirin incileri, bütün bu saydığım (ve sayacağım) "keyif noktaları", Münir Nureddin’in ünlü şarkısındaki gibi "bir tatlı huzur almaya gelmek" için Kalamış’a ihanet etmeye bile değer. Mesela İstinye sahilinin sadece birkaç metre içerideki, âdeta Rize’yi, Giresun’u, Ordu’yu koklarcasına oraları yansıtan minik sokak aralarındaki Karadeniz havası başka neresinde vardır İstanbul’un?

İstinye İskelesi’nin dibindeki çay bahçesi ve lokmacısını ziyaret etmeden daha kuzeye geçmenize neredeyse müsaade etmezler.

Yeniköy

Her ne kadar bence adil olmayan bir şekilde kıyıları halkın kullanımına kapatmış yalılarla işgal edilmiş uzunca şeritler tarafından bölünse de; Yeniköy’ün birbirinden farklı ve kimi bohem, kimi modern, kimi klasik, kimi Osmanlı ve hatta Bizans kokan mekânlarından her birine bir hafta sonu ayırsanız, hepsinin hakkını verip tam bir tur atmak yıllarınızı alabilir.

Abartmıyorum. Sadece Yeniköy’den söz ediyorum. Kilise çanının ezan sesine, sinagog bahçesinden yükselen sesin okul ziline, rüzgârlı gecelerde karşıdan Beykoz’dan gelen müzikli mekânların seslerine karıştığı bir rüya mahalleden söz ediyorum.

Tarabya’ya varana kadar, balık-ekmekçisinden İstanbul’un en ünlü tost-çay mekânlarından birine kadar (yazamam reklam olur, gidin sorun) her bir kapı ayrı bir lezzettir Yeniköy’de.

İstanbul’un en eski ve en müstesna otellerinden birini, Büyük Tarabya Oteli’ni göstermeyen neredeyse tek bir Yeşilçam filmi yoktu eskiden. Şatafatlı ve lüks yaşamın, zenginliğin anlatıldığı sahnelerin, kapısında beyaz-yanak lastikli Amerikan otomobillerinin durup kalktığı bir Hilton vardı, bir burası bir de Yeşilköy’ün Çınar Oteli bir zamanlar.

O Tarabya Koyu ki, etrafına sıralı balık lokantaları, kimse darılıp gücenmesin ama, bu canım şehri esir almış kebap ve lahmacun kokusuna direnişin sembolüdür benim için. Yine, kimse darılıp gücenmesin, Türkiye’de balığın ve rakının tadı Boğaziçi’nde, Boğaz’da da Sarıyer’de ve ille de Tarabya’da çıkar. Öyle ya, “Therapia”dan gelen ismi ile müsemma bir “terapi” beldesidir. Yüzyıllar öncesinden yoğun bir Hristiyan yerleşim bölgesi, Osmanlı döneminden beri de pek çok yabancı ülke konsolosluk ve rezidanslarının bulunduğu Tarabya’yı Evliya Çelebi, Seyahatnamesi’nde şöyle anlatır:

Eskiden deniz kıyısında bir balık dalyanı var imiş. Bundan başka hiç yapı yok imiş. II. Selim deniz kıyısında gezinirken bu balık avlanan yere uğrayıp çeşit çeşit balıklar avlatıp, o yerde nice servi ağaçları vardır, o servilerin gölgesinde taze avlanmış balıkları pişirterek içer ve eğlenir. Sonra Veziriazam Sokullu Mehmed Paşa’ya ferman edip, “Bu mahalde bana bir yeşillik sofa ve bir kasaba yapın, ismi Tarabya olsun” buyururlar.

Yani, balık yemek için bir yer arayacaksan bu Şehr-i İstanbul’da, Evliya’dan daha iyi mi bileceksin? Haydi bana inanmıyorsunuz, ona inanın bari. Daha iyi bir referans mı olur?

Sarıyer çarşı

Yıllar önce, Boğaziçi Üniversitesi’nin tıfıl bir öğrencisi olduğum dönemde, Tarabya Koyu’ndaki zamanın ünlü bir balık restoranına gidip hayatımın en lezzetli ziyafetini çektiğim günü hiç unutamam. Çok ilginçtir ki ev sahipliğini, restoranın sahibi değil, o günlerde grevde olan ve bizim naçiz öğrenci hareketi temsilcileri olarak ziyaret ettiğimiz grevci restoran emekçileri yapmıştı. Mantarlı levrek buğulamayı bir daha onlar kadar iyi yapana rastlamadım. O kadar yani.

Tarabya kıyısını dolaşırken, halktan kopukluğun simgesi olan bazı mekânlara sırtımı kasten dönerek ve yüzümü canım denize çevirerek geçtiğimi anlatmama gerek bile yok sanırım. O mekânı herkes bilir.

Kireçburnu, Büyükdere ve nihayet Sarıyer’in ilçe merkezi. Hani şu, Türkiye’nin dört bir yanında neredeyse 584 bin 927 taklidi (klonu) bulunan ünlü Sarıyer Börekçisi’nin anavatanı.

Türkiye’nin en ünlü balıkçı kasabasının en tanınmış ürününün börek olması ne kadar ilginçtir. Deniz kokar çünkü burası. Balık ağlarının yosunu kokar. Tekne motorlarının patırtısı ve mazotu kokar. Ama börekçinin önünden geçerken de mis gibi fırın kokusu gelir burnuna insanın. İstanbul’un Karadeniz kıyısına geçiştir. Hem de ne geçiş.

Rumeli Kavağı’na ulaştığınızda, ayrı bir ülkeye, ayrı bir coğrafyaya, ayrı bir gezegene geçiş yaptığınızı hissedersiniz. Burada artık Boğaz kıyısının “fışırtılı” dalgasını değil, “gümbür gümbür” Karadeniz hırçınlığını duymaya başlarsınız.

İyi kulak verin... Poyrazı, karayeli; ta Bulgaristan kıyılarından, belki de ta Kırım açıklarından gelen musikiyi kulağınıza ve yüreğinize taşır bu sahiller.

Sarıyer sadece sahil değildir tabii. Sadece, en salaşından en lüksüne ve pahalısına (kimisine girip de iyice silkelenmeden çıkabilmek için banka soymanız gerekebilir, benden söylemesi) kıyı restoranlarından da ibaret değildir. Türkiye’nin en önemli banka, holding ve sanayi şirketlerinin merkezlerine ev sahipliği yapan Maslak gökdelenlerinin de yurdundan söz ediyorum. İstanbul Borsası’nı barındıran bir ilçeyi, Türkiye’nin en eski ve güzide üniversitelerinden İTÜ’nün yanı sıra Boğaziçi, İstanbul, Koç, Beykent ve Işık Üniversitelerine ev sahipliği yapan bir bilim semtini de anlatıyorum.

Üç dönemdir, deyim yerindeyse bu ilçeyi başarıdan başarıya koşturan Başkan Şükrü Genç’in çabaları ile kültürden sanata, spordan turizme pek çok alanda İstanbul’un ses getiren bir köşesini tarif ediyorum.

Galatasaray Spor Kulübü’nün mabedi Seyrantepe (Aslantepe) Stadı’ndan, benim ve on binlerce vatan evladının hayatlarında ve yüreklerinde vazgeçilmez bir yeri olan “şefkat yuvamız” Darüşşafaka’nın da (kuruluş 1863) 1994’ten bu yana kampüsüne kucak açmış bir yerdir Sarıyer.

Spor kulüplerimiz arasında İstanbul’un en eski markalarından biri olan Sarıyer Spor Kulübü’nün şanla ve kupalarla dolu tarihine bir gönderme yapmazsam, vefasızlık etmez miyim?

Benim Sarıyer’imi anlatabilmek için birkaç ciltlik kitap yazılır... İST dergisindeki bu birkaç sayfada anlatabilmek için bu pandemi günlerinde klavye başında böylesi bir tur attırmaya çalıştım.

Hani otobüs yolculuklarında yanınıza oturan vatandaş sorar ya, “Memleket nere?” diye. Sonra da ikinci soru gelir otomatikman ardından, "Esas memleket nere?" Ben de esas memlekete Beşiktaş diye yanıt vermekle birlikte, "Övünmek gibi olmasın, Sarıyerliyim" diyebilirim. Daha ne olsun?

İstanbul
Sarıyer
Zafer Arapkirli
Beşiktaş
Emirgan
Yeniköy
Tarabya
Kireçburnu
Sayı 006

BENZER

Insead Business School Yönetici Koçu ve Yönetim Kurulunda Kadın Derneği Başkanı Uzman Psikolog Hande Yaşargil, kadınların karşılaştıkları artı zorlukları aşmanın tek çıkış yolunu kız kardeşlik kültüründe gördüğünü, çözümün dayanışmakta olduğunu söylüyor. Gözlemlerini ve düşüncelerini kendi kalemiyle aktardı.
Latife Tekin kuşkusuz çağımızın en etkileyici yazarlarından biri. Onunla röportaj yapmak kelimelerin yüzdüğü bir nehrin kenarında yürümek gibi... Peşimizde de sanki tüm o Latife Tekin karakterleri, fabrika işçileri, çaresiz kadınlar, hayalci çocuklar...
Otuzlu yılların İstanbul basını, kent yaşamını zenginleştiren ayrıntıları yakalamak ve incelikle işlemekte ustaydı. Şüphesiz mevsimler bu renkli anlatıyı değiştirip dönüştüren birer intikal sahasıydı. Örneğin yaz, İstanbullular için eğlence, deniz hamamı, sayfiye sefası, beklenmedik yağmurlar ve bunaltan sıcaklar anlamına geliyordu.