Bir Başkomiser Perihan Uygur Polisiyesi: Büyücünün kanı

Fotoğraf
Ercan Akyol (Çizimler)
31 Ağustos 2022 - 16:55

Küçük stadın ıssız tribününde sabırlı bir hamamböceği kendine yol arıyordu. Taş çatlasa 100 kişinin dip dibe oturarak doldurabileceği bir tribündü. Beton basamaklara sabitlenmiş kırık dökük tahta sıralar... Yerde izmaritler, zıvanalar, bira kutuları, kirli kâğıt mendiller itişiyordu. Arada esen ekim rüzgârı gecenin kasvetini dağıtmaya yetmiyordu.

Böcek yolunu karanlıkta bulmaya alışkındı. Ama bu sefer karşısına bir şey çıkmıştı. Dev gibi bir karaltı güzergâhını kapattığından geçecek yer bulamıyordu. Karaltıdan süzülen, kuruyup pelteleşmiş bir sıvı vardı. Kırmızı, garip kokan ve geçit vermeyen. Hamamböceği antenlerini oynattı, bacaklarını titretti ve umutsuzluğa kapıldı. O kadar yolu geri mi dönecekti? Tırmanmaya mı çalışacaktı? Böcek değil de insan olsaydı tribünü aylardır temizlemeyenlere küfrederdi. İnsan olsaydı zaten duruma tepeden bakar ve karaltının genç bir kadının bedeni olduğunu görürdü. Kurumuş kanın çizdiği şekli.

Abanoz gibi kara derili, gece siyahı saçlı genç kadın sırt üstü yatıyordu. Uzun tırnaklı ellerinden biri aşağı sarkmış, diğeri öne uzanmıştı. Kristal gözleri tribün çatısına çevriliydi. İşlemeli elbisesi kızıla boyanmıştı. Kan kokusu bedeni son nefeste terk eden sıvıların kokusuna karışıp sineklere davetiye çıkarmıştı. Bunu gören hamamböceği yeni bir ilhamla tırmanmaya başladı. Çok geçmeden ölünün yüzüne ulaştı. Hızlandı ve birkaç saniye içinde yarı açık ağızdan girdi içeri. Kadının genzine giden karanlıkta kayboldu.

Başkomiser Perihan Uygur Fatih’teki evinde sabah ezanı okunurken uyandı. Tatsız rüyalar görmüştü. Kocasını uyandırmamak için dikkatli hareketlerle kalktı, sabahlığını giydi. Banyodaki aynaya bakınca yüzünde birkaç yeni çizgi fark etti. Zamanın ona iyi davranmadığını düşündü. Kuaföre uğraması ve manikür yaptırması gerekiyordu.

Orta yaşlı, topluca, siyah kıvırcık saçlı bir kadındı Perihan Uygur. Mutfağa gitti, çay demledi. Önündeki uzun polis gününü düşününce sırtında bir ağrı hissetti. Gün bitirilmesi gereken raporlar, kovuşturulması gereken şüphelilerle doluydu. Önceki gün Avcılar’da çıkan çatışmada çocuk yaşta bir Arap ağır yaralanmıştı. Suriyelilerle Afganlar arasındaki hesaplaşmaydı.

Onca yılın tecrübesine rağmen bu dosyayı ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Masum mülteciler yakalanıp kamplara gönderiliyor, sonra nedense salıveriliyordu. Bu arada çeteler birbirini vuruyor, siyaset çarkının yorduğu asayiş polisleri işlerini bıkkınlık içinde yapmaya çalışıyordu. Cinayet Büro’nun payına da arada harcananlar düşüyordu. İstanbul’un doğmadan ölen yeni çocukları.

"Saat kaç?"

Ceylan kapıda durmuş esniyordu. Saçlarını tepesinde toplamıştı. Pembe beyaz pijamasının içinde şirin bir kız çocuğu gibiydi. Oysa ne şirin ne de çocuk olmak istiyordu. On beş yaşındaydı.

“Beş buçuk. Niye kalktın ki kızım bu saatte?”

Kız cevap veremeden Perihan’ın başucunda çalan telefon evin sessizliğini yırttı. Kocasını uyandırmadan açmak için yatak odasına koşarken sabahın köründe kimin aradığını biliyordu. Ne ekranda yardımcısı Ayla’nın adını gördüğüne ne de genç kadının söylediklerine şaşırdı.

"Günaydın Başkomiserim. Cinayet var. Hacıhüsrev’de. 20’li yaşlarda. Kadın. Afrikalı. Olay yeri inceleme intikal etmek üzere."

Ercan Akyol'un çizimiyle Komiser Perihan...

Suç mahalline vardığında hava aydınlanmıştı. Küçük stadın girişine sarı polis şeridi çekilmişti, telsiz sesleri cızırdıyordu. Sahayı kuşatan alçak duvarın arkasına insanlar toplanmıştı. Afrikalısı, cüppelisi, kirli sakallı Kürdü, Ukraynalı mültecisi, Arabı, Romanı... Hiçbirinin mahalleye doluşan polis ekiplerinden çekinir gibi bir hâli yoktu.

Perihan’ı olay yeri inceleme amiri Hulki meşhur suratsızlığıyla karşıladı. Cesetten kimlik çıkmamıştı. Beyaz polipropilen tulum giymiş ekibi ipucu arıyor ama çöplükten hallice tribünde önce neye el atacaklarını bilemiyorlardı. Adli tabip Haluk ölünün yanında diz çökmüştü. Bir eliyle sinekleri kovalayarak yarayı inceliyordu.

"Katılaşmaya bakarsak öleli altı ila sekiz saat olmuş. Başına darbe almış. Kranial kemik parçalanması. İç kanama. Hızlı ölüm. Bedende boğuşma izleri ve bazı lezyonlar var. Şüpheli ölüm olduğu kesin. Tırnak içlerinden DNA örneği alacağım."

Perihan olay yeri inceleme amirine döndü. “O saatte nasıl girmiş buraya?”

Stadın giriş kapısının kilidi kırık... Bekçi falan da hak getire. Tribün geceleri keşlerin, evsizlerin mekânı olmuş. Affedersin her taraf sidik kokuyor.”

"Bu arkadaş ölen şahsı tanıyormuş amirim..." dedi Ayla. Yanında kısa boylu, tıknaz bir adam getirmişti. Stadın bitişiğindeki halı sahanın idareciliğini yapan adam suratsızın biriydi. Kahverengi takım elbisesi üstünden çamur gibi akıyordu.

“Bunun adı Abena...” dedi. “Büyücüdür.”

Perihan gözlerini kısarak baktı adama. “Büyücü derken?”

"Bildiğiniz Afrika büyücüsü amirim. Ganalı. Anası kabile büyücüsüymüş. Bu da öyle. Mültecilerle beraber geldi. İki senedir burada."

"Ne büyüsü yapıyordu mesela?"

"Her türlüsü... Bağlama büyüsü. Şifa büyüsü. Geri getirme, domuz büyüsü... Kara büyü de bilirmiş. Afrikalı usulü. Mahallenin kadınları gizli gizli gider evine."

“Para alıyor muydu kadınlardan?”

"Öyle diyorlar. Günahı söyleyenlerin boynuna."

"Bir düşmanı var mıdır?"

"Bazı Araplarla dalaştığı olmuştu. Büyü işi yüzünden. En son bakkal Hasan’ın çırağı Nedim kafayı taktı buna. Belalısı... İçip içip kapısına dayanıyordu. Ya benimsin ya toprağın hesabı... Anası alıp bizim İhsan Efendi’ye götürdü Abena buna büyü yaptı diye."

"İhsan Efendi kim?"

"İlmi kuvvetli bir büyüğümüz. Mahallenin eskilerinden. Havas erbabıdır. Cin çıkarır, muska yazar. Oğlanı okuyup üflemiş ama kâr etmedi. Hatta daha beter oldu. Zaten torbacılıktan sabıkası da var."

Perihan gözlerini stadı kuşatan eğri büğrü sokaklara çevirdi, içini çekti. Sonra eğilip cesedi bir kez daha inceledi. Abena’nın güzelliği küçük bir orduyu bozguna uğratacak cinstendi. Önce onun ayaklarına, sonra beton zemine dikkatle baktı.

"Burada öldürülmemiş..."

Ayla kaşlarını çattı. "Nasıl anladınız?"

"Etrafta ayakkabılarının taban desenlerine benzeyen hiçbir iz yok. Halbuki bu kadar kirli bir zeminde mutlaka olması gerekirdi. Birisi cinayeti başka yerde işlemiş, sonra cesedi buraya getirmiş."

"Bir de şunu bulduk...” dedi Hulki. Tek kullanımlık lateks eldiveniyle tuttuğu şeffaf kanıt torbasına kehribar rengi bir yüzük konmuştu. Perihan yüzüğe baktı ve cinayet mahallinin dekoruna hiç uymadığını düşündü. Bütün gerçek ipuçları gibi.

Bakkal çırağı Nedim ortadan kaybolmuştu. Perihan ve Ayla onu üç çeyrek saat sonra üç sokak aşağıdaki gecekondunun tuvaletinde buldular. Çıkmayı reddediyordu. Kafası her yandığında kolunu bacağını jiletlediği için annesi panik içindeydi. Yaşlı kadın tuvaletin kapısında ağlayarak yakarıyor ama oğlan bana mısın demiyordu.

Arada “Abena...” diye inleyen sesi duyuluyordu sadece. “Yaktın bitirdin beni Abena...”

"Polis olduğumuzu hemen söylemeyin...” dedi Perihan. "İyice ajite olmasın."

"Epeydir böyle olmamıştı... Yanında jilet de var. Allah’ım sen bize yardım et. Hep o büyücü karı öldü diye!”

Yaşlı kadın yeni bir ağlama krizine giremeden kapının can çekişen zili duyuldu. Gelen orta yaşlı, düşük göz kapaklı, zayıf bir adamdı. Başını siyah bir kadifeyle mihrace gibi bağlamış, mevsime uymayan uzun ve sarı bir mintan giymişti. Kır sakallı, çıkık elmacık kemikliydi. Ayaklarında beyaz spor ayakkabılar vardı. Önce Nedim’in annesine, sonra Perihan ile Ayla’ya hiç konuşmadan baktı. Yüzü o kadar düşünceliydi ki hayatın sırrını çözdükten sonra yanlışlıkla unutmuşa benziyordu.

"İhsan Efendi hoş geldin...” dedi yaşlı kadın. “Hızır gibi yetiştin çok şükür.”

Sonra Perihan’a döndü. “İhsan Efendi’yi ben çağırdım komiser hanım. Bizim oğlanın dilinden ancak o anlar. Kendisi ilim sahibidir.”

"Selamın aleyküm...” dedi adam ayakkabılarını çıkarırken. Sesi görünüşünden beklenmeyecek kadar çocuksuydu. İki kadına endişeli gözlerle baktı. Gelirken polisle karşılaşmayı beklemediği belliydi. Bir süre tereddüt ettikten sonra gidip elinin ayasıyla tuvaletin kapısına üç kez vurdu. Sarsılan ahşabın feryadı iki odalı evde yankılandı.

"Nedim, evladım hadi bakalım! Ananı üzdüğün yeter. Çık da beraber dua edelim. Allah büyük!"

Perihan gözlerini adamın kapıya vuran eline dikmişti. Renkli yüzüklerle dolu, floresan lamba gibi uzun parmaklarına. Tek boş parmağındaki kalın yüzük izine.

"Çıkmıyor...” dedi İhsan Efendi. “Şimdi zorlamak olmaz. Orada biraz kendini dinlesin. Dua etsin. Olmadı yine gelirim.”

Kabile şifacısı annesinden öğrendikleri sayesinde Abena’nın namı Hacıhüsrev’de kısa sürede yürümüştü. Üstelik para kazanmaya başlamıştı. O gelene kadar pazarın tek hâkimi olan İhsan Efendi rekabete bir yere kadar dayanabilmişti.

Adamın bu kadar çabuk havlu atmasına yaşlı kadın şaşırmıştı. Hayal kırıklığını gizlemedi. “Ne diyorsun İhsan Efendi, helada dua mı olur? Allah Muhammed aşkına az daha konuş. İkna et oğlumu.”

İhsan efendi hızlı adımlarla kapıya yönelmişti bile. “Şimdi olmaz. Ben yine gelirim. Hadi selametle.”

Perihan çabuk davranıp adamla kapı arasına girdi. Cebinden Cinayet Büro kimliğini çıkarıp İhsan Efendi’ye gösterdi. “Gelin sizinle biraz konuşalım beyefendi.”

"Ne... Ne konuşacağız?" dedi adam, kekeleyerek.

"Düşürdüğünüz yüzüğü."

Merkezde İhsan Efendi’nin itiraf etmesi için çok uğraşmaları gerekmedi. Maktulün tırnaklarından alınan DNA örneğinin analizine bile gerek kalmamıştı. Adamın uyuşturucunun her çeşidiyle yıpranmış sinirleri daha ilk sorguya dayanamamıştı. Perihan’ın tahmin ettiği gibi şarlatanın tekiydi ve yıllarca kendini din âlimi diye yutturarak iyi para götürmüştü. Ta ki Abena adlı genç kadın onlarca Afrikalı göçmenle beraber Gana’daki köyünden kalkıp gelene kadar.

Kabile şifacısı annesinden öğrendikleri sayesinde Abena’nın namı Hacıhüsrev’de kısa sürede yürümüştü. Üstelik para kazanmaya başlamıştı. O gelene kadar pazarın tek hâkimi olan İhsan Efendi rekabete bir yere kadar dayanabilmişti.

Sonrasında kaderin iki seçenek sunduğunu anlamıştı: Mahalleyi terk etmek ya da Abena’nın icabına bakmak.

"Niyetim onu korkutmaktı...” dedi sorguda ağlayarak. “Yolumdan çekilsin diye. Evine gidip konuşmak istedim. Baktım dinlemiyor ortaklık teklif ettim, mahalle ikimize de yeterdi. Kırışırdık kârı. Onu da kabul etmedi. Sonra sinirlendim, küfredince o da cevap verdi. İtişip kakışmaya başladık. Tokat atınca düşüp başını eşiğe çarptı. Oracıkta gitmiş. Öldürmek istemedim."

"Sonra niye stada bıraktın peki?"

"Paniklemiştim, aklıma başka şey gelmedi. Oraya gece evsiz Afrikalılar takılır. Belki onlardan bilinir diye düşündüm.
Şeytana uydum. Allah beni affetsin."

"Allah’ı daha fazla meşgul etme istersen..." dedi Perihan.

Odasına döndüğünde Başkomiser pencereyi açtı, Gayrettepe’nin birbirini yalanlayan binalarına, huzursuz bir yaratık gibi akıp giden trafiğe baktı. Şehirde yetmiş iki milletten insan kim bilir hangi korkular ve umutlarla devam ediyordu hayat yolculuğuna. Bitkin bir güneş bulutlarla yarışıyor, sonbahar şehre altın vuruşunu yapmaya hazırlanıyordu.

Ayla odaya girip gülümsedi. “Başkomiserim çay ister misiniz?”

"Açık olsun. Gece çarpıntıdan uyuyamadım yine."

Beylik tabancasını belinden çıkarıp masaya koydu. Manikür isteyen tırnaklarına baktı. Kuaföre gitmenin zamanı gelmişti.

Tuna Kiremitçi
Edebiyat
Polisiye
Öykü
İstanbul
Mülteciler
Sayı 011

BENZER

İstanbul’un yaz konser takvimi iki yıldan beri ilk kez böylesine hareketli, renkli ve kesinlikle ilgiyi hak ediyor. Ajanda hazırlamak âdettendir dedik, sezonun öne çıkan konserlerini sıralarken “uzman” önerilerine de yer verdik.
İstanbul’un en önemli simgelerinden biri Boğaz ve dolayısıyla balık. Bizans döneminde sikkelere palamut resmi basılırdı. Balığın güncel durumu nasıl diye merak edip İstanbul’u Sarıyer’den Gürpınar’a kadar dolaştık, balıkçılarla konuştuk, akademisyenlere sorduk: Korkmalı mıyız?
Göç ve mülteciler, saltanatın kaldırılması, Deniz Kızı Eftalya, Reşad Ekrem Koçu, Zuhal Olcay'dan Hayko Cepkin'e söyleşi maratonu ve çok daha fazlası İST'in yeni sayısında!