Artık dönüş yok

17 Haziran 2020 - 12:50

Biz kadınlar karmaşık varlıklarız. İnkâr da etmeyiz, öyle olmaktan şikâyet de. Hayat boyu kendimizi anlamaya ve anlatmaya çalışırız. Örneğin, bir kadın olarak sadece anneliğimizle yüceltilmekten hiç hoşlanmayız ama anneliğimizin yüceliğine de laf ettirmeyiz. Her kadın için en önemli şey iyi bir evlilik yapmakmış gibi düşünülmesini hiç sevmeyiz, dünyamız ve yapabileceklerimiz bundan çok büyüktür ama en güzelinden evlilik hayallerini de biz kurarız. Özeti şu: Kadınları kategorize ederek anlamaya çalışmak beyhude bir çabadır; kadınlar hayatı yaratan, besleyen, büyüten, üreten, geliştiren, koruyan, kabullenen ve gerektiğinde de onun iyiliği için savaşmaktan çekinmeyen insan canlılarıdır ve rahmetli Mustafa Koç’un dediği gibi, kadınsız toplum yarınsız toplumdur. Toplumun ve hayatın her kesitinde daha çok kadına ihtiyaç vardır.

Bu girizgâhtan sonra çalışan kadına bakalım. Nil’in şarkısındaki gibi “çocuk da yaparım kariyer de” herkesin arzusu. Peki, kolay mı? Benim jenerasyonum genç kızlığında Duygu Asena ile öğrendi kadın haklarını, kadına dayatılan baskıları ve biz ne pahasına olursa olsun iyi bir eğitim görüp, çalışıp ekonomik özgürlüğümüzü elimize almanın her şeyden önemli olduğuna inandık, bunun uğruna pek çok şeyden fedakârlık yaparak çalıştık ve yaşadık. Oysa bizden sonraki jenerasyon daha bilinçli ve imkânlı anne babalarla büyüdükleri için, bunları elde etmek uğruna hayatlarından, ailelerinden, zevklerinden taviz vermek istemiyorlar. Haklılar da. Peki, mümkün mü? Bir nevi, kadınlar her şeye sahip olabilirler mi? Aslında her şey derken, çalışan bir erkeğin kolayca sahip olabileceği her şeyden bahsediyoruz: İş, para, başarı, huzurlu bir ev hayatı, doyumlu bir kişisel hayat. Cevapsa basit: Kocaman bir HAYIR! En azından bugün için hayır, ama hep beraber çalışırsak bunun yarın mümkün olmasını sağlayabiliriz.

Çalışan kadının günlük hayatına bakalım: Belediyede metro sürücüsü, bir mağazada satış elemanı, çiçekçi, öğretmen, piyanist, üst düzey yönetici ya da patron olabilir, birinin aylık kazancı diğerinin on katı da olabilir, ama her çalışan kadının karşılaştığı zorluklar aynıdır.

Tüm kadınlar gibi doğurduğu çocuğu kendi büyütmek ister ama ya maddi imkânı olmadığı için mecburiyetten çalışıyordur ya ekonomik özgürlüğü olsun diye bilinçli olarak ya da hayatta gerçekleştirmek istediği hedefler için canıgönülden isteyerek. Hangi sebeple olursa olsun çocuğunu bırakıp işe gitmek zordur, çok zordur. Dünyanın en fedakâr anneanneleri bizdedir; sevgiyle bakarlar torunlarına; tatlı komşu teyzeler vardır, azıcık destek karşılığı sevgiyle bakarlar; imkânsızlıklar çoksa büyük ablalar okula gitmez küçük kardeşlere bakarlar, imkânlar yüksekse de evde bakıcı vardır. Çözümler değişir ama zorluk tüm çalışan küçük çocuklu kadınlar için aynıdır. Bir yandan çalışır, bir yandan evdeki çocuğunu düşünür yedi mi, uyudu mu, ağladı mı diye.

Elbette bir süre çalışmaya ara verip çocuğunu büyütmek isteyenler ve bunu yapabilenler ya da bakacak kimsesi olmadığı için mecburen bu arayı verenler de var, ama onların sıkıntıları da başka türlü. Yıllarca çalışıp ilmek ilmek ördüğü kariyeri, pozisyonu, yükselme imkânı 2-3 sene ara verince uçuverir elden; şirket, sektör, izleyici unutur, geri dönmek zorlaşır, dönülse de tüm fırsatlar kaçırılmış, hak edilen koltuklar başkalarının olmuştur.

Diyelim bir şekilde döndü, çocuklar büyüdü, okula gidiyor, o zaman da okula gitti mi geldi mi, hastalandı mı, öğretmeni görüşmeye mi çağırdı, gösterisine gidemezsem çok kalbi kırılacak mı, sınavı var erken gidip ders çalıştırabilecek miyim gibi ilgilenilmesi gereken onlarca başlık var çocuk başına.

Hande Yaşargil

Kadının bu yükle kazanması mümkün mü?

Çalışan kadının karşı karşıya olduğu zorluklar burada da bitmiyor; hafta içi akşama kadar çalışmaktan bekleyen ev işi, yemek, ödev, alışveriş, eşinin kendisinden beklentileri, yaşlanan anne babasıyla ilgilenmek derken, henüz sıra kendisine gelemeden, arkadaşları, hobileri, kendine bakımı hiç söz konusu olamamışken daha, hafta sonunu da kapsayan “hiçbir şeye yetemiyorum” dramı başlar. Yetemez de bu koşullarda. Çalışan kadının uğradığı haksızlık burada başlar. Beklentilerin hepsi toplumsal olarak kabul edilmiş şekilde kadının üzerindedir. Yani erkeklerle eşit şekilde çalışıyor olması mümkün değildir, eşit başarıyı yakalayabilmesi için birlikte çalıştığı erkeklerden çok daha yüksek performans göstermesi gerekmektedir. Bir atletizm yarışı düşünün, herkes başlangıç noktasında düdüğü bekliyor ama kadınların elinde dörder tane de market torbası var. Yarışı kazanmaları sizce ne kadar mümkün olabilir?

İşte, kadın çalışmak ve çalışma hayatında başarılı olmak için tüm koşulları kabullenip onlarla baş etmek zorundadır. Bunların hiçbiri ona engel değilmiş, üstesinden gelebilirmiş gibi davranmak zorundadır ki önce işe alınsın, sonra kendini her gün ispat etsin ve ilk aksilikte de kendisinden vazgeçilmesin. Bunlar toplumun kadına dayattığı ve sorgulanmayan beklentiler...

Ben tek çıkış yolu olduğunu görüyorum: Kız kardeşlik kültürü. Kadınlar kadınları destekleyecekler; yukarı çekecekler birbirlerini, birbirlerinin arkalarında duracaklar, önden gidenler yolu açacak, elini uzatacak ve böylece halkalar birleşip zincir olarak çıkacak yukarıya.

Bir de kadının kendisinden beklentileri var. Kimseyi hayal kırıklığına uğratmamak, çocuklarını ihmal etmemek, talep etmesine gerek kalmadan takdir ve terfi edilecek kadar başarılı olmak, hayattaki tüm rollerini eksiksiz yerine getirmek, hiçbir şeye “bu da bu kadar olsun” dememek. Hatta sürekli kendisine “daha iyisini yapabilirdin ve yapmalısın” demek suretiyle kendi özgüvenini törpülemek, tespit ettiğimiz en yaygın zorluk.

Liste uzayıp gidiyor... Karşılaştığımız bilinçaltı önyargılardan da bahsedelim: Bir kadın ve erkek bir toplantıda eşit süre kullanarak konuştuklarında, dinleyiciler kadın daha uzun konuşmuş hissine kapılıyorlar. Bir erkek bir iyilik yaptığında kendisine bu iyiliğinin karşılığının verilmesi gerek diye düşünülürken, kadının iyilik yapması normal kabul ediliyor. Erkek daha başarılı olduğunda çevresi ondan daha çok hoşlanıyor, kadın başarılı olduğundaysa, diğer kadınlar dahil olmak üzere herkes ondan daha az hoşlanıyor.

Bunlarla baş etmek zorunda kalan kadınlar ön plana çıkmıyor, daha büyük rollere baş vurmuyor, kendilerine dayatılan rolleri ve beklentileri kabul ediyorlar. Çünkü buna karşı çıkmanın bedeli çok ağır.

Ben tek çıkış yolu olduğunu görüyorum: Kız kardeşlik kültürü. Kadınlar kadınları destekleyecekler; yukarı çekecekler birbirlerini, birbirlerinin arkalarında duracaklar, önden gidenler yolu açacak, elini uzatacak ve böylece halkalar birleşip zincir olarak çıkacak yukarıya. Devletler, toplumlar fark etse de fark etmese de dünyanın, çevrenin, ekonominin, kurumların, sokakların, toplumun daha çok kadına ihtiyacı var her kademede. İyi haber: Artık dönüşü olmayan noktadayız, bu mutlaka olacak, kadın olmak için en iyi zaman şimdi, ama bunu fark edip destekleyen ülkeler, mecbur kalana kadar bekleyenlere göre her alanda çok daha öne geçecek, ileri gidecek.

Kadın
Psikoloji
Çalışma hayatında kadın
Sayı 001

BENZER

Arnavutköy, Başakşehir, Küçükçekmece ve Avcılar’dan geçerek Çatalca Yarımadası’nı ikiye, İstanbul’u üçe bölecek Kanal İstanbul projesinin 45 kilometrelik rotasını takip ettik, her yönüyle bir Kanal İstanbul dosyası hazırladık. Proje hakkında bilmek istediğiniz her şey, uzmanlar ve halktan görüşlerle bu dosyada.
SALT’ın Perşembe Sineması “Evde” konseptiyle başladı. 29 Kasım’a kadar devam edecek programa dair ayrıntıları derledik.
Tarihte İstanbul, Suriçi olarak da adlandırılan "Tarihî Yarımada"da kurulmuş, o civarda gelişmiştir. O yüzden, aslında hiç uzak olmayan bir tarihe kadar tüm kaynaklarda İstanbul’un merkezi olarak Eminönü anılır. Taksim Meydanı’nın nasıl sahneye çıktığını ve şehrin merkezi durumuna geldiğini Mimar Doğan Hasol yazdı.