Bu devirde bir zaman makinesi şart

17 Haziran 2020 - 14:17

Geçen yaz [Ağustos muydu, neydi?] Kapalı Çarşı’nın Örgücüler Kapısı civarında dikilmiş sigara içiyorum. Turistleri büyüleyen zımbırtılar satılan bir dükkanın önündeyim. Vitrinde acayip masklar, ahşap flamingolar, taklit zırhlar… Ben de hipnotize olmuş vaziyette öyle bakıyorum. İpe dizili boncuklarla perdelenmiş kapıdan bir abla çıktı. Metal çerçeveli gözlüğü; düz, çene altından bağlanmış eşarbı; eprimiş hırkasıyla, Halide Edib’in kuzenini andırıyor. Abla dedimse, teyzemsi bir hanımefendi. Bir elinde sarma sigara, diğer elinde çay. Otomatikman çakmağı çektim, sigarasını yaktım.

Bir nefes çekti. Başını hafifçe arkaya çevirdi. İncecik sesiyle “Evladım, beyefendiye bir çay getirin” diye seslendi.

“Duyan oldu mu acaba?” diye meraklandım. O saniye lamba cini gibi bir zat, boncukların içinden geçti ve bana çayı uzattı. Yüksek, taştan duvarın, ondan da yüksek çınarın gölgesinde, esrarengiz abla ile çay sigara, şartlar olgunlaşmış, mizansen hazır, tatlı bir sohbetin giriş paragrafındayız.

Nitekim dumanı bir konuşma balonu gibi üflerken söze girdi: “İstanbul böyle miydi? Hey gidi… Ihlamur ağaçları tozuyarak, tüterek yürür; sonsuz bulvarların sisinde, göğe ağardı. Buharlaşıp buluta dönüşürlerdi yani. Sonra da gökten sıcacık ıhlamur yağardı. Biz niyeyse hep kuşburnu içerdik; Kadıköy rıhtımındaki birbirine düğümlenmiş hasır taburelerde. Tepemizde kitap şeklinde kuşlar uçardı. Kostümlerimizi giyip İstiklal Caddesi’ne adım atar, podyum dilberi havasında, nazlı nazlı yürürdük. Şadırvanlarda ab-ı hayat şırıltısı. Hava karardı mı, ateş böcekleri minarelerin arasında uçuşa titreşe, böyle mahya gibi ‘Bu hayatı biz yaşıyoruz’ minvalinde cümleler yazarlardı. Tüm adınlar 48 kiloydu. Tüm erkekler ezberden şiir okurdu. Esnaf papyon takardı. Camlarda şeker kıvılcımları uçuşurdu. Musluklardan şifalı sular akardı. Alışverişlerde para yerine çeri domates kullanırdık. Her günbatımı külhanbeyleri elde piştov düello yapardı. Şehrin bazı tepeleri kartpostaldı; bazısı çizgi film karesi. Sincaplar ve tavşanlar, vapurlara ücretsiz binerdi. Bulutlar, o gün hangi şairin vefat yıldönümü ise, onun suretine girerdi. En büyük sorunumuz, dudak kıyısında kahve lekesi var mı yok muydu. Sevgililer zebraya binerdi. İhtiyarlar paten kayardı. Şehir komple bir müzenin hediyelik eşya dükkanı gibiydi. Nah bu bizim dükkan gibiydi. Eskiden İstanbul kristaldendi bey kardeşim.”

Hakkında en çok şiir yazılan şehir

Baktım teyze bir edebiyat klasiğinin ortasından konuşuyor, dedim “Abdülhak Şinasi Hisar Bey, 1940’lardan itibaren, eserlerinde eski İstanbul’u nasıl dupduru bir özlemle yâd eder, değil mi? Boğaziçi’ni, bir masal evreni gibi anlatır. Romanlarında, İstanbul’un mümtaz şahsiyetleri arz-ı endam eder…”

Çaydan küçük bir yudum aldı: “Ondan evvel, Hüseyin Rahmi Gürpınar gelir, malum. Üstat tam manasıyla bir İstanbul romancısıydı. Şehrin sağını solunu, köşesini bucağını işlek kalemiyle fırdönerdi. Sana bir şey söyleyeyim mi efendi?”

“Buyurunuz lütfen.”

“Bu dünyada, hakkında en çok şiir yazılan şehir İstanbul’dur. Nedim’den Attilâ İlhan’a binlerce şair, şiirden ikinci bir İstanbul inşa etmiştir.”

“İsabet buyurdunuz.”

“Şimdi bak bakalım etrafında şiire, mısraya benzer bir şey görebilecek misin? Binalar küfür gibi, kaldırımlar hakaret. Kuşlar bile avaz avaz beddua ediyor bize.”

Tabiat Anaya suikast

“Sizin zamanınızda şehir daha güzeldi, ha?”

“İstanbul’u fethettik lakin ihya edemedik. Ben diyeyim 400, sen de 300 senedir şehir elimizden neler çekti. Hele son asırda artık iyice zıvanadan çıktı iş.”

Geçip kenardaki taburelere oturduk. Enikonu bir matem, bir itiraf frekansındaydık.

“Sizce İstanbul’un en değerli yönü ne?” diye sordum.

“Tabiatı” dedi. “Zira İstanbul herşeyden önce, yani tarihî, mimari zenginliklerinden, hatta medeni dünyadaki konumundan evvel, tabiat harikalarından müteşekkil bir yerdir. Boğazın müstesna güzelliğini, sualtı canlılarının çeşitliliğini, ormanları ve kara hayvanlarını, eh bir de kuşları alt alta yazıp topladınız mı, hem kusursuzluğun hem mükemmelliğin formülünü elde edersiniz.”

“Valla tabiat harikalarından pek iz yok” diye geveledim.

“Eee, İstanbul’un ağaçlarını kesip, çiçeklerini koparıp, hayvanlarını öldürüp; sularını, havasını kirletip, üstüne beton dökünce… Hele hele mimari bilgisinden ve şehircilik şuurundan uzak… yani cinai bir hamakatle… Yamuk yumuk, intizamsız binalarla namütenahi bir çirkinlik destanı yazınca… Zehirli dumanları kat kat şehre örtünce… Yapılaşmadan başka, nüfus ve ulaşım alanlarında da politika üretmeyince… Asırlar boyu yağmalanan şehir… Tırnakları çekilmiş bir prenses, elektrik verilmiş bir şehzade, işkenceden geçirilmiş bir evliya gibi… kan ter, yara bere, ezik çürük içinde, can çekişmekte işte.”

Parazit tasallutu

“Kim yaptı bunca kötülüğü?”

“Biz, hepimiz. Şu sigaranın izmaritini yere atacağız. İki adım sonra sen İstanbul’a tüküreceksin.”

“Ben mi?!”

“Yahu lafın gelişi. Orhan Veli diyor ya hani ‘İstanbul’u dinliyorum…’ Şiiri bilirsin.”

“Evet?”

“İstanbul bizi dinlemiyor mu? 20 milyon insan bağıra çağıra dır dır dır vır vır vır gevezelik ediyor, dedikodu, gıybet, iftira, zırıltıyla Allah’ın günü bu muazzez şehri kirletmiyor mu?”

“Aaa? Hiç böyle düşünmemiştim.”

“Nasıl düşünmüştün? Burada ahalinin repliklerini şeytan yazıyor sanki. Mübarek ezanı bile çığ düşürür gibi minareden kubbeden gümbür gümbür yuvarlıyorlar. Avludaki güvercinler korkup kaçıyor. Hoparlörden şok dalgası…”

“Doğru. Gürültü hitabın, konuşmanın yerini aldı cidden.”

“Biz, milyonlarca insan, İstanbul bizim can düşmanımız, kanlımız gibi davranırken, sadistliğimizin üstüne sünger çeker gibi, cellat kibarlığı, ruh hastalarına yakışır bir nostalji mırıltısıyla, tımarhanelik emlak komisyoncusu, hunhar müteahhit riyasıyla, güya İstanbul’un iyiliğini istiyoruz! İstanbul bir insan olsaydı…”

“N’olurdu?”

“Bizler ona yapışmış parazitler, zararlı bakteriler olurduk.”

“İstanbul’u hep beraber istismar ediyoruz, ha?”

“Ohooo! Onun her şeyini sömürdük. İstanbul’u hem bir talan alanı, hem bir savaş meydanı gibi gördük.”

“Ve?”

“Birbirimize haram ettik İstanbul’u.”

Kaos turizmi

“İyi de her sene milyonlarca turist geliyor? Yani… burası hâlâ güzel olmasa kimse gelmez, haksız mıyım?”

“Hıh! Bu şehirde turistler ortalama ne kadar süre kalıyor?”

“Ne kadar?”

“1 hafta.”

“Neden?”

“Neden olacak, aslında İstanbul’da her şeyden ziyade kaos turizmi var. 1 hafta, cehennemde eğlenir gibi eğleniyor, sonra geniş caddeli, geniş kaldırımlı, plastik doğramasız, çanak antensiz, zehirsiz, trafiği akan şehirlerine dönüyorlar.”

“Yok canım, mübalağa ediyorsunuz. Turistlerin tümü müreffeh ülkelerin düzenli şehirlerinden gelmiyor ki?”

“Diktatörlerin, halkı sıkboğaz ettiği memleketlerden kaçıp gelenler de var, haklısın. Onların nazarında İstanbul, günahların cezalandırılmadığı bir eğlence merkezi. Bir tür manevi uyuşturucu satıyoruz. Sorumsuzluğumuz sayesinde, müptelaların favorisiyiz…”

“Hanımefendi, mutluluk, geçmişe aittir. Hayat daima bir gerilim, merak, belirsizlik içinde akar. Her an her şey olabilir, ihtimaller çoktur ya… Dolayısıyla ‘şimdi’ mutlu olmak handiyse imkansızdır. Geçmişe bakar, hatıra sahnelerinin güzelliğine dalarız. Eh, o zamanın stresini, mahrumiyetini, şusunu busunu da ayıklarız otomatikman. Öğretmenden dayak yediğimiz okul yılları, komutandan dayak yediğimiz askerlik dönemi, eşimizden dayak yediğimiz ilk evliliğimiz… Kısacası tüm dayakları okşayış gibi anarız.”

Nostalji değil hayal

“Hımmm… İstanbul nostaljisi aslında sadece bir hayal belki… Haklı olabilirsin. İstikbalini kararttığımız şehrin, bir zamanlar aydınlık olduğu zehabından doğan bir hülya… Dedim ya, asırlardır ‘Taşı toprağı altın’ dedik… Şehri bir ‘meta’ olarak gördük. ‘İstanbul’un da bir canı var’ demedik. İstanbul’un köşesine bucağına dair harika şiirler yazanlar, mehtabı ayrı, baharı ayrı methederken, kim bilir, belki her şeyden ziyade bir temenniyi dile getiriyordu.”

“Sözlerinizde haklılık payı büyük. Gene de ben Bâb-ı Âlî yokuşundan inerken, vapurdayken, ne bileyim Topkapı Sarayı’nın bahçesinde, Moda sahilinde gezerken hoşnutluk duyuyorum.”

“Aferin. Gözünün önündeki felaket tablosunu görmezden gelmeyi öğrenmişsin. Asansörle, metroyla, vapurla… bir yere kadar gidebilirsin. İstanbul’u, o güzel şehri gezip görebilmek için artık zaman makinesine ihtiyaç var. Nedim’in ‘Gidelim’ dediği Sa’d-âbâd’a gidebilmek için… Yahya Kemal’in bahsettiği, Süleymaniye’deki bayram sabahına yetişebilmek için.”

“Sizde zaman makinesi var mı?”

“Maalesef hayır.”

“O halde yapacak bir şey yok?”

“Var.”

“Nedir?”

“Sen bana bir dal sigara ver. Ben de sana bir kahve ısmarlayayım.”

“Sonra?”

“Konuyu değiştirelim.”

“Zira?”

“Zaten İstanbul’dayız. Hazırladığımız felaket listesinde bizzat kayıtlıyız.”

Murat Menteş
İstanbul
Sayı 001

BENZER

Podcast bolluğunda yolunu şaşıranlar için farklı temalardaki yayınlardan bir seçki yaptık. Listemizde en yeni yayınlar da var, 2012’den bu yana yayında olanlar da!
İsmini, birçoğumuz ilk kez Haluk Levent’in “İzmir Marşı” klibindeki selamlamadan ya da bir TV dizisinden öğrendi. Millî Mücadele’nin adı sanı duyulmamış kahramanlarından biriydi o. İyi bir istihbaratçı, lider ve uygulayıcıydı. İstanbul’da binlerce sivilden oluşan bıçkın bir ekibi vardı. Atatürk’ün “Göreyim seni Cambaz Mehmet Bey” dediği Topkapılı Cambaz Mehmet’i takdimimizdir...
Karikatür güldürdüğü kadar sert de eleştirebilen bir sanat dalı. Toplumu, bireyi, doğayı ilgilendiren her olay ve konuda çizgilerini konuşturan karikatüristlerin elinden elbette hiçbir zaman belediye hizmetleri de kaçamamıştır. Deniz Dalkılınç, modern Türk karikatürünün kurucusu kabul edilen Cemal Nadir Güler’in karikatürlerinde İstanbul’u ve ilk şehreminlerin boğuştukları dertleri anlattı.