Haydarpaşa Garı’ndan aşk ve göç öyküleri

Fotoğraf
Agah Özgüç Arşivi
24 Kasım 2020 - 13:38

"Ulan kahpe şehir kral olacağım, şeyh olacağım, şeyh... Kafasını kullanamayana, gözünü açık tutmayana ekmek yok bu şehirde, İstanbul’da, bu şehirde..."

Biletsiz, kaçak bir yolcu olarak seyahat eden uyanık Kayserili Haybeci (Hüseyin Baradan) trende tanıştığı bir aileyle Haydarpaşa Garı’na ayak bastığında böyle diyecektir.

"Taşı toprağı altın şehir” olarak anılan İstanbul, ne güzel bir İstanbul’dur o yıllarda. Konaklarıyla, köşkleriyle, taş binalarıyla, mesire yerleriyle; bağ bahçeleri, koruları, han hamamları, surları ve de her biri birbirinden ilginç öykülere sahip semtleriyle...

Yıllar sonra ne mi oldu?

Adına ne derseniz deyin; ister talan ister rant ekonomisi, ister modernleşme ve çağdaşlaşmanın özgün bir konut yapılanmasıdır deyin, görünen o ki dünün İstanbul’u bugün “beton sevinci” bir kuşatmayla kimlik değiştirdi, bir başka kent oldu. Rezidans, plaza, Emaar, Kent Plus, Mist ve The Mandarins gibi Batı kaynaklı isimlendirmelerle yabancılaştırıldı. Eni boyu sınırsız bu devasa yapıların en aşağısından en yukarılarına doğru başınızı kaldırıp yirminci ya da otuzuncu katlarına baktığınızda, boynunuz kırılacak gibi olur.

Gurbet Kuşları (1964)

Dört çocuklu, Maraşlı aile içgöç yıllarında köylerinden kalkıp büyük umutlarla Haydarpaşa Garı’na geldiklerinde, ilk kez tüm doğallığıyla İstanbul’u göreceklerdir. Deniziyle, vapurlarıyla, çığlık çığlığa martılarıyla...

Ne var ki taşı toprağı altın dedikleri İstanbul gibi bir mega kentte, büyük umutlarla göç eden taşralı ailelerin tutunabilmeleri kolay değildir. Maraşlı Baba Hacı Emmi (Mümtaz Enes), zar zor bir otomobil tamirhanesi açar ancak beklenmedik bir düş bozumuna uğrar. Oğullarından Kemal (Özden Çelik) üniversitede öğrencidir, Selim (Cüneyt Arkın) babasının yanında çalışır, Murat (Tanju Gürsu) taksi şoförlüğü yapar fakat yine de toparlanmaları imkânsızdır. Yabancısı oldukları bu kentte...

Ya kızları Fatma (Pervin Par)?

İşte Maraşlı ailenin bu mega kentteki asıl dramı, Fatma’nın randevuevine düşmesiyle başlar. Ağabeylerinin baskını sırasında paniğe kapılıp kaçmaya çalışan Fatma, binanın damından atlayarak intihar eder. Haydarpaşa Garı’yla açılan Gurbet Kuşları filminin öyküsü, yine bu anıtsal mekânda, köye doğru hüzünlü bir yolculukla sonlanır. Yani filmin öyküsü Haydarpaşa Garı’nda başladığı gibi yine bu mekânda biter. Maraşlı aile iki eksikle (Fatma intihar etmiş, Kemal üniversiteyi bitirmek için kentte kalmıştır) köye dönerken, diğer tarafta ellerinde bavullar, sırtlarında yatak yorganlarıyla yeni gelenler vardır. Haydarpaşa Garı’nda trenden indiklerinde...

Neden Halit Refiğ’in yönettiği Gurbet Kuşları adlı filmle giriş yaptık bu konuya?

Neden mi?

Yapımcı Recep Ekicigil’in parasal sıkıntıları sebebiyle bazı sahneleri çekilemese de ilk gerçekçi içgöç filmi olarak Türk sinema tarihinde yer almasından. Kaldı ki Haydarpaşa Garı denince ilk akla gelen filmlerinden biridir Gurbet Kuşları.

Cüneyt Arkın da sırtında yatakla gelenlerdendi

Birinci Antalya Film Festivali’nde en iyi film seçilen Gurbet Kuşları vizyona girdiğinde Halit Refiğ, bazı sinema yazarlarının eleştiri saldırısına uğrayacaktı. Eleştirmenlere göre, İtalyan yönetmen Luchino Visconti’nin Alain Delon’lu Rocco ile Kardeşleri (Rocco e i Suoi Fratelli) filminin bir kopyasıdır. Oysa çağının en büyük sinemacılarından olan Visconti gibi bir yönetmenden etkilenmek gayet doğaldır. Ancak Refiğ’in içgöç olgusunu yabancılaştırmadan ele alıp prodüksiyon eksikliklerine rağmen bize özgü bir Türk filmi ortaya koyduğu da inkâr edilemez. Halit Refiğ de kendini şöyle savunur:

Konunun kaynağı Turgut Özakman’ın Ocak oyununa dayanmaktaydı. Senaryo üzerinde Orhan Kemal ile birlikte çalıştık. Hatta Gurbet Kuşları adını, onun izni ile aynı addaki romanından aldım. Bazı fanatik Türk sineması düşmanlarınca Visconti’nin Rocco ile Kardeşleri’ni kopya etmekle suçlandım. Visconti’ye olan hayranlığımı bildikleri için, onun Rocco ile Kardeşleri filmini, Milano tren istasyonunda başlamasını da göz önünde tutarak bu filme benzetme yoluna gittiler.

Filmin başrol oyuncularından Cüneyt Arkın da bu tarihî garla ilgili bir anısını şöyle dile getirir:

"1958’de doktor olmak için İstanbul’a geldiğimde elimde tahta valizim, sırtımda yatağım vardı. Bu sahne daha sonra ilk filmim Gurbet Kuşları’nın da ilk karesi oldu. Haydarpaşa Garı, benim için kader ve hüzündür. Ben bozkır çocuğuyum. Koca bir dünya olan İstanbul’la ilk tanışmam Haydarpaşa Garı’nın merdivenlerinde oldu. O merdivenlerde gördüğüm resmi asla unutamam. Ömrümün bir bölümü Haydarpaşa Garı ile Eskişehir Garı arasında geçti."

Şehvet Kurbanı film seti, 1940

Aslında Otto Ritter ve Hellmuth Cuno adlı Alman mimarların 1906’da yapımına başladığı ve 1908’de hizmete açılan bu tarihî garı, Türk sinemasında bir plato-mekân olarak ilk keşfeden yönetmenimiz Muhsin Ertuğrul’dur. Cahide Sonku’nun oynadığı 1940 yapımı Şehvet Kurbanı adlı filmle...

Sonku, bir bar kadınını; Ertuğrul, iki çocuklu, evli bir banka veznedarını canlandırır. Haydarpaşa Garı’nda trene bindiklerinde tanışırlar. Veznedar Ahmet, bankası adına Adana’daki bir firmadan para tahsili için yola çıkmıştır. Bu tren yolculuğu sırasında sarışın, güzel kadından öylesine etkilenmiştir ki parayı tahsil ettikten sonra kadının daveti üzerine barda buluşurlar. Gece yarısı bar çıkışında kadının oyununa gelen veznedar, tren yolu üzerinde saldırıya uğrar.
Para dolu çanta çalınmıştır. Olay sonrası ne evine ne de işine dönebilir. Ortadan kaybolur. Yıllar sonra saçı sakalına karışmış yaşlı adam, oğlunun konserine gider. Konser çıkışında karşılaştıklarında, oğlu babasını tanıyamaz. Onu dilenci sanıp sadaka verir.

Her filmde benzer çekim planları, farklı duygular

Nâzım Hikmet’in Mümtaz Osman takma adı ile senaryosunu yazdığı Şehvet Kurbanı vizyona girdiğinde, seyirciye mendil parçalatan ağır melodramatik bir film denemesi olmaktan öteye geçemez. Yine de seksen yıl öncesinin koşullarıyla görüntülenen Haydarpaşa sahneleri dikkat çekicidir. Tüm doğallığı ve kalabalıklarıyla... Alim Şerif Onaran bu sekanslar için “Plastik bir güzellikle çekilmiştir” der. Veznedarın saldırıya uğradığı tren yolu sahneleri ise Nişantaşı’ndaki fırından bozma İpek Film Stüdyosu’nun ray döşenmiş dekorunda çekilir.

Semih Evin’in 1950’de yönettiği Sihirli Define, müzikal bir komedi filmidir. Ama Haydarpaşa Garı çıkışında çekilen bir sahnesi vardır ki benzerlerinden çok farklı olur. Filmin konuk oyuncularından Safiye Ayla ve Sadi Işılay sazlar eşliğinde garın mermer basamakları üzerinde konser verir. Ve gerçekten bu bir gazino sahnesi gibidir.

Bu ilginç gar sahnesi, bize hemen Rutkay Aziz’in bir tiyatro anısını hatırlatır:

"Memleketimizden İnsan Manzaraları adlı oyunumuzun galası Haydarpaşa Garı’nın bu basamaklarında başladı. Bursa Cezaevi’nde yazılmış bir oyunun satırlarına, o basamaklarda 35 kişi ve lokomotifle hayat verildi.

Sevmek Seni, 1965

İki erkek aynı kadını severse ne olur? Atıf Yılmaz’ın Oğuz Özdeş’in romanından uyarladığı 1953 yapımı Aşk Istıraptır adlı filmini izlediğimizde görüyoruz. Ayten Alpman (Nermin), zengin köşk sahibinin doktor oğlu Kemal’le (Memduh Ün) nişanlıdır. Bu arada Nermin, nişanlısının aile dostu Haluk’a (Muzaffer Tema) âşık olur. Ve kaçak âşıklar, Adapazarı’ndan trene atladıkları gibi soluğu Haydarpaşa Garı’nda alırlar. Hemen evlenirler. Haluk bir cinayet nedeniyle hapse girer. Nermin zor duruma düşer, üstelik veremdir. Acılara dayanamaz, yüksek bir yerden denize atlar. Kayıkçıların kurtardığı Nermin, hastaneye kaldırılır. Tesadüfe bakın ki eski nişanlısı Kemal nöbetçi doktordur. Aradan yıllar geçmiştir. Hapisten çıkan Haluk, Doktor Kemal’i bulduğunda perişan ve suçludur. Nermin’i sorup af diler. “Beni ona götürün” der. Ve aynı kadını seven iki erkek, Nermin’in mezarı başındadır.

67 yıl önce çekilen filmin finaline bakar mısınız? Aynı kadını seven iki erkek kıskançlık ya da intikam uğruna birbirlerini öldürmezler. Suçlu olan da aldatılan da olağanüstü bir duyarlılık sergiler. O yılların bu tür aile içi melodramları ile kadına karşı erkek şiddetinin kutsanır hale geldiği günümüz sineması arasındaki temel farklılık işte budur.

Tekrarlarsak “şiddet” değil, seyirciye geçen o “duyarlılık...” Sıra dışı bir yönetmen olan Atıf Yılmaz’ın bu filmi, sinematografik açıdan tartışmaya açık bir yapımdır elbette. Orası ayrı bir konu... Benzer bir başka duygusallığı Osman F. Seden’in yönettiği, Zeki Müren ve Mualla Kaynak’ın başrollerini paylaştığı 1958 yapımı Gurbet adını taşıyan filmde görürüz.

Konu bu kez, bir olay nedeniyle evinden kaçıp erkek kılığına girmiş genç bir kız, ona sahip çıkan balıkçı bir genç ve sandalında yaşadığı iki gariban arkadaşı üzerine kuruludur.

Balıkçı gencin (Zeki Müren) yanına sığınan Aliye (Mualla Kaynak) bir gün çalıştığı iş yerindeki patronun oğlunu kendisine tecavüz etmeye çalıştığı sırada tornavida ile ağır yaralar. Başından geçenleri balıkçı adama açıklar ve bu duygusal yakınlaşmanın ardından zaman içinde iki genç birbirlerine âşık olurlar. Ne acı ki balıkçı sevgili askere gidecektir. Filmin vedalaşma sahnesi Haydarpaşa Garı’nda çekilir. Zeki, birliğine teslim olmak üzere trene binerken parmağındaki yüzüğü çıkarıp Aliye’nin parmağına takar. Ve hareket eden tren, acı düdük sesleriyle perondan uzaklaşıp kaybolurken, Aliye peşindeki polisler tarafından garda tutuklanır.

Zeki Müren’in okuduğu sekiz şarkıyla desteklenen Gurbet’ten sonra hemen Aşk Yarışı adlı filme geçebiliriz. 1962 yapımı filmin yönetmeni Mehmet Dinler, başoyuncuları ise Fikret Hakan, Türkan Şoray, Semra Sar ve Efgan Efekan’dır. Biri futbolcu, diğeri mimar iki arkadaş üzerine kurulu filmin temel öyküsü, bir Haydarpaşa Garı sahnesiyle sonlanır.

"Dikkat, dikkat! Ankara Ekspresi ikinci perondan kalkacaktır” anonsuyla gar birden hareketlenir. Mimarın asıl sevgilisi (Semra Sar) vagonların birine geçip oturmuştur. Unutulmanın acısı içindedir. Ve öğretmen hanımı futbolcu arkadaşına kaptıran mimar genç, son anda gara girer. Kucaklaşırlarken tren hareket etmiştir. Vagon pencerelerinden birbirlerine el sallarlar.

Bu defa Ülkü Erakalın’ın yönettiği farklı bir içgöç filmi izleriz; Bütün Suçumuz Sevmek adıyla. 1963 yapımı bu film, George Stevns imzalı İnsanlık Suçu’nun (A Place in the Sun) yerli uyarlamasıdır. Buradaki göç olgusunun farklılığı, topluca olmamasından, taşralı bir gencin iş daveti üzerine İstanbul’a tek başına gelişinden kaynaklanır...

Murat (Tanju Gürsu), varlıklı amcasının fabrikasında işbaşı yapmak üzere elindeki bavuluyla trenden Haydarpaşa Garı’na iner. Bu mekândaki çekim açıları pek değişmez. Peronlara ağır ağır giren ve çıkan trenler genellikle üstten çekilerek görüntülenir.

Yalancı, 1993

Tarihî plato-mekân garı kaybedecek miyiz?

Murat fabrikada çalışmaya başladığında işçi kızlardan Türkan’la (Türkan Şoray) ilişki kurar. Tam bu sırada amcasının şımarık kızı Nazan (Çolpan İlhan) araya girecektir. Amcasının hazırladığı sürpriz bir törenle Murat’ın Nazan’la nişanlandırılacağı gece, Türkan intihar eder. Aslında, amcasının iş yerinde değil Nazan’ın sosyetik çevresinin yaşam biçimleriyle uyum sağlayamadığı için Murat’ın İstanbul’daki son durağı yine Haydarpaşa Garı olur. Bu büyük kente ayak uyduramayan taşralı delikanlı, geldiği gibi, ancak bu defa bir kara trenle memleketine döner.

İçgöç filmi denince, temel konusuyla öne çıkan yapımlardan biri de Bitmeyen Yol’dur. Duygu Sağıroğlu’nun sansür belası nedeniyle 1965 yılındaki çekiminden yaklaşık bir sene sonra vizyona giren bu filmi hakkında sinema yazarı Zahit Atam şöyle yazacaktır:

"Filmin açılışında duyulan sabah ezanıyla birlikte gecekondulardan panoramik bir görüntü ve abdest alan yaşlı bir ana görürüz. Ardından Haydarpaşa’ya giren bir tren ve sırtlarında yorgan döşekleriyle, yamalı pantolonlarıyla, ayaklarında kara lastikleriyle altı köylü, İstanbul’a ilk kez adımlarını atarlar.

Anadolu topraklarından kopup iş aramak için İstanbul’a gelen bu köylüleri; Fikret Hakan, Tuncel Kurtiz, Erol Taş, Aydemir Akbaş canlandırır. Gerçekten de Haydarpaşa Garı’nda çekilen bu açılış sahneleri, filmin en çarpıcı görüntüleridir.

1965’te Cengiz Tuncer’in ilk yönetmenlik denemesi olan Sevmek Seni adlı filmin yalnızca uzaktan çekilmiş bir sahnesinde yer alır Haydarpaşa Garı. İki sevgiliyi canlandıran Selma Güneri ile Beklan Algan’ın buluştuğu ve altından trenlerin geçtiği bir romantik köprü sahnesidir bu. Sisli ve puslu bir sabah vakti çekilmiştir. İki sevgilinin arkasında görülen bu garın sisler içindeki o muhteşem silueti, aynen böyle yansır filmin karelerine...

Bilmem farkında mısınız? Yılların izinden yürüyerek ancak 1965’e kadar gelmişiz. Oysa Haydarpaşa Garı’nı bir plato-mekân olarak çeşitli konuların içinde kullanan o kadar çok film var ki... Teker teker incelemeye devam edersek bu yazı uzadıkça uzar. Son olarak konumuz bağlamında iki filmi daha hatırlatmak isterim okurlarımıza: Yavuz Özkan’ın 1979 yapımı Demiryol ile Orhan Elmas’ın 1984 tarihli Yosma yapıtları.

Demiryol, Haydarpaşa Garı’nın iç ve dış mekânları film boyunca görüntülenen tek yapımdır Türk sinemasında. Filmde yalnızca terminal binasını değil, geniş bir arazi üzerine yayılan tren yolu çevresini de görürüz. Demiryolu işçilerinin grevi, grev kırıcılarının vagonları ateşe vermesi, polisle yaşanan çatışmalar... Tarık Akan ve Fikret Hakan gibi aktörlerin varlığına rağmen sanki bu filmin başrolünde Haydarpaşa Garı’nın bizzat kendisi vardır.

Demiryol gibi, Yosma filminin de esas oyuncusu muhasebeci Kerem rolüyle Tarık Akan’dır. Yıllar önce üvey babasının tecavüzüne uğrayıp, bu olay sonrası yaşamını kiralık bir kadın olarak sürdüren Pınar karakterini ise Ahu Tuğba üstlenir. Yosma da daha önce örnekleri görüldüğü gibi, Haydarpaşa Garı’na ağır ağır giren o çok bilindik tren sahnesiyle açılır. Filmin son sahnesinde ise dramatik bir mekân olarak kullanılan tren istasyonu, ilk kez bir cinayet olayına tanıklık eder. Aşk uğruna tövbekâr olan Pınar ile sevgilisi Kerem kaçmaya hazırlandıklarında randevuevi mafyası peşlerindedir. Âşıklar trene binmek üzereyken yakalanırlar. Garın orta yerinde kurşunlanan Kerem, Pınar’ın kolları arasında can verir.

Haydarpaşa Garı’nın bir plato-mekân olarak kullanıldığı filmlerle ilgili bu yazıyı burada noktalarken, okurlarımızla “Hangi İstanbul?” diyerek mi vedalaşacağız? Ya da asırlar boyu üzerine binlerce kitap yazılmış bu kentin tüm doğal güzelliklerini belgeleyen siyah-beyaz filmleri izlediğimizde “Elveda İstanbul” diyerek hayıflanacak mıyız?

Cumhuriyet, 1998

Bir Agâh Özgüç Seçkisi: İçinden Haydarpaşa Garı Geçen Yeşilçam Filmleri

Şehvet Kurbanı
(Yön: Muhsin Ertuğrul, 1940)

Sihirli Define
(Yön: Semih Evin, 1950)

Aşk Istıraptır
(Yön: Oğuz Özdeş, 1953)

Gurbet
(Yön: Osman F. Seden, 1958)

Aşk Yarışı
(Yön: Mehmet Dinler, 1962)

Bütün Suçumuz Sevmek
(Yön: Ülkü Erakalın, 1963)

Gurbet Kuşları
(Yön: Halit Refiğ, 1964)

Bitmeyen Yol
(Yön: Duygu Sağıroğlu, 1965)

Sevmek Seni
(Yön: Cengiz Tuncer, 1965)

Boğaziçi Şarkısı
(Yön: Nejat Saydam, 1966)

Altın Çocuk Beyrut’ta
(Yön: Ertem Göreç, 1967)

Kadın Asla Unutmaz
(Yön: Orhan Aksoy, 1968)

Kınalı Yapıncak
(Yön: Orhan Aksoy, 1969)

Cingöz Recai
(Yön: Safa Önal, 1969)

Alın Yazısı
(Yön: Orhan Aksoy, 1972)

Ankara Ekspresi
(Yön: Ertem Göreç, 1973)

Gelin
(Yön: Lütfi Ömer Akad, 1973)

Azap
(Yön: Türkan Şoray, 1973)

Aç Gözünü Mehmet
(Yön: Süreyya Duru, 1974)

Demiryol
(Yön: Yavuz Özkan, 1979)

Yusuf ile Kenan
(Yön: Ömer Kavur, 1979)

Çirkinler de Sever
(Yön: Sinan Çetin, 1981)

At
(Yön: Ali Özgentürk, 1981)

Yosma
(Yön: Orhan Elmas, 1984)

Bir Kırık Bebek
(Yön: Nisan Akman, 1987)

Camdan Kalp
(Yön: Fehmi Yaşar, 1990)

Ağrı’ya Dönüş
(Yön: Tunca Yönder, 1993)

Yalancı
(Yön: Osman Sınav, 1993)

Eşkıya
(Yön: Yavuz Turgul, 1996)

Mektup
(Yön: Ali Özgentürk, 1996)

Kaç Para Kaç
(Yön: Reha Erdem, 1998)

Cumhuriyet
(Yön: Ziya Öztan, 1998)

Devrim Arabaları
(Yön: Tolga Örnek, 2008)

Gecenin Kanatları
(Yön: Serdar Akar, 2009)

Agâh Özgüç
Türk Sineması
Haydarpaşa
Haydarpaşa Garı
Sayı 004

BENZER

Eylül ayı, İstanbul’un yangınla mücadelesinde atılmış en önemli adımların yıldönümlerini barındırıyor. 26 Eylül 1874’te Macar asıllı "Széchenyi" Paşa tarafından İstanbul’un ilk modern itfaiye alayı kuruluyor. 49 yıl askerî bir hizmet olarak yerine getirilen bu görev, yine bir eylül günü, 25 Eylül 1923’te belediyeye devrediliyor. Yani 1874’ten alacak olursak, İstanbul İtfaiyesi, 26 Eylül’de 146. yaşını kutlayacak. Doğum günü şerefine, şehrin en eski istasyonu olan Fatih İtfaiyesi’nde 16 saat geçirdik.
1929’da, dünyanın içinde bulunduğu ekonomik krizde başlatılan “millî iktisat” hareketinin doğurduğu “Yerli malı yurdun malı, herkes onu kullanmalı!” sloganını hatırlayanlarımız; “Yerli Mallar” Haftası’nı beslenme çantasından çıkardığı yerli meyvelerle okul sıralarında kutlamış olanlarımız vardır aramızda. Sonraları kapitalizm tüm gücünü hissettirince ve “Küçük Amerika” sevdası ağır basınca, yerli üreticiye verilen destekten vazgeçilmiş, bu gelenek terk edilmişti.
Türkiye’de basketbolun sevilmesinin ve zamanla futboldan sonra “ikinci spor” durumuna gelmesinin temelini atanlar, 1920’li ve 30’lu yıllarda bu spora gönül veren İstanbullu bir grup genç basketbolcuydu. Bu gençlerden biri de, Robert Kolej takımının kaptanı Rupen Semerciyan’dı. İlerleyen dönemde koçluk yapan ve çok sayıda genç sporcu yetiştiren Semerciyan, basketbol milli takımımızın da ilk antrenörüydü. 1944’te Amerika’ya yerleşen ve bu tarihten sonra hakkında neredeyse hiç bilgi bulunmayan Semerciyan’ın izini spor tarihi araştırmacısı Mehmet Yüce sürdü.