Ramazanla gelen ışık sanatı: mahya

22 Şubat 2022 - 13:45

"Ramazanların masum, birçok tatlı hatıralarıyla doluyuz. Kimimiz evvelki iftar sofralarını[n], kimimiz mahyaları[n], kimimiz Beyazıt’taki sergileri[n], şu kokulu çörekleri[n], bu sıcak pideleri[n], hülasa hepimiz bir şeyin hasretini çekiyoruz."

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, 1920’de İkdam gazetesinde kaleme aldığı yazısında mütareke yıllarından geçerken Ramazan ayı âdetlerine ara veren İstanbul’u bu cümlelerle anlatıyor. O yıllarda bir döneme damgasını vuran Direklerarası kurulmuyor, akşam namazından sahura uzanan iftar sofraları yapılmıyor ve camilerde ışıldayan mahyaların çoğu sönmüş.

İstanbul’un kendine has bir şehir kültürü, o kültürle özdeşleşen sayısız âdeti var. Bu âdetler yüzyıllar içinde başka coğrafyalara yayılsa da İstanbul’la anılmaya devam ediyor, en güzel örneklerini yine burada buluyor. Üç aylara girilmesiyle beraber hazırlıklarına başlanan, Ramazan ayının ilk günlerinde camileri şenlendiren mahya geleneği de bu nevi şahsına münhasır âdetlerden.

Elektriğin icadı şehirlerdeki aydınlatma koşullarını tamamen değiştirirken, şair Ahmet Haşim 1921 yılında kaleme aldığı “Müslüman Saati” yazısında, şehirlerde farklı akan bir zamandan söz açıyor: "Işıkta başlayıp ışıkta biten, on iki saatlik, kısa, hafif, yaşanması kolay bir günümüz vardı. Müslümanın mes’ut olduğu günler, işte bu günlerdi; şerefli günlerin vak’alarını bu saatlerle ölçtüler."

Ahmet Haşim’in ışıkla biten vakitlerinde hayat eve çekiliyor, sokaklar akşam ezanıyla tenhalaşıp yatsı ezanının ardından sessizliğe gömülüyor. Sokakları tekinsiz kılan zamanların istisnasıysa Ramazan akşamları ve kandil geceleri oluyor.

Eskiden mahyalarda motif kullanımı da yaygındı. Edirne Selimiye Camii’ndeki tayyare mahyası, Türk Hava Kurumu’nun da simgesi

Nurlandırma sanatı

Mübarek gün ve gecelerde ibadet için açık kalan camilerin kandillerle donatılması geleneği İslamiyet’in ilk asırlarına kadar uzanıyor. Arap tarihçi Abbas el Fâkihî (tahmini doğum ve ölümü: 830’lar-890’lar) Mescid-i Haram’ın 455 kandilinin olduğunu, bunlardan daha çok ışık veren bazılarının sadece Ramazan ayı ile hac mevsiminde yakıldığını, bu kandillerin direkler arasına gerilmiş iplere bakır çengellerle asıldığını ve bu sayede Mescid-i Haram’ın istenilen yerine taşınabildiğini anlatıyor. Yine Fâkihî, Mekke Valisi Muhammed b. Ahmed el-Mansûrî’nin ilk defa dikili direkler arasına gerilmiş iplere kandil astırdığını yazmış.

Mahya geleneğine ilham verdiği düşünülebilecek, sonrasında farklı coğrafyalarda güçlü emsalleri görünmeyen bu uygulamaların Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk kez ne zaman canlandırıldığı net olarak tarihlenemiyor. Yine de Ramazan ayı boyunca süren teravihlerde, kandil gecelerinde camilerin “nurlandırılması”, bu gecelerin görsel olarak diğer gecelerden ayrılması önemsenmiş. Çocuklardan oluşan mum ve fener alayları, Ramazan davulcularına eşlik eden fenerli yardımcılar sokakları gezerken; camiler, mescitler, tekke ve türbeler de bu neşeden nasiplenip kandillerle sabaha kadar aydınlatılmış.

Kökeni Farsça olan mahya, sözlük manasıyla “aylık” anlamına geliyor. Bir rivayete göre, 1614’te Fatih Camii müezzinlerinden Hattat Hafız Ahmed Kefevi’nin işlediği iki minare ve mahyaya benzer şekiller içeren bir çevreyi I. Ahmed çok beğenmiş ve dinî adaba uygun olması şartıyla minareler arasına kurulmasını istemiş. Bu rivayete karşılık, 1578 yılında yolu İstanbul’a düşen Alman seyyahı Schweigger’in seyahatnamesinde minareler arasında gerilen mahyaların tasviri açıkça görünüyor. III. Murad’ın (1546-1595) bir tezkiresinde de Mevlit Kandili’nde Regaip ve Berat Gecelerinde olduğu gibi minarelerin kandillerle donatılması emri yer alıyor.

Minarerin kandillerle donatılmasından farklı olarak, iki minare arasına gerilen iplerle oluşturulan mahyalar, var olan bu görsel şöleni incelikli bir sanata dönüştürerek bambaşka bir boyuta taşıyor. İstanbul’da mahya geleneğinin başlamasının ardından Ramazan geceleri ayrı bir güzellik kazanıyor.

İki minareli olduğu için mahya kurulmasına uygun selatin camilerin yanında, Eyüp Sultan Camii gibi minaresi kısa olduğu halde sonrasında minareleri yıktırılıp yeniden yapılarak mahya kurulmaya uygun hale getirilen camiler de var. Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın bütün selatin camilere mahya kurulması emri verdiği biliniyor. Ayrıca halkın isteği üzerine, tek minareli olan Üsküdar’daki Mihrimah Sultan Camii’ne mahya kurulması için ikinci bir minare eklenmiş.

Ramazan ayıyla beraber İstanbul’un ışıldayan, değişen çehresini yabancı seyyahlar şaşırarak gözlemliyor. 1854 Ramazan’ında İstanbul’da bulunan Théophile Gautier şöyle not düşmüş: "İstanbul sokakları her zaman karanlığa gömülüdür. Ama uzaktan uzağa kâğıttan bir yıldızın titrediği bu karanlık yollar ve meydanlar Ramazan gelince neşeli bir parıltıya kavuşur. Tepebaşı gezinti yerinden görünüm harikulade idi. Haliç’in öbür kıyısında İstanbul bir Doğu imparatorunun tacı gibi pırıl pırıldı; camilerin minarelerinin şerefeleri kandilden bileziklerle süslü idi; bir minareden ötekine ateşten harflerle kutsal bir kitabın sayfalarına yazılı bir gök üstünde beliren Kur’an’dan ayetler parlıyordu. Yeni Cami, Süleymaniye, Sarayburnu’ndan Eyüp sırtlarına kadar dizili Allah’ın bütün tapınakları aydınlıklar içinde ışıldıyor, ateşli cümlelerle İslam’ın formüllerini ilan ediyordu."

Hüsnü Tengüz (1876-1950) Beylerbeyi Camii’ndeki “merhaba” mahyasını resmetmişti

İki minare arasında bir alem

Mahya hazırlıklarına üç ayların girmesiyle başlanıyor; ne yazılacağı, kullanılacak şemalar, resimler uzun hazırlıklar neticesinde kararlaştırılıyor. Mahya, ustalık gerektiren bir uygulama; mahya sanatına ilişkin bilgilerin kayıt altına alınmasını sağlayan yazar ve doktor Ord. Prof. A. Süheyl Ünver’den öğrendiğimize göre, mahya ustası, saraydan gönderilen incilerle yeşil veya kırmızı atlas üzerine kuracağı mahyanın küçük bir örneğini çiziyor, bu örneğin beğenilmesi halinde eserini uygulamak için çalışmaya başlıyor. Ünver’in Mahya Hakkında Araştırmalar (Eminönü Halkevi Yayını, 1940) isimli çalışmasında yer alan ve “son mahya ustası” olarak tanınan, Sultanahmet Camii’nin 1970’lerdeki baş müezzinlerinden Ali Ceyhan hazırlıklara ilişkin önemli bilgiler veriyor: "Mahya kurmak zannedildiği kadar basit ve sade bir iş değildir. Kendine göre incelikleri, müşkülleri ve sanatı vardır. Bir Ramazan içinde yazılan mahyalar için bir senelik hazırlık yapmak lazımdır. Bir aylık mahya için dört beş yüz kandile ihtiyaç vardır. Bu kandillerin hazırlanması, bağlanması, fitillerin yapılması aylarca
iş ister. Mahya kandillerinde kullanılan fitiller dere kenarındaki sazlardan yapılır. Bu sazlar alınır, kurutulur, sonra kıl gibi ince elyafa ayrılır. Bu elyaf pamuklara sarılır. Bir Ramazan’da on bin fitile ihtiyaç vardır. Günde üç yüz fitilden fazla yapmak mümkün değildir. Sonra ipleri hazırlamak, kandillerin kutularını tamir ettirmek ayrı bir iştir. Hülasa Ramazan ayında otuz gün yazılan yazı için bir sene çalışmak ve hazırlanmak lazımdır.
"

Yine bu söyleşide, Ali Ceyhan mahyanın o dönemin koşullarında nasıl kurulduğuna dair de bilgi veriyor: "Minareden minareye kalın bir halat gereriz, bu halatın üzerine şimşirden halkalar geçiririz. Vaktiyle bu halkalar demirden yapılırdı. Fakat demir halka ağır çektiği için halat üzerine ağır basar, çok kandil konmasına mâni olurdu. Şimşir halkalar son senelerde başlamıştır. Bu halkalar sayesinde biz şimdi istediğimiz kadar kandil asabiliriz. Bu halatın altında ucu birbirine bağlanmış ve karşı minarede demirden bir halkaya geçirilmiş mukavves iki halat daha vardır. Biz buna yedek ip deriz. Bu mukavves iki ip yekpare bir iptir. İki ucunun bağlandığı yere bir kanca bağlanmıştır. Bu kanca halkaların en önündeki halkaya rabt olunur. Bu sayede yedek ipi çektikçe halkalara bağlı uç ileri gider ve halkaları ileri götürür. Kandilleri evvelden hazırlar, minarenin içine hususi tellere asarız. Mahya kandili camilerde gördüğünüz kandillerden farklıdır. Bu kandiller yuvarlak büyükçe bir kutunun içine oturtulur. Kutunun kapağı kapanır. Bu sayede kandillerin hem kırılmasına hem de sönmesine mâni olunur."

Bir mahya için yaklaşık 7-8 kilo yağ kullanılıyor. Mahya takımına “bocurgat”, kandillerin sıralanmasına ve düzenlenmesine yarayan araçlara da “boncuk” adı veriliyor.

Tüm bu uğraşlar, toplamda bir yılı bulan çabalar elektriğin icadıyla son bulsa da Osmanlı döneminin son zamanlarında yine de elektrikli mahyaların kandillerle yapılan mahyanın yerini tutamayacağı fikri ağır basmış, yağ kandiliyle mahya yapımı devam etmiş. Günümüzde ise tüm mahyalar ampul kullanılarak yapılıyor.

Ramazan'ın son günlerinde en çok tercih edilen yazılı mahyalara bir örnek

Gökte asılı motifler

Bugün mahya denilince akla yalnızca yazı gelse de tarih boyunca mahyalarda motif kullanımı da çok yaygındı. Çift boru çiçeği, gül, fulya, Kız Kulesi, kayık, vapur, köşk, fıskiye, köprü, cami, baklava dilimleri, bayrak, ay yıldız, kılıç, Zülfikar, tramvay, ok ve yay mahyalarda yer alan motiflerden bazıları. Şair, gazeteci, oyun yazarı ve öğretmen Halit Fahri Ozansoy’un satırlarında bu motiflerin izini sürebiliyoruz: "Ben çocukluğumda en ziyade gül resmine bayılırdım. Sonra kayık mahyalara da... Sanki bu köşklü kayıkların içine mümin ruhları almışlar, nur içinde Cennet kapılarına götürüyorlar gibi bir düşünceye de dalardım belki."

Yazılı mahyalarda en çok tercih edilenlerse Fetih suresinin ilk ayeti, “maşallah, tebarekellah, bismillah, leyle-i Kadir, hoş geldin yâ Ramazan, on bir ayın sultanı” ve ramazanın son günlerinde “el-firâk” veya “elveda”.

Mahyalar aynı zamanda mesaj vermenin, bağlılık ve dayanışma hissinin pekiştirilmesinin bir aracı olarak kullanılıyor. Öğretmen, şair, oyun yazarı ve siyasetçi Ahmet Kutsi Tecer bu özelliği şöyle anlatmış: “Işığı hem bir neşe ve sevinç kaynağı hem bir eğitim vasıtası gibi kullanmakta Osmanlı Türkleri zamanlarının imkânlarına ve çağdaş Avrupalılara nazaran çok ileriye gitmişler. (...) Mahya zamanına göre teknik ve şehircilik yönünden olduğu kadar cemiyet ve eğitim yönünden de mühim bir adımdır.

Birinci Dünya Savaşı yıllarında “Hilâl-i Ahmer’i unutma”, “Muhacirini unutma” mahyaları yanında mütareke yıllarında Sultanahmet Camii’ne kurulan “Aman ya Hazreti Fahr-ı âlem” mahyası, aynı zamanda bir dua. İstanbul acılarını, beklentilerini, o döneme damgasını vuran olayları mahyalar aracılığıyla aktarmış, mahya meraklıları cami cami gezerek hangi camide nasıl mahya kurulduğunu seyre dalmış.

Ahmet Haşim bu meraklıların kendilerine has defterleri olduğunu, mahyaları seyrederek notlar aldıklarını aktarıyor. Bu notlarda en çok rastlanan mahya yazıları şunlar: “Ya şehr-i Ramazan”,

“Safa geldin”, “Hoş geldin on bir ayın sultanı”, “Âlemlere rahmet”. Bu yazılar Ramazan ayının girişiyle beraber camilerde görülmeye başlıyor. Ramazan ayının on beşinci gününden itibaren yerlerini “Elveda”, “Bayramınız mübarek olsun” gibi vedalara bırakıyorlar.

Sultan Abdülaziz Avrupa seyahatinden döndüğünde, Hidiv İsmail Paşa, İran şahı ve Mustafa Kemal Atatürk İstanbul’a geldiğinde asılan hoş geldin mahyaları; ayrıca I. Dünya Savaşı yıllarında “Hilâl-i Ahmer’i unutma, hubbü’l-vatan mine’l- îman,”; İstiklâl Savaşı’ndan sonra, “Yaşasın istiklâliyet”, “Tayyareyi unutma”, “Yaşasın gazimiz”, “Yaşasın misak-ı millî”, “Eytâma yardım”, “Hâkimiyet milletindir” yazıları da mahyanın Ramazan ayı dışında kullanımına gösterilebilecek bazı örnekler.

İstanbul dışında da mahya geleneğinin görüldüğü şehirler var. Bunlar arasında Edirne ve Bursa özel bir yere sahip. Edirne’de bir de “kaftan giydirme” adıyla bilinen, camilerin külahından küpüne inen kandillerle ışıklandırılması âdeti yaygın. Şehir Bulgar işgalinden kurtarıldığında Selimiye Camii’nin dört minaresine de kaftan giydirilmiş.

Bugün mahyalar kandilsiz; ampullerle kurulup yakılıyorlar. Kandilden ampule geçilse de mahya ustaları için mahyaları asmak yine dikkat gerektiren zorlu bir görev. Olumsuz hava şartları, sıcak, yükseklik bu işi zorlaştıran nedenler arasında. Bu faaliyeti Vakıflar İdaresi üstleniyor, İstanbul’un dört bir yanındaki camiler yine Ramazan ayının gelişini iki minareleri arasına kurulan yazılarla karşılıyor. Hâlâ meraklıları bulunuyor; Ramazan ayında camileri gezip değişen mahyaları izleyen, fotoğraflarını çeken, bindiği vapurdan Tarihî Yarımada’nın camilerindeki mahyaları okumaya çalışanlar var.

Ramazan ayı İstanbul’a gökyüzüne yazılan ışık sanatıyla gelirken, mahyalar eski İstanbul’dan yeni İstanbul’a bir kez daha köprü kuruyor.

Ramazan
Mahya
Mahya Sanatı
İstanbul
Camii
Bayram
Sayı 009

BENZER

Türk basınına habercilikte ilkeden sayfa tasarımında dengeye kadar yepyeni kapılar açan efsane gazeteci Abdi İpekçi, 1979’da, henüz elli yaşındayken öldürüldü. Oysa lise yıllığında 2000 senesini görmeyi çok istediği yazılı. Bizlere katabileceği daha çok şey vardı. Onu bir suikaste hedef yapan da bu değil miydi?
Genç Türkiye Cumhuriyeti 1920’li yıllarda devrimleri büyük oranda tamamlamış, kısa süre içinde zamanın ölçümünden kılık kıyafete, okuma yazma alışkanlıklarından kadın erkek ilişkilerine kadar gündelik hayatta birçok yenilik uygulamaya konulmuştu. Bu yeniliklerin ne anlama geldiğinin, toplumun bunlardan nasıl yarar sağlayacağının ve yeni Türkiye’nin eskisinden daha iyi bir yolda olduğunun açıklanması, yani devrimin topluma mal edilmesi gerekiyordu. Bu amaçla, 1930’lu yılların ilk yarısına damgasını vuran bir propaganda seferberliği başladı. Cumhuriyet’in onuncu yıl kutlamaları da bu seferberliğin bir parçasıydı.
4 Aralık’ta Türkiye’de vizyona giren Şans Tanrıçası filmi; çok ses getiren son kitabı Bir Nefes Gibi, eylül ayında aldığı FICE Ödülü, yönettiği Madama Butterfly operası... İz bırakan filmlerin yönetmeni, kalbe dokunan kitapların yazarı Ferzan Özpetek’le konuşulacak çok konu var. İstanbul’dan Roma’ya bağlanmanın tam zamanı!