Kayıp patinin izinde...

21 Temmuz 2020 - 13:36

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellak, pireler zıplamayı ve sirklerde çalışmayı öğrenmemiş, daha mekânları basılmamış kaçak berberler iken, buradan çok da uzak olmayan bir evrende, uzaktan herkesin ve her şeyin bir nokta gibi görüldüğü, çok da uzak olmayan bir zamanda ve hatta çok da uzak olmayan bir şehirde, üç bir yanı denizlerle, dört bir yanı güzelim bitkilerle ve her bir yanı ötüşüp, daldan dala uçan güzel gözlü, hoş renkli kuşlarla çevrili bir yerde geçiyor hikâyemiz...

 

Kedi

İnsanların henüz uyanmadığı saatlerde sokakların ve evlerin gizli efendileri her uyanan canlıyı gözlerinin ucuyla kesip, yeni doğan güne kendilerini en temiz, en parlak, en mis kokulu şekilde hazırlanmak için yalanır dururmuş.

İstanbul’da en tenha sokaklarda bile sadece kedilerin ve köpeklerin dolaştığı saatlerde, ne kadar dikkatli de olsanız, sizi izleyen bir çift gözden kaçamadığınızı hissedersiniz. Hikâyemiz de işte tam bu fosforlu gözlerden ve onların gizemli sahiplerinden bahsedecek... Önce biraz tarih.

"Altın şehir" Üsküdar

Bu ismin semte ne sebeple verildiği konusunda ise tabii ki sayısız rivayet, söylenti ve dedikodu ağızdan kulağa, oradan da başka kulaklara söylenegelmiştir. Bunlardan en çok tekrar edildiği için hatırlananlardan biri şöyledir: Üsküdar’a “altın şehir” anlamına gelen Hrisopolis ismi, İranlıların galibiyetten sonra buraya gelip yerleşmeleri, hazineleri burada istiflemeleri ve alınan vergileri burada toplamaları sebebiyle verilmiştir derler... Oysa ki hikâye bambaşkadır.

Ayrıca, güneşin İstanbul üzerinde o zamana kadar çok az insanın gördüğü, hayranlık verici bir şekilde batarken yaydığı o güzelim sarı renkten dolayı da buraya “Altın Şehir” denildiği söylenir. Bu hikâyeye az sonra geleceğiz.

Üsküdar, Hrisopolis adından sonra 11. yüzyılda “Skutarı” adını almıştır. Bu adı almasındaki sebebinin burada Üskutarı adında bir ordunun bulunması gösterilmektedir.

Evliya Çelebi ise şöyle yazar: Kadıköy semti kurulduktan sonra Üsküdar evleri Kadıköy’ün yeni evleri yanında “eski” ve “dar” göründüğü için, bu eski ve dar semte “Eskidar” denildi, zamanla da insanların dilinden diline “Üsküdar” olarak yerleşti...

Oysa Üsküdar’a “Altın Şehir” denilmesinin arkasında hiç de tahmin edemeyeceğiniz, yazımızın girişinde de aslında gizliden gizliye bahsettiğimiz, yumuşak ve tüylü bir sebep vardır. İsterseniz gelin, biraz zamanda gerilere doğru uzanalım...

Kıbrıs

Yıllar önce Akdeniz’de sivri uçlu bir adada, zamanında Hatay taraflarından kopan burnun ucunda tarih öncesi bir kedi mezarı ortaya çıkarılır... Bu, kayıtlara geçen en eski tarihli kedi mezarlarından biridir. Bilim insanları ve meraklı kişiler, insanların kedileri 9500 yıl önce evcilleştirmiş olabileceğini söyler... Bir insanın yanına huzur içinde gömülen bu kediyle birlikte oyuncaklar, kumaş parçaları, toprak bir mama kabı ve oyuncak olarak kaçırıldığı düşünülen çeşitli takılar da bulunmuştu. Bu büyük keşfe kadar, kedilerin Antik Mısırlılar tarafından 4000 yıl önce evcilleştirildiği düşünülüyordu. Fakat Kıbrıs’ta bulunan bu mezar işlerin akışını değiştirdi. Kedilerin bundan çok uzun yıllar önce Mısır dışında da kültürel açıdan önemli olduklarını ispat etti..

Pati

Mezarın yakınlarında yapılan incelemelerde hayvan derisinden bir harita ve haritada da bir şehir tasviriyle karşılaşan araştırmacılar, uzun çabalar sonucunda bu haritanın İstanbul’u tanımladığını fark ederler. Haritanın ortasındaki –âdeta bir kedi patisi formunda– bir simge tam da bugün Üsküdar’ın olduğu noktayı göstermektedir...

Pati izinin peşine düşen araştırmacılar, izin her bir ucundaki tırnak çizgilerinin peşinde Üsküdar’ı karış karış gezerler. Buldukları şey, meraktan çok hayranlık uyandıracak bir keşif, insanlık tarihinde görülmemiş bir olay, akıllara, havsalalara sığmayacak bir rastlantıdır.

Pati sembolünün harita üzerinde her bir tırnağının olduğu konumlarda araştırmacılar, bilim insanları ve semtin meraklı çocukları çok ilginç bir şeyle karşılaşır. Her noktada birer mini lahit ve her minyatür lahidin içinde de mumyalanmış bir hayvan vardır.

Fransa’nın Paris şehrinde, girişinde piramit şeklinde camdan bir kafes olan L’Ouvre Müzesi’nin Mısır Medeniyetleri bölümüne gitmiş olan ya da bir şekilde bu bölüm hakkında bilgisi olan meraklı okurların hemen hatırlayacağı gibi, bulunan mumyalar aynı Mısır’daki gibi kedilere aittir. Üsküdar’da bulunan lahitlere ve onların içindeki organik kalıntılara yapılan karbon testleri sonucu, kedi mumyalarının eski Mısır’dan ve hatta Kıbrıs’ta bulunan mezardan çok daha eski tarihlere gittiği gözlemlenir.

"Hoş geldin insanoğlu. Benim adım Rüya..."

Bu konuyu araştıran bilim insanları günlerce uykusuz kalıp litrelerce kafein ve çay tükettikten sonra, İstanbul şehrinin bir gizemine daha yaklaşmanın haklı gururu ve yorgunluğuyla yataklarında huzur içinde uykuya dalar. İşin ilginç tarafı şudur ki, o gece uykuya yatan herkes rüyasında üç renkli, beyaz, sarı ve kahverengi, uzun tüylere sahip, pembe burunlu, yumuşak patili, hoş sedalı bir kedi ile karşılaşır.

Rüyalarında bu şahıslarla konuşan kedi şöyle buyurur:

"Hoş geldin insanoğlu. Benim adım Rüya... Sana bazı şeyleri hatırlatmak için rüyandayım. Bu dünyada geçici bir mahluksun. Unutma ki, hiçbir şeyin ne sahibi ne de hükümdarısın. Biz bu kadim dünyanın varoluşundan beri buradayız. Biz, doğa ananın seninle iletişim kuran elçileriyiz. Madem bizim kutsal mezarlarımızı buldun, artık sana şu bilgiyi vermek boynumuzun borcu... Dünyanın ve hayatın merkezi bu şehirdir ey insanoğlu. Bu güzel şehre ve onun içindeki her cana çok iyi bakmanı istiyoruz. Kedi suretinde gördüğün bizler sana doğanın uzattığı yardım eliyiz. Elimizi tut ve bizi sev. Bizi sevmekle başlayacak bu hayata saygın. Eğer bir gün gelir de bize yeterli saygıyı göstermezsen, patilerimizi, tüylerimizi, yüzgeçlerimizi, pençelerimizi, kanatlarımızı, kabuklarımızı, yapraklarımızı, dişlerimizi, yumuşak kulaklarımızı, pembe burunlarımızı, uzun ya da kısa kuyruklarımızı, meraklı gözlerimizi, hoş seslerimizi ve şu anda sayamadığım türlü güzelliklerimizi alıp, seni bu dünyada yapayalnız ve kimsesiz bırakırız. Evet, bunu tereddüt etmeden yaparız. Sanma ki hayat ve âlem senden ibaret. Sen sadece geçici bir bulut gibisin gökyüzündeki. Şimdi varsın, bir saat bile geçmeden bambaşka bir şey olmuşsun... Bunu unutma, ben şimdi mamamı yemeye ve sonrasında da uyumaya gidiyorum. Ben Rüya, seni de bu vesileyle rüyandan uyandırıyorum. Yeni hayatında bu söylediklerimin hiçbirini unutma...

Dünyanın merkezi İstanbul

Evet, ilginç bir şekilde o gece uykusunda tüm bilim insanları ve Üsküdar’ın meraklı çocukları Rüya adındaki bu güzeller güzeli kediyi görür. Az çok hepsi de yukarıda tanıklık etmiş olduğunuz şeylerden bahseder...

Dünyanın merkezi İstanbul’da kedilerin bu denli fazla olmasının, halkın kedileri yıllardır sevmesinin ve onlara iyi bakmasının sebebi belki de budur, kim bilir? Derler ki, Kadıköy’ün de adı zamanında Kediköy’müş. O yüzden, Moda Burnu’nda her öğlen saatler dördü gösterdiğinde, o saate kadar semtte hiç görmediğiniz envaiçeşit kedi, manzaranın ve denize doğru uzanan o eski ağacın orada durur, Üsküdar’a doğru bakar ve atalarını anarlar. Bir gün siz de Moda’ya gelirseniz, bahsettiğim saatlerde bu sıra dışı törene tanıklık edebilirsiniz. Hah, unutmadan; Üsküdar’a da tam da bu sebeple, yani rüyalarda görülen Rüya isimli kedinin altın sarısı tüylerinden ötürü “Altın Şehir” denirmiş...

Ne zaman sokakta bir kedi görseniz, şunu unutmayın. Bu mahluklar bizlerden önce de vardı, sonra da olacaklar; hayatımızdaki iyiliği, mutluluğu; bulamadığımız huzuru ve üşüdüğümüz gecelerde ayaklarımızı ısıtan sıcaklığı onlara ve diğer mahluklara borçluyuz. O yüzden, hayatımızın her anını son günümüzmüş gibi, kendimize ve çevremizde yaşayan ve yaşamayan her şeye şükrederek ve saygı göstererek geçirelim. Biz sadece geçici bir nefesiz.

Ömür dediğimiz şey alından öpüp gider. Öptüm.

Kaan Sezyum
Üsküdar
Kedi
İstanbul
Sayı 002

BENZER

İstanbul’un köpeksizleştirilmesi üzerine tez hazırlayan ve şehirdeki köpeklerin envanterini tutan Dört Ayaklı Şehir inisiyatifinin koordinatörü olan Mine Yıldırım, İstanbul’da köpeklerin siyasete alet edilmesine karşı yıllarca şehir ve ilçe belediyeleriyle mücadele etmiş, yasal süreçlerde taraf olmuş biri. Şimdi, son İBB yönetimi tarafından kurulan İstanbul Planlama Ajansı altında faaliyet gösteren Vizyon 2050 Ofisi’nde iklim krizi, ekoloji ve çevre politikaları uzmanı olarak felaketsiz bir şehir için çözümler üretiyor: “2050 vizyonumuzda şehirde elbette hayvanlar var. Pandemi de gösterdi: Hayvansız şehir olmaz, olamaz” diyor.
Tamamen güvende olmanın sadece tek başınayken mümkün olduğu günlerden geçiyoruz. Pandemi, duygusal olgunluğumuza bakmaksızın bizi kendimizle baş başa bırakıyor. Oysa “tek başınalık” ile “yalnızlık” aynı şey değil. Hepimiz her zaman tek başınayız aslında; esas mesele dara düştüğümüzde yönelebileceğimiz insanlar, kurumlar olup olmadığı. Bunlar yoksa, işte o zaman yalnızız. Psikoterapist ve psikiyatrist Agâh Aydın, küresel salgın sürecinin bir yalnızlaşma müsebbibi olmadığını, buna karşılık pek çok insana “yalnız olduğunu fark ettirdiğini” söylüyor ve anlatıyor: “Tanık yoksa hikâye, hikâye yoksa insan yok. Sosyal medya, kentlerde yapayalnız kalmış insanların iyileşme girişimidir.”
Taksim'de bulunan Yenikapı-Hacıosman Metro Hattı’nın yaklaşım tüneli, İBB ve Karşı Sanat iş birliğiyle düzenlenen "İstanbul’da Şifa Bulmak" isimli sergiyle kapılarını açtı.