Ortaoyunu: Geleceği içinde taşıyan gelenek

24 Mayıs 2022 - 15:56

Geçmişin ayak izlerinde bugünün değişim ve dönüşümünü yaşatan, imparatorluklardan yüz yıllık Cumhuriyet’e binbir çeşit insanın bakışında denizi, vapurları, sarayları, köprüleri, mabetleri ve her yanından karşımıza çıkan anıtsal yapılarıyla eski kadar yeninin kolaylıkla yer bulacağını bildiği kendi tarihini yazan görkemli kent.

Böylesi canlı birlikteliğin buluştuğu eğlence yaşamı da bambaşkaydı. Kayıtlara geçsin ya da anlatılagelsin, ilk çağlardan günümüze kaybolan değil, birbirinin içine akan, her yeni zamanda bir başka şekillenen onlarca etkinlik, kent insanının nefes ve keyif aldığı, pek çok kez de “içinde kalan” duygusunu, düşüncesini seyredip umutlanışı oldu. Antik Roma’nın törenleri, özel günlere ilişkin şenlikleri, gösterimleri, Osmanlı döneminde de değişip, dönüşüp yeni anlatımlarla buluşup kendine yer açtı.

Seyirlik oyunlarımızdan Ortaoyunu, anlatım biçimi olarak günümüz tiyatrosuna öteki türlerden en yakın duranı. Araştırmacılara göre ise eski ve köklü bir geçmişi olan Karagöz’ün konu kadar oyun kişilerinin hayal perdesinden çıkıp, ete kemiğe bürünmüş haliydi. Örneğin Selim Nüzhet Gerçek “Ömründe bir defa olsun hayal oyununu görmüş olan bir seyirci ortaoyununu da görecek olursa, lâkayt ve dikkatsiz bile olsa, derhâl bu iki oyun arasındaki benzerliğin farkına varır. Hayal oyununun, Karagöz’ün diyelim, perdeden inerek ortaoyununu vücuda getirdiğine, pek haklı olarak, hükmeder” derken, Ahmet Haşim “Ortaoyunu, acaba ‘perde’den yere inmiş bir Karagöz mü idi? Bunda şüphe yok” diyerek, son noktayı koyuyordu.

İstanbul başta olmak üzere, Osmanlı Devleti’nin büyük kentlerindeki açık alanlarda, çoğu kez gündüzleri oynayan Ortaoyunu, hem oynayanlar hem de seyredenlerce “Kol Oyunu”, “Meydan Oyunu”, “Taklit Oyunu” ya da kurucusunun adından kaynaklı “Zuhuri Oyunu” diye adlandırıldı.

Anadolu coğrafyasının ilk çağlarındaki törenler, akıl hastalarının iyileştirilmesi için hazırlanan oyunlar, Osmanlı dünyası şenliklerindeki gösteriler, tarihsel olaylarda olan bitenin Ortaoyunu’ndaki oyunların bazılarının adlarıyla tanımlanması, bazı araştırmacılar için türün çıkış zamanı olarak görülmektedir. Ancak elle tutulur bilgiler, II. Mahmut dönemini işaret etmektedir. Adının, genel anlamda benzerlikler gösterdiği İtalyan Halk Tiyatrosu Commedia dell’Arte ile benzerlikler gösterdiği, halkın “Arte Oyunu” dediği bu oyunlara, giderek ulusal tip, anlatım ve konuların girdiği, söyleyişte Ortaoyunu’na dönüştüğü araştırmacılarca belirtilmekte. Aslında geleneksel tiyatro adına birçok kavram, konu ve olgunun katkı verdiği türün gerçek anlamda ilgi gördüğü yıllar ise, batılılaşmanın öne çıktığı, “yeni yaşam”ın şekillendiği Tanzimat Dönemi oldu.

 

Pişekâr

Ortaoyunu'nun tarihi, sanatçıları, oyun alanları 

Oyuncuların rollerine uygun doğaçlamaları, becerileri, hatta bedensel özellikleriyle şekillendirdiği Ortaoyunu, oyun yerini çevreleyen seyircinin katılımıyla 2-3 saat süren bir gösterime dönüşüyordu. Atışma, taklit, müzik ve dans oyuna renk katıyordu. Pabuç sektirme, yüzü gülünç hale getirme, sendeleme ya da düşme ve ayağa kalkma, etek ve kavukla oynama eğlendirme ve güldürmeyi daha etkileyici kılıyordu. “Taklidine çıkılan” oyun kişileri Osmanlı coğrafyasının, özellikle de İstanbul toplumsal yaşamının yansıması olurken, “karakter” değil “tip” boyutunda kalıyorlardı. Diğer yanıyla bu tür, anlatım açısından 19. yüzyılla birlikte ülkemizde yazınsal ve uygulama alanlarında kendine yer açan Batı Tiyatrosu’na yöneliş sürecine yakındı.

Ortaoyunu, usta çırak ilişkisiyle sürdürüldü, genellikle esnaf kökenli kişilerce ikinci iş olarak yapıldı. Memurluk yapan, medreseden gelen pek çok kişi de rol aldı. 19. yüzyılın ortalarından itibaren daha yakından tanıdığımız Ortaoyunu sanatçıları, kalfalıktan ustalığa mesleğin ritüellerini içeren törenle geçerlerdi. Kolbaşı’nın izniyle topluluklarını oluşturan sanatçılar, farklı zamanlarda denetlenirdi. Yalnızca bu işi yapan Kel Hasan, Kavuklu Hamdi, Pişekâr Küçük İsmail’den başka, iki yüzyıla yayılan süreçte Ortaoyunu taklitlerine çıkan oyunculardan bazıları; Kambur Mehmet, Aktar Şükrü Efendi, Kör Mehmet, Apdi Efendi, Abdürrezzak Efendi, Zenne Tevfik, Karagöz Mehmet, Naşit Özcan, İsmail Dümbüllü, Dalgın Serafin, Yahudi Osep, Dalgıç Takfor, Midyeci Kapril, Garbis Efendi...

Münir Özkul

Ortaoyunu, İstanbul’da Büyükdere Çayırı, Kuşdili Çayırı, Kâğıthane Çayırı, Beykoz Çayırı, Haydarpaşa Çayırı, Nuhkuyusu, Çubuklu, Belediye Bahçesi, Çırçırsuyu, Kumkapı, Edirnekapı, Bağlarbaşı, Kızıltoprak, Çengelköy Havuzbaşı, Direklerarası, At Meydanı, Kadırga Meydanı, Okmeydanı ile Saraç Hanı, İskilip Hanı gibi açık ya da kapalı yerlerde oynandı. “Palanga” adı verilen, boyu 30 arşın (20 m 40 cm), eni 20 arşın (13 m 60 cm) gelen yumurta biçimli meydanda, kadın ve erkek seyirciler oyunu, oyun alanının etrafında karşılıklı olacak şekilde, kendilerine ayrılmış kısımlarda, en önde yere, bir arkada sandalyeye oturarak, en arkada ise ayakta izlerlerdi. Oyun alanının birbirine uzak iki farklı yerinden birine “Dükkân”, diğerine “Yeni Dünya” denilen yerler oluşturulurdu. Dükkân 1 arşın (68 cm) yüksekliğinde birkaç kanatlı, Yeni Dünya ise 1,5 metre yüksekliğinde sayısı dörde çıkan kanatlı paravandan oluşurdu. Kavuklu’nun sahibi olduğu ya da çalıştığı işe uygun ad alan Dükkân’ın önüne tezgâh, masa gibi nesneler yerleştirilirken, öyküye bağlı olarak ev, köşk, konak, harem dairesi, hamam olan Yeni Dünya’nın bazı oyunlarda etrafı kapatılırdı. Ayrıca bu iki yerde birkaç tahta ya da hasır sandalye olurdu.

Rollerinde becerikli ve yetkinleşmiş yalnızca erkekler tarafından taklidine çıkılan, olay örgüsü ve içerik olarak esnek, oynayanlar kadar seyredenler için de konuları bilindik olan oyunlar, Kavuklu ve Pişekâr adlı gülünç iki kişi etrafında şekillense de Rum, Ermeni, Yahudi, Arnavut, Kürt, Arap, Laz, Tatar, Çerkes, Frenk (Balama), Acem, Kayserili, Hırbo, Tiryaki, Matiz, Zeybek ile genel adı Zenne olan kadın rolleri, anlatılan öyküye göre gösterimde yerlerini alıyordu. Bunlardan başka Afrika kökenli Halayık, “Kavuklu Arkası” olarak da bilinen Denyo ya da Kambur adlarını alan Cüce de önemli tiplemelerdi.

Curcuna adı verilen ve seyircinin ilgisini gösteriye yoğunlaştıran grubun ardından oyun alanına ilk giren ve oyunu bitiren Pişekâr, oyun kişilerinin tümüyle ilişki kurardı. Pişekâr, oyunun akışını düzenleyen, yönlendirendi. Konuşması, olaylara yaklaşım biçimi, sivri külahı ve renkli giysisiyle Hacivat’la benzerlikler gösterirken, elindeki maşa görünümlü “pastav”la oyunculardan seyirciye anlatımın canlı olmasını sağlardı... Kavuklu ise Karagöz’e benzeyen yanlarıyla oyunun asal komiğiydi. Bazı kaynaklarda tuhaf konuşan anlamına gelen “Nekre” diye de adlandırılan Kavuklu ise kulağını örten külahı ve renkli olsa da yalın giyimi, doğrudan yana oluşu, açık ve net konuşması, gerçekçiliği, haksızlığa gelemeyişi, sürekli geçinme kaygısı yaşaması ile Pişekâr’ın tersiydi...

Aslında her ikisinin genel durumu, yoksul halktan biriyle ekonomik durumu biraz daha iyi orta sınıftan birinin yaşamsal, düşünsel, toplumsal ilişkisine benzemektedir.

Mehmet Muazzez Özduygu'nun fırçasından Ortaoyunu temsili, tuval üzerine yağlıboya

Ortaoyunu’nun öyküleri hem ad hem de içerik olarak Karagöz’le benzerlikler göstermekte, araştırmacılar, özgün ve Karagöz’le benzer konulu oyun sayısının 23 ila 85 arasında değiştiğini söylemektedir. Gösterim sırasında oynanan yer, seyircinin toplumsal özellikleri ve oyunun gördüğü ilgiye bağlı olarak, konu ya da oyun kişilerinin özelliklerinde küçük değişiklikler yapılırdı. Ayrıca acıklı bazı Karagöz oyunları, gülünç ve eğlenceli hale getirilirdi. Oyunlardan bazılarının adları: Hamam, Ferhat ile Şirin, Tahir ile Zühre, Kanlı Nigar, Ters Evlenme, Gözlemeci, Büyülü Hoca, Bahçe, Gülme Komşuna- Kütahya, Eskici Abdi, Fotoğrafçı, Sandıklı, Kadının Fendi...

Ayrıntılarda Ortaoyunu

Oyunlar, taklide çıkanların doğaçlamaları, anlık renk katan becerileriyle şekilleniyor olsa da önceden saptanmış öykü ve kurguya sahip. Anlatım Karagöz’deki gibi Mukaddime, Muhavere, Fasıl ve Bitiş olarak tanımlanan dört ana bölümden oluşmaktadır. Mukaddime, Pişekâr’ın “taklidini aldığım” diyerek, oyunun adını söylediği, o sırada konuşmaya dalmış olan Kavuklu ve Kavuklu Arkası Cüce’yi korkutup, yere düşürdüğü bir başlangıçtı. Hemen ardından, “Meydan-ı Sühan” (Söz Meydanı) denilen Muhavere’ye girilirdi. Söz oyunları, yanlış anlaşılmalar ve Pişekâr’la Kavuklu’nun tanıdık çıkmaları sürecinde olan biten ile seyirciyi güldürürdü. “Tekerleme” denilen ve Kavuklu’nun anlattığı, aslında gerçek olmayan düşsel öyküde güncel konulara, yaşama eleştiriler getirilirdi. Tam bu noktada, türün asal öyküsünün yer aldığı Fasıl’a geçilirdi. Burada süreç içinde iç içe geçen oyunun, iki asal kahramanın birbirinden habersiz yaşadıklarının buluştuğu iki yöneliş konuyu biçimlerdi. Kavuklu çoğu kez oyuna da adını veren bir işle uğraşırken, Pişekâr Zenne takımına kiralık ev arardı. Her iki yerdeki kişilerin gülünç ve karmaşık durumları seyirciyi eğlendirirdi. Son olarak Pişekâr’ın oyunda bir eksiklik ya da sözlerden alınma olabileceğinden yola çıkarak, “Her ne kadar sürç-i lisan ettikse affola” diyerek seyirciden özür dilediği, bir sonraki oyunun adını, yer ve zamanını bildirdiği yer Bitiş’ti...

Gülhane Şenlikleri'nde Şehir Tiyatroları'ndan bir Ortaoyunu gösterisi, 1970'li yıllar

Ortaoyunu 19. yüzyılda anlatım olarak doruk noktasına ulaşırken, dünyadaki gelişmeler Osmanlı dünyasında da dönüşümlere neden oldu. Her alan gibi geleneksel sanatlar da olumsuz etkilendi. Bunda ülkenin Batı’ya daha yakın durma zorunluluğunun payı büyüktü. Avrupa’dan turneye gelmeye başlayan topluluklar, yerli yazarların Batı Tiyatrosu’nun örneklerine uygun yazdıkları oyunların ilgi görmesi, iyi oyuncuların giderek azalması, dönemin bazı önemli sanat insanlarınca geleneksel tiyatronun küçümsenmesi, hatta yerilmesi, Ortaoyunu’nun gelişimini, etkileyiciliğini olumsuz etkiledi. Zaman içinde diğer geleneksel türler gibi ilgi görmemeye başlayan türün, yönlendirici önemli adları, yeni yollar aramaya girişti.

Ortaoyunu'nun ardında: Tuluat Tiyatrosu

İşte bu noktada, Ortaoyunu ustaları için çıkış yolu, süreç içinde yine kendilerinin biçim kazandırdığı Tuluat Tiyatrosu’ydu. “Perdeli Oyunu” olarak da adlandırılan Tuluat Tiyatrosu, anlatım olarak Ortaoyunu’nun daha bir esnetilmiş biçimiydi. Hem geleneksel tiyatronun hem de Batı Tiyatrosu’nun konu, oyun kişileri, anlatım biçimleri açısından genel anlamda buluşması olan bu çaba, kaynaklara göre ilk örneğini 1876’da Kavuklu Hamdi’nin tiyatrosunda verdi. Özgün biçim ve anlatımı olmayan Tuluat Tiyatrosu, daha çok arayışın ve dönemsel gereksinimin karşılanması olarak, araştırmacılarca Geleneksel Türk Tiyatrosu’nun bir türü olarak görülmedi. Ancak tiyatromuza, dünden bugüne yazın, sahneleme, oyunculuk, sahne tasarımı alanlarında katkıda bulundu. Her şeyden öte, dönemin geleneksel sahne sanatlarıyla ilgilenenlerinin ayakta durduğu, nefes aldığı yerdi.

Sanatsal olduğu kadar toplumbilimsel açıdan incelenmeye açık pek çok değeri içinde barındıran Ortaoyunu, bugün Geleneksel Türk Tiyatrosu’nun diğer türleri gibi ilgi duyanların, sanatçıların özel çabalarının yanı sıra bazı kurumların ve tiyatro bilim insanlarının, yerel yönetimlerin katkılarıyla yaşatılmaya, belgelenmeye, işlevsel kılınmaya çalışılmaktadır.

Son olarak, Ortaoyunu yalnızca geleneksel olanın değil, İstanbul’un mekândan insana yaşanmışın, yaşanmakta olanın vazgeçilmezi, “hoş bir seda”sı. Belki bu yaz, kentin bir yerinde karşınıza çıkar. Kaçırmayın!

Ortaoyunu
Tiyatro
Hilmi Zafer Şahin
Pişekar
Tuluat Tiyatrosu
Münir Özkul
Sayı 010

BENZER

Cumhuriyetin ilanından sonra şehirde düzenlenecek törenler için uygun bir alan olarak Taksim seçildi. İstanbul’un yeni kutlama, toplanma alanı burası olacaktı. Bir de özel anıt siparişi verildi. Halktan ve kurumlardan toplanan bağışların da katkısıyla tamamlanan Taksim Cumhuriyet Anıtı’nın 8 Ağustos 1928’deki açılış törenine yaklaşık 40 bin kişi katıldı, meydana sığmayanlar ertesi günün sabahına kadar anıtı görmeye geldi.
İstanbullu okurların, kitapseverlerin, bu şehrin kültürünü, tarihini merak edenlerin dergimize gösterdiği ilgi beni çok memnun ediyor. Özellikle pandeminin sürdüğü şu günlerde yayın hayatının ikinci yılını yaşayan İST’in, şehrin sosyal ve kültürel hayatını özleyenler için de bir sığınak olduğunu görmek mutluluk verici.
İstanbul’a dair herkesin sevdiği en az bir şey var. Ben de şehrin her tarafını sarmalayan denizi seviyorum...