İstanbullu bir vampir

22 Kasım 2022 - 17:31

"Başlıkta neden ‘bir’ kelimesi geçiyor?" diye düşünen okur, evet yalnız değiliz... Dünyanın çoğu noktasında varız, yaşıyoruz ya da benim yaptığım gibi yaşamaya çalışıyoruz. Beni sorarsanız, daha 300 küsur yaşında genç bir vampirim. İstanbul’da yaşadım bu kısa ömrümün neredeyse birçok gününde. Tabii normal insan ömrüne göre bizimkisi gibi uzun yaşayınca genelde zamanında oraya buraya yatırım yapmış olmanız gerekiyor. Çevrenizdeki köklü ailelerin çoğu aslında bizim akran sayılır... Tüm vampirler yatırım yapmaya bayılır. Nedense benim hiç bu taraklarda bezim olmadı. Belki uzun süre adalarda yaşadığım içindir. Adalarda zaman durmuş gibidir. Dört tarafınızda deniz, şehir uzakta kalır. Sizi yormaz ada. Hâliyle adada yaşayınca da insanın bir şey yapası gelmiyor. Zaten her şey var. Toprak, temiz hava, deniz, balıklar, kuşlar, karıncalar, solucanlar ve diğer böcekler...

Zamanında kuş derken böcek derken, denizdeki balıkları izlerken yıllar geçmiş. Hiçbir yatırım yapmamışım, ah benim akılsız kafam! Bir yerden ucuza arazi, bir yerde daire, ufak bir dükkân... Gelecek günleri garantiye almak için ufak bir birikim belki... İnanır mısınız, bende bunların hiçbiri yok. Hatta 2010 gibi bir arkadaşım “Kaan, Bitcoin diye bir şey var, 5 dolar, sana 30 dolarlık alalım” dediğinde bile o parayla Beyoğlu’nun en kötü büfelerinden arkadaşlarıma kaşarlı dürüm döner ısmarlamıştım. Anlayacağınız vampirler âleminin de yüz karasıyım. Sabahtan akşama sağda solda günümü gün ederek, eğlenerek, dolaşarak geçiriyorum. Peki bunca eğlencenin, sağda solda dolaşmanın bir faydası yok mu? Hiç olmaz mı? Kendim gibi derbederlerle, gezginlerle, hülyalı sohbet ve eğlence delileriyle tanıştım onca yıl içinde. Sait Faik’le adada çapari yaptık, Bedri Rahmi’yle uskumru yakaladık, Barış Manço’yla stüdyolarda takıldık saatlerce. Benim için en büyük zenginlik dosta sahip olmaktır. Tabii zamanında Moda’dan ufak bir arazi alsam şimdi hem daha çok dostum, hem de istediğimi istediğim zaman yapacak kadar birikimim olurdu ama nedense insandan ve anıdan başka bir şey biriktirmedim. Bu kadar uzun yaşayınca vampir de olsam hâliyle çoğu şeyi unutuyorum. O yüzden sürekli notlar alıyorum. Evimin her yeri yüzlerce not defteriyle, ajandayla, kitaplarla dolu. Ama hangisinin içinde ne yazıyor, ben bile hatırlamıyorum. Param olsaydı da bir asistan tutup bunların hepsini dijitale geçirebilseydim...

Moda’dan ev sahibimin evden atması yöntemiyle ayrılıp sonunda kendime ait bir eve geçince de işler değişti. Ne biçim bir kurulu düzenim varsa aylardır yeni evde kolilerden oluşan bir piramidin gölgesinde oturuyorum. Bütün eşyalarımı eski evde bıraktığım için evde şu anda bir tane masa var. Üzerinde bilgisayar da var, yemek tabakları da. Neyse ki spotçularda güzel bir şeyler buldum. Hatta çok eskiden yaşadığım bir evdeki eski çalışma masamı bile buldum ve geri aldım. Masanın dili olsa da konuşsa. O zamanlar daha varlıklıymışım. Şimdi o aldığım masanın üzerindeki cam kırılsa, onu bile alamam. Aman neyse, şimdi hiç böyle şeyleri dert edemem. Hayat zaten biz vampirlere bile çok kısa, o yüzden böyle şeylere endişe etmemek gerekiyor. Onca yıllık hayatımda bir bunu anladım. Bir şeyleri kafanıza takarsanız, bir noktada onlardan kurtulmak için bu sefer kafanızı başka şeylere takmanız gerekiyor. Bu da sizi ömür boyu içten içe bitiriyor. O yüzden hiçbir şeyi dert etmiyorum 200 yıldır filan. Kafam rahat.

Uzun süre bir şehirde yaşayınca giderek onun daha da içine, ruhuna bakabiliyormuşsunuz gibi geliyor bana. İstanbul’da da durum farklı değil. Gizli bir yerde âdeta yerkürenin merkezindeki çekirdek gibi, şehrin ruhunun olduğuna inanıyorum. İster deli deyin ister cahil. Bilimle henüz açıklayamadığımız şeyler de gün gelecek açıklanabilecek. O yüzden o güne kadar kendi kendime eğleneyim bırakın da. Şehrin özünün olduğu tek bir nokta da yok bence. Birkaç yerde aynı kaynaktan beslenen bu şehrin ruhu kendini belli ediyor. Bu noktalardan en az bilineni (hâliyle biz vampirler gibi uçamadığınız için) Boğaz’ın ortasında, Kuzguncuk’un hizasında denizden yaklaşık 100 metre yukarıda bir alan. Bu noktadan tüm şehri gördüğünüz an, dediğimi anlayacaksınız. Bir zamanlar Kadıköy’de dev bir balon vardı hatırlar mısınız? O balona binen yolcular yanılmıyorsam 200 metreye kadar çıkıyordu. Ben de bir ara meraktan bu balonu deneyimlemiştim. İşte orada da o dediğim hisse benzer bir his sizi kaplıyordu.

İstanbul’un büyülü ve mitolojik bir güzelliği var. Hangi yılda olursa olsun, bir siren gibi sizi güzel şarkısıyla büyüleyip sonra da harap edebilecek bir güce sahip... Bu aralar İstanbul’u mu yoksa hatıralarımdaki İstanbul düşüncesini mi daha çok seviyorum, tam bilemiyorum. Yaşaması çok zor olsa da gittikçe kalabalıklaşsa da nedense Boğaz’dan ayrılamayan lüferler gibi bu şehri bir türlü bırakamıyorum. Diğer vampir akranlarım Paris’i, Barselona’yı ya da Roma’yı (Roma da fena değil de işte deniz yok deniz) tercih etse de ben İstanbul’dan ayrılamıyorum.

Tabii Roma’da yaşayan dostlarım için neredeyse her şey hatırladıkları gibi kalıyor. Bu uzun sürede bana biraz sıkıcı geliyor. Oysa İstanbul iyi de olsa kötü de olsa bir şekilde yaşıyor, hayatta kalmaya çalışıyor. Belki İstanbul’u da kendim gibi görüyorum. Düşüncesiz, sadece günü yaşayan, arkadaşlarıyla eğlenmeyi seven... Beyoğlu’nun 40’lı yıllarının sonu gibi çılgınca, 90’lı yılları kadar da sert, 2000’li yılları gibi modern. Ama sadece gününü gün etmiş. Zamanında kendisine yatırım yapmamış, kendini garantiye almamış, kendine iyi bakmamış, sadece eğlenmiş, gezmiş tozmuş, kendisine kötü gelen ne varsa keyfine göre takılmış. Ama hâlâ hayatta, hâlâ yaşıyor ve yaşamaya da devam edecek.

Kaan Sezyum
Sezyum
Mizah
İstiklal Caddesi
Beyoğlu
Moda
Bitcoin
Sayı 012

BENZER

Orhan Pamuk 1901’deki veba salgını sırasında Osmanlı’ya bağlı hayali Minger adasında geçen olayları anlattığı romanı Veba Geceleri’yle yeniden okuma köşemizin en güzel konuklarından biri oldu. Kitabı okuduktan sonra usta yazarın kapısını çaldık, Veba Geceleri’nin şifrelerini çözmek için sorularımızı yönelttik.
Podcast yayıncılığının dünyada artık güçlü bir yayın mecrasına dönüştüğünü, etki alanını genişletmeye devam ederken “özgürlük” ve “bağımsızlık” gibi karakteristik vasıflarını borçlu olduğu yayıncılık kodlarını korumayı başardığını da söyleyebiliyoruz. Peki, Türkiye bu yayıncılık deneyiminin neresinde?
1923-1924 tiyatro sezonunun hemen öncesinde başlayan sahne yolculuğu, 1975 yılında emekli oluncaya kadar sürdü. Son gününe kadar, sanat yaşamıyla yaşıt Cumhuriyet’in ilkelerine bağlı kalarak kadının toplumsal yaşamda öne çıkmasına, tiyatronun kurumsallaşmasına katkı verdi. Pek çok ilke imza atan Bedia Muvahhit’in sanat yaşamını ve başarılarını Hilmi Zafer Şahin yazdı.