"Düş avcılarıyız biz"

25 Şubat 2021 - 13:50

Sabah altıyı on geçe masalı, İstanbul.

06:10 Karaköy vapuruna binip tüm insanlığı ve gökyüzünü anlamak üzere bir küçük adım attım. Kulaklarımda Marcus Miller ve İbrahim Maalouf aynı anda, inanılmaz ezgilerle suyun üstünde ilerliyoruz. Gökyüzü açılıyor hafiften aydınlığa, hava soğuk, ben inatla dışarıda oturmaktayım. İnatla dışarıda oturup ayağını demirlere uzatanlardan yanayım! Kadıköy’e küçük bir “görüşürüz” diyorum kafamı hafifçe sallayarak. Haydarpaşa’nın önünden geçiyoruz. 1872’de demiryolu hattı, 1908’de gar binası, ergenliğimde merdivenlerine kadar dolu olan Haydarpaşa’nın fotoğrafını ağır ağır çekerek geçiyoruz. İlk uzun yoluma çıkarken gardan, elimde bir gazeteyle giderken ve gazetede “Marlon Brando hayatını kaybetti” yazarken, yol boyu üzgün ve garip hissettiğim yolculuğun merkezi Haydarpaşa’yı geçiyoruz. Sarıp sarmalandığı, ambalajlanıp beklediği noktadan da uzaklaşıyoruz. Gemiler, gemiler, taşınmakta olan bir tonluk şeyler, iki tonluk şeyler, ıvır zıvır, dünya atığı... Geçiyoruz; Kız Kulesi, yüksekliği tamı tamına seksen arşın, “Tour de Leandros” (Leandros’un Kulesi) denizin kenar yerine yakın, ne ortası ne kıyısı; geçiyoruz. “Düğmeleri iliklemeli bunca yapının önünden geçerken” diyor insan içinden. Bu yaşlı yapılara başka nasıl saygı sunulur bilmem.

Sabahın köründe kepenkler henüz açılacak Beyoğlu’nda, ortalık sessiz, yerler hafif ıslak, insanlar uyanamamış suratlarıyla, birçoğu “metrobüste” kaybolmuşken, biz klasikçiler “vapurlarda” direnerek kayboluşlardayız. Bir şehri anlamak için o şehrin kölesi gibi çalışmaktan öte, romantizmine kapılacak kadar hayalperest olmak gerek, başka türlü bir şehri sevemezsin. Haksız mıyım? Kim sever üst üste kalabalıkları, ekmek parası peşinde çar çur olmayı? İşte tüm bu dünyevi dertlerin içinde kendini de yaşadığın yeri de çoğu zaman göremez ve körleşirsin. Halbuki öyle bir şehirdir ki İstanbul, efsaneleri, şiirleri, masalları, tarihiyle; onunla bir kere dudak dudağa geldin mi ayrılamazsın ve sonra fark edersin ki hiçbir şehre benzemez onun gökyüzündeki bereketli narlar. Nerede kalmıştık? Vapur yanaşır, yavaş yavaş, insanlar sanki beş saniyeliğine yanaşmış gibi davranırlar nedense ve öylesine vardır ki aceleleri, birbirlerinin üstünden atlarlar hızlıca. Kimse mi dayanamaz kıyıdan ayrı kalmaya? Bir tam gün boyunca bir vapurun içinden seyreyle şu canım İstanbul’u deseler, kovun beni bütün işlerden, ben geliyorum İstanbul, derdim muhtemelen. Ama ne yaparsın, düşle gerçek, gerçekle düş bazen sert çizgilerle belirleniyor dünya düzeni tarafından.

Aldanmamak gerek, aldanmamak gerek sevgili dostum. Tam karşımda Türkiye Denizcilik İşletmeleri binası, köşede döner kapıları vardı ahşaptan, camları kocaman, levhası deniz gibi. O da ambalajlı şeker gibi yüzüme bakar durur, “Ne oldu sana, sen de erimek üzere misin yağmurda?” diyerek. Tanıdık yüzlerin üstü örtülü, hafif aralıklardan bakmaktalar yepyeni zamanın içine doğru. Hafızam direniyor ambalajlara rağmen. Rağmen “ayakta” kalıyor hatıralar. Kimse kadar acelesi olmayan ben, bir başıma düşünüyorum. Ne güzel bir başına düşünmek. Karaköy’de alt geçit mi? Yüksek Kaldırım’a Bankalar Caddesi’nden kıvrılarak gitmek mi? Kamondo Merdivenleri’ni döne döne çıkmak mı? En iyisi dönüşte yapmak bütün bunları. Ver elini Tünel! 1999 kışına ışınlansak, dolmuşlar dolsa taşsa, AKM açık olsa, Arnavut kaldırımları Beyoğlu’nda ayaklarımızı yorsa, yorsa... Olmaz mı? Dileklerimle, iç çekerek iniyorum vapurdan, 1875’te Galata İstasyonu (Gare de Galata) adıyla anılan minik tünele giriş yapıyorum. Tünelin ana kapısına yakın olan yerde ayakta dikiliyorum, ayakta durmak tam bana göre. Herkesi görebiliyorum, her yüzü, her çizgiyi, her düşünceyi “okuyorum” yüzlerinden insanların. Çaresiz demirlere tutunanları, yere bakanları, yer kapıp rahat edenleri, bir dahaki sefere piyango bana çıkacak diyenleri, kalbi kırıkları, yeni âşıkları, uzun süredir evli olan yorgunları, arsızları ve hırsızları, durgunları görüyor gözlerim. Gideceğimiz alt tarafı iki dakikalık yol. Olsun, oturmak lazım diyor birileri illa, otursunlar bakalım. Ayakta mı olacağız burun buruna, değil mi ama?

Karaköy İskelesi, 1960'lar (Fotoğraf: Depo Photos)

Dediğim gibi tam iki dakika, belki birkaç saniye arayla çıkıveriyorum tünelden. Kapılar açılınca, ayağım atınca ilk adımı, kalbim arkasından geliveriyor. Asmalı Mescit’e uğrasam diyorum, kapalı mekânların arasından geçiyorum, bu da kapalı, şu da kapalı, bir mekân vardı köşede; e tabii o da kapalı! İçeride bir piyano vardı hani, hafta içi akşamları gelirdik, açtırırdık kilidini, iki parça çalardı arkadaşım bize, sesler karışırdı birbirine. Kalabalıklar ve piyanonun sesi. Mekân kapı duvar, piyano desen herhalde yaktılar. Neyse diyorum, andığın günler güzel, yola devam. Kafamı kaldırıyorum, Narmanlı Han... Ağzına kadar açık kapılar, insanların ellerinde kahveler, şekerler, kekler... Gözlerim bir an kapanıyor Narmanlı’nın avlusunda. Kapanınca gözler, kalp açılıverir ve yolculuk başlar zamanların arasında. 1880 elçilik binası, sonra hapishane, sonra Narmanlı yurdu, sonra içinde bin türlü fırça darbesi ve kelime. Mimoza Şapkacısı’nda bir sergi, beş ressam. Gözler kapalı, derin bir nefes çekiyorum. Birinin eli omzumda, aralıyorum düşlerimde gözlerimi, Aliye Berger duruyor yanı başımda, yanı başımda durur arada.

Susuyoruz. Beraber bakıyoruz etrafımıza. Diyor ki “Yaptıklarım, yaşadıklarımın ta kendisi oldu”, diyorum ki “Hayal ettiğimiz her şey gerçekmiş aslında Alyoşa, selamımı söyle lütfen Tanpınar’a ve Eyüboğlu’na.”

Çıkıyorum handan, kozmetikçinin önünde duruyorum, en azından diyorum, herkesin bir el kremi var bu zamanda. Çok da üzülmemek lazım, zaman bu, düşer yere, değişir. Su gibi kırılır şehrin içinde, şeklini alır, yerini bilir. Yürüyorum İstiklal Caddesi’nde, uzundur bu cadde, içti mi biraz gözü döner, hem döver hem sever ama nicesini geçiyorum –ben geçmeye alışkınım– yürü kızım. Sent Antuan Kilisesi’nin önüne varıyorum, ellerimde mi cepler, ceplerim mi ellere kavuştu, düşün düşün buraya vardım. En iyisi bir mum dikmek, dileklerimin yanına bir yenisini eklemek. İki adım geride duruyorum, ana kapıya bakıyorum, bahçeye adım atmadan önce kafamda tekrar ve tekrar fotoğrafını çekiyorum bu girişin. Nice dileklerle, nice dostlarla, nice öyküyle gelinen ve bir liralık mumlara koşan bizlerin çaresizliğine çare arayışı aklıma geliyor, ne değişmiş? Hiçbir şey elbette. Bazen de değişen hiçbir şeydir sakince.

Avlunun önünde altışar katlı, birbirine geçitle bağlı iki apartman bana bakıyor, adımlarımı atıyorum içeriye doğru. Avlusundaki serinlik yüzümü yalıyor, düğmelerini ilikliyorum paltomun, çıkıveriyorum merdivenleri, düşlerimin efendisi pek değerli muma doğru uzanıyorum. Sol tarafta onca dileğin arasında, onca dileğin ateşi ile yakıyorum kendi mumumu. Tanımadığım insanların dualarıyla kol kola veriyorum, yürekten diliyorum: Sizinkiler de gerçekleşsin inşallah. Arkamı dönüyorum, kollarından asılmış İsa’ya bakıyorum. Korkardım küçükken bu görüntüden, şimdi sadece bakıyorum. Büyümek ne garip iş, insan onca acıya bakıyor mu büyüyünce sahiden? Arkamı dönüyorum, çıkıyorum dışarıya, en dışarıya, caddeye atıyorum kendimi. Ara Güler’i ziyaret etmek lazım, Yıldız Moran ve Selahattin Giz hakkında da lazım gelir konuşmak, fotoğrafları güzel çıkar bu şehrin, poz vermesini en iyi bilen yerdir burası. PTT’nin hemen arkasındaki Ara Kafe’nin önünde dikiliyorum. Şu sıcak çikolatanızdan var mı, baharatlı? Olmaz mı diyorlar, çikolata yalnızca baharatla güzeldir, arada. Ağır gelir içsem de, bırakırım yarıda, yarıda bıraksam bile tutarım yanımda. Sayıklıyorum içimden hafif hafif, “Neydi abi senin çektiğin şu fotoğrafın adı? Neydi? İki sandalye, arkada bir vapur heybetli.” Bir ses beliriyor sıcak çikolatanın üstünden, “1965” diyor, “akşamüstü Kandilli’den kalkan bir Boğaziçi vapurudur o, kalkmak üzeredir belki ben çekerken, sandalyeleri ise bekler sahiplerini; illa gelecek olan.” İçim diyorum, senin çektiğin fotoğrafın içindeki denizde kırılan ışıklar gibi bazen İstanbul’un orta yerinde. İyi ki çekmişsin Ara Güler. İyi ki. Bir kartpostaldan fazlasıdır doğduğumuz yer ama sevgiliye alınan, arkasına güzel notlar yazılan cinsten kırılgandır ve çok da âşık... “Yürü be oradan!” diyor içimin güzel sesi.

Ayaküstü kitapçısı üçe beşe düşse de, tiyatrolar seyircisiz beklese de, sokaklar yorgun gözükse de tutunacak bir “anın” içinde süzülse yeter sevgili İstanbul. Yanıp sönen binaları benim kalbimde yeniden yeşerir. Biz düş avcılarıyız, sabahın körü ile vapura binen, akşama varmadan ise mahallesine dönen. Afiyet olsun kalbimize, İstanbul.

İstanbul
Bala Atabek
Öykü
Kadıköy
Beyoğlu
Karaköy
Vapur
Sayı 005

BENZER

"Daha eşit ve daha sağlıklı bir dünya için hep birlikte" mesajıyla yola çıkan "Kimseyi Geride Bırakma Film Günleri"nin çevrimiçi gösterimlerini takip etmek için hâlâ vakit var.
Yedi sanatçı Ulusal Heykel Sempozyumu kapsamında Haliç Tersanesi’nde bir araya geldi ve kısa sürede İstanbul’a özel eserler üretmek üzere kolları sıvadı. Ortaya çıkan heykeller kamusal alanlarda halkla buluşmayı bekliyor.
Ercan Kesal’ın 2000 yılında aday adayı olarak katıldığı Beyoğlu Belediye Başkanlığı seçim tecrübesini hikâyeleştirdiği Nasipse Adayız filmi, 39. İstanbul Film Festivali’nde üç önemli ödül kazandı. Filmin –bir aksilik olmazsa– sonbaharda gösterime girecek olmasını fırsat bildik, Ercan Kesal ile Nasipse Adayız’ı ve İstanbul’un filmdeki rolünü konuştuk.