Aşktan besleniyorum

24 Ağustos 2022 - 14:59

Bugün geçmişe bakıp muhasebe yaptığınızda “keşke” ve “iyi ki” hanesinde neler yazıyor sizin için?

"Keşke" ve "iyi ki" dediğimiz şeyler zaman içinde yer değiştirebiliyor. Bir zamanlar “keşke” dediğiniz şeye yıllar sonra “iyi ki”; “iyi ki” dediğinize de “keşke” diyebiliyorsunuz... Dolayısıyla “keşke” ve “iyi ki”lerle çok fazla işim yok. Ama şu an için soruyorsanız, durduğum noktadan baktığımda ne mutlu ki “iyi ki”lerim çok daha fazla, “keşke” diyebileceklerim neredeyse yoklar. Umarım hayatımın geri kalanında da böyle düşünmeye devam edebilirim.

İlk günden bugüne çizgisini kararlılıkla sürdüren, seçici ve zamansız bir müzisyen ve oyuncu olmayı başardınız mı? Yola çıkarken böyle tarif edilmeyi mi planlamıştınız?

Yıllar geçip yaş alınca, hayatta ve kariyerde belli bir yere gelince insan şöyle dönüp arkasına bakıyor ve ister istemez muhasebeler yapıyor: Yola çıkarken evet; hep hayal ettiğim şey buydu. Ama dilekler hevesle, çok çalışmayla, arzuyla gerçek oluyor. Yine de şans ögesini hesaba katmak lazım. O zaman da şu soru çıkıyor karşınıza, “İnsan şansı kendi mi yaratıyor, yoksa önüne gelen fırsatları aklı ve sezgisiyle iyi mi kullanıyor?” Benim yolum tiyatro, sinema ve müzikte hep doğru ve değerli insanlarla kesişti.

Zuhal Olcay

Kariyerinizin yapı taşı olmuş kişiler kimlerdi?

Ailemdeki sanatçıların etkisiyle tiyatrocu olmaya çok küçük yaşta kendim karar verdim. Çok iyi bir dönemde konservatuvarda öğrencilik yaptım. Çok kıymetli hocalarımız vardı. Şimdi bakınca bunlar önemli noktalar; geleceğimi hazırlayan, belirleyen dönemeçler ve yapı taşları olmuş. Sonra Devlet Tiyatrosu’nda işe başlamam, ardından kendi kararımla Devlet Tiyatrosu’ndan ayrılmam, eskiden hocam olan Ahmet Leventoğlu ve daha sonra eşim olacak Haluk Bilginer ile kendi tiyatromuzu kurmamız da önemli birer dönemeç. Evita müzikalinde başrol deseniz o da öyle çünkü provaları sırasında müzik kariyerim, çok değerli iki isim, Mehmet Teoman ve Vedat Sakman vesilesiyle başlamış oldu. Sinemaya gelince Halit Refiğ, Ömer Kavur gibi isimlerle ilk filmimi çektim. Televizyonda ilk işim Okan Uysaler’leydi ve o da bir şanstı, ayağıma kadar gelmişti. Kendisinin kamera karşısında olmama ilişkin teklifine düşünmeden “evet” dedim. Dediğim gibi şansımı da iyi kullandığımı düşünüyorum. Önemli olan bu şansları değerlendirirken kendinizi büyütmeyi, çoğaltmayı, çok çalışmayı başarmak.

Yeri gelmişken, ailenizde piyano hocaları, opera sanatçıları vardı ve bu, kariyeriniz için bir avantajdı. Ama siz henüz 23 yaşınızda anne oldunuz. Hiç korkmadınız mı? Şimdiki aklınızla yine aynı şeyi yapar mıydınız?

Evet, kariyerimde hızla bir ilerleme başlamıştı ki kızım dünyaya geldi. Tabii ki değdi, kızım iyi ki var. Onu çok seviyorum; hayatımda olduğu için minnettarım. Öte yandan eğer bu kadar genç yaşta anne olmayıp kariyerimi önceleseydim bir evlat sahibi olabilir miydim emin değilim. Bu nedenle şükrediyorum. Hayatımla ve kariyerimle ilgili olaylar o kadar hızlı gelişti ve çığ misali büyüdüler ki mesleğine çok âşık bir insan olarak çocuk planı yapmayabilirdim.

ZUHAL OLCAY

İşinize âşıksınız biliyorum ve bir aşk kadını olduğunuzu da düşündüm hep. İnsanın, sanatçının birçok anlamda aşktan beslendiğini biliyoruz, bedelini ödediniz mi?

Aşk insanın yaşama sevincini arttıran, enerjisini yükselten, çok iyi hissettiren, besleyen, güzel bir duygu. Her zaman aşktan yana oldu seçimlerim, hep onun ardından gittim. Bundan da hiç pişman değilim. Ama zaman geçtikçe aşk meselesine yaklaşımınız gençlikte olduğu kadar gözü kara olmuyor. Biraz daha mantıklı, biraz daha sakin, biraz daha anlayarak bakmaya başlıyorsunuz. Ben çok tutkulu bir insanım; bir şey yaşadığımda onu son damlasına kadar tutkuyla yaşayan bir karakterim var. Savrulmalar, hırpalanmalar, ağlamalar, sevinçler, hüzünler, coşkular art arda yaşanıyor âşık olduğunuzda... Sonra aşk yerini sakinliğe, dostluğa, arkadaşlığa bırakıyor. Bu sefer de “Aşk bitiyor mu, eyvah ne olacak şimdi?” telaşı başlıyor ki bu kaçınılmaz son. Aşk o ilk coşkusunu, ilk heyecanını elbette kaybediyor. Ondan sonrası artık karakterle ilgili bir şey. Sakinlik içinde sevgiye, dostluğa, arkadaşlığa yaslanıp ilişkinizi sürdürüyorsunuz, belki güzellikle bitiriyorsunuz ya da maceralı, olaylı noktalayıp başka heyecanlara, başka ilişkilere yelken açıyorsunuz.

Aşk size neler yaşattı?

Ben dönem dönem saydıklarımın hepsini yaşadım. Evliliklerim oldu, ayrılmalarım oldu, sancılı, üzüntülü, aldatmalı, aldatılmalı birliktelikler yaşadım. İnsan o aldatılma duygusunu tabii kolay yaşamıyor. Çok ağlıyor, çok üzülüyor, güçlü durmaya, olmuyorsa güçlü görünmeye çalışıyor; bu da ekstra bir yük getiriyor tabii insana. Güçlü durayım derken daha da hırpalanıyorsun. Bütün bunlar yaşandı bitti. Klasöre koyulup, arşivdeki yerlerini aldılar. Ama ben hiçbir zaman “de erleri kapattım”, “benim için bitti artık”, “bundan sonra sadece sakin ve huzurlu bir hayat istiyorum” diye büyük büyük konuşmak istemiyorum. Gelebilecek her türlü şeye kapım sonuna kadar açık. Ama maalesef gençlikteki o coşkulu duygular tek başına gelmiyor artık. Yanında mantık, irade gücü, anlayışlılık da oluyor. O zaman tutkulu da olsanız daha seçici davranıyorsunuz. Bundan daha doğal bir şey yok. Aşktan beslenmeye devam, bunun için aşkın tam göbeğinde olmanız gerekmiyor.

Bugünkü bakışınızla evliliğin iyi ve kötü yanları hakkında neler düşünüyorsunuz?

Evlilikle ilgili “çok iyidir”, “çok kötüdür” gibi cümleler kurmayı anlamsız ve gereksiz buluyorum. Bugünkü bakışımla iyi yanları da kötü yanları da olduğunu düşünüyorum. Ama, neden yaşanmasın böyle bir deneyim insanın hayatında? Bence hiçbir sakınca yok. Çocuk mevzusu girince işin içine insan biraz daha hassas ve incelikli düşünmek zorunda kalıyor ama her zaman evlilik konusunda temkinli konuşmaya çalışıyorum. Büyük laflar etmek istemiyorum. Kısacası evlilik iyidir ama bekârlık da iyidir.

ZUHAL OLCAY, GAİN ORİJİNAL DİZİSİ ASLINDA ÖZGÜRSÜN’DE DUYGU ASENA ROLÜNDE

Özellikle 80’li yıllarda; Zuhal Olcay sineması, alıştığımızın dışında bir Türk kadını portresi çizdi bize. Değerleri, çelişkileri, yılgınlıkları, mücadelesi ve cinselliğiyle; “gerçek” bir kadın üzerinden hırpalanmış bir kuşağın kadına bakışını anlattı. Siz bu anlamda o karakterleri bir kadın olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

80’li yıllar benim sinemaya adım attığım yıllar. Türk sinemasının da kadın meselesine bakışının olgunlaştığı; ayakları yere basan, sorgulayan, birey olma yolunda çabalayan, güçlü, savaşçı kadınların sinemamızda rol model olarak sergilendiği yıllar. Kent soylu ve mücadeleci bir kadın olarak bu karakterleri oynarken çok büyük haz duydum. Kendi yorumumu, dünya görüşümü karakterlere kattım. TRT’de gösterilen Gecenin Öteki Yüzü adlı film, Füruzan’dan bir roman uyarlaması biliyorsunuz. Oradaki kadının ailesine karşı duruşu, mücadeleci kişiliğiyle belirginleşen rol benim canlandırdığım karakterlere de bir başlangıç oldu. Çok severek oynadığım bir filmdi. Daha sonraki filmlerimde canlandırdığım karakterler de güçlü, onurlu ve savaşçı kadınlardı. Bu kadınlara perdede can verebildiğim için kendimi mutlu hissediyorum. Tek üzüntüm aradan geçen 37 yılda kadın meselesinde almamız gereken yolun çok gerisinde olduğumuzu görmek ne yazık ki...

Kadın meselesi demişken, GAİN’de izlediğimiz Aslında Özgürsün isimli yapımda Duygu Asena rolündesiniz. Ne hissettirdi, ne düşündürdü size Türk kadın hareketinin öncü karakteri Duygu Asena’yı canlandırmak? Kendisiyle tanışıklığınız var mıydı?

Duygu Asena ile tanışırdık; yakın arkadaş, dost değildik ancak birkaç kez çeşitli nedenle bir araya gelmiştik. Onun dergisi Kadınca’daki röportajım ve fotoğraf çalışmaları bunlardan ilkidir. Ardından kendisinin sunduğu televizyon programında sohbetimiz oldu. Almanya’da sinema günleri nedeniyle yapılan bir yolculuk ve etkinlikte de birlikte olmuştuk. Zeki, aydın, kadın meselesi konusunda manifestolar yayımlamış, çok tatlı, çok güzel bir insandı. Erken yitirdik ne yazık ki. Bugün Türkiye’de kadın meselesi konuşuluyorsa, onun adını anıp minnettar olmadan geçmek mümkün değil. Keşke daha fazla tanıma, sohbet etme şansım olsaydı. Kariyerimin çok başındaydım, yoğun çalışıyordum. Şimdi olsa Duygu Asena, herhâlde sohbetimize doyum olmazdı, çok güzel şeyler konuşur, dertleşirdik.

ZUHAL OLCAY

Politik bir duruşunuz oldu her zaman. Türkiye’nin özgürlükçü, demokratik, çağdaş geleceğine ilişkin neler söylemek istersiniz? 2023’te Atatürk Türkiye’sinin 100’üncü Cumhuriyet Bayramı’nı umut ve coşkuyla kutlayacak mıyız?

Türkiye özgürlükçü, demokratik, çağdaş bir geleceği görecek mutlaka. Bunun başka türlü olması beklenemez. Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’in kıymetini bilen bir halkımız var. Her zaman iyimser olmaktan yanayım. Politik olmaya gelince, tabii ki politiğim, her şey politika... Bir restoranda yemek seçtiğinizde bile o politik bir seçimdir. “Politika ile ilgilenmiyorum” demek de bir politik görüştür. Herkes politik olmak durumunda. Benden beklenen bu olduğu için değil, böyle hissettiğimden politiğim. Sanıyorum bu konulardaki görüşüm ve duruşum da net.

TV ekranlarında az görünmek özel bir tercih mi? Gelen dizi tekliflerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Televizyon projelerinde çok sık olmamakla birlikte, sevdiğim, güzel projelerde görünmeye, yer almaya çalışıyorum. İyi ve emek verilen yapımlarda, iyi kadrolar ve yönetmenlerle çalışmak ön koşulum. Hikâyenin bana uygunluğu, benim içinde olmak isteyeceğim bir hikâye olması da belirleyici. Örneğin Eylül ayında yeni yayın döneminde iyi bir projenin -Gecenin Ucunda- içinde severek olacağım. Gerisi sürpriz olsun.

Reyting odaklı televizyonculuk ve gişe odaklı sinema anlayışı belirli bir yaşın üstündeki -özellikle de kadın- oyunculara yönelik bir ayrımcılığa yol açıyor mu sizce? Deneyimli oyuncular yetersiz genç oyuncuların açığını kapatmak amaçlı mı tercih ediliyor?

Tam anlamıyla bir sektör oluşamadığını düşünürsek, kadın rolleri de bu anlamda ciddi bir sorun yaşıyor. Belli kuşaktan oyuncuların yanında hep böyle destekleyici karakter rolleri oynamak zorunda kalıyorsunuz. Çünkü alıcı ne istiyorsa satıcı da onu yapmak zorunda hissediyor. İlgili sektörlerin çok gelişmiş olduğu ülkelerde bile kadın oyuncuların -büyük star değillerse- bu tarz dertleri oluyor. 50 yaşın üstündeki insanların hiçbir hayatı, heyecanı, iniş çıkışı yokmuşçasına sürekli genç kuşağın ilişkileri doğrultusunda ve birbirine çok benzeyen hikâyelerin dayatıldığı bir piyasanın içindeyiz. Farklı hikâyeler, değişik bakış açıları, çeşitli yaş dilimlerinden değişik karakterler güzel olup ilgi çekmez miydi? Bu da bir dönem herhâlde, umuyorum olgun yaştaki kadın ve erkek hikâyelerini seyretme şansımız olur geleceğin Türkiye’sinde. Dünyada bunun güzel örnekleri var ve onları seyrediyoruz. Keşke feyiz alabilsek biraz...

ZUHAL OLCAY

Dijital dönüşüm önce müzik endüstrisini değiştirdi sonra sıra sinema ve televizyona geldi. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Dünya var olduğu sürece değişim ve dönüşüm kaçınılmaz ama bu yüzyıla tanıklık eden bizler sanırım tüm değişim ve dönüşümleri bir arada yaşadık, deneyimledik ve buna devam ediyoruz. Elbette her yeni şeye adapte olmak kolay olmuyor ancak bunun da bir heyecanı ve motivasyonu var. Hatta bir tür meydan okuma oluyor ve insanı konfor alanından çıkarıyor. Bu da hem şarkıcılık hem oyunculuk açısından yararlı oluyor. Geçmiş, geride kalan hâlleriyle çok güzel ve anlamlıyken dijitalleşmeyle birlikte daha fazla yere ulaşmamız, sesimizi duyurmamız mümkün oldu. Elbette değişmeyecek şeyler de var, mesela bir canlı performansın yerini ne tutabilir? Öte yandan dijital, milyonlara aynı anda ulaşmanızı sağlarken hızlı tüketimi de beraberinde getiriyor, bu da olumsuz tarafı. Zamanla rayına oturacağını düşünüyorum, algoritmalar bunun için çalışıyor. Dijitalleşme, sanılanın aksine yeni kuşaklara geçmişi daha iyi anlatacak ve yaşsızlık, zamansızlık gibi payeler daha değerli olacak.

İstanbul sizin için ne ifade ediyor?

Doğma büyüme Üsküdarlıyım. Üsküdar’a büyük bir sevgim var, çünkü orası benim geçmişim, çocukluğum, annem, babam, evim, her şeyim. Hâlâ Üsküdar’a yakın bir yer olan Altunizade’de oturuyorum. Üsküdar, Doğancılar, Bağlarbaşı, Altunizade benim için hep özel semtleri oldu İstanbul’un. Tabii, İstanbul bütün bu güzelliklerinin yanında çok büyük problemler de barındırıyor. Hepimizin malumu trafik ve kötü yapılaşma ilk ağızdan sayabileceğim şeyler. Özellikle kötü yapılaşma, İstanbul’un havasını bile bozuyor. Nasıl olacak bilmiyorum ama trafik sorununun da mutlaka çözülmesi gerekiyor. Göçün önünün alınması, tersine bir göçün başlaması belki sorunun çözümünde bir çıkış noktası olabilir.

Konservatuar yıllarınızı da geçirdiğiniz Ankara ile ilişkinizi sorsak?

Ankara Devlet Konservatuarı’na girdiğimde çok genç yaştaydım, beş yıl okuduktan sonra üç yıl da Ankara Devlet Tiyatrosu’nda çalıştım oyuncu olarak. Ömrümün sekiz yıllık önemli bir döneminde hep Ankara var. Ankara benim ilk yalnızlığım, evden ayrılışım, yatılı günlerim. Ankara benim ilk gençlik ve tiyatro heyecanlarım, eski dostluklarım, çocukluk arkadaşlarım... Çok değerli Ankara benim için, çok başka bir anlam ifade ediyor. O zamanlarımın kokusunu, duygusunu, dokusunu büyük bir sevgiyle hatırlıyorum. Yine de bir İstanbullu olarak İstanbul her zaman hayatımda ve vazgeçilmez bir yerde. Ankara’ya gittiğimde o günleri hatırlayıp çok mutlu oluyorum.

En son Tuna Kiremitçi ve Arkadaşları projesi kapsamında bir şarkıda Kiremitçi’ye eşlik ettiniz. Bundan sonrasıyla ilgili neler planlıyorsunuz?

Önümüzdeki dönem daha çok konserim olacak. Ağustos ayında Gecenin Ucunda dizimizin çekimleri başlayacak. Tiyatro için de düşüncelerim var, güzel sürprizler olacak yeni yılın başında. Yoğunum ve bu yoğunluktan hiç şikâyetçi değilim, bilakis çok mutluyum. Yeter ki sanatsal faaliyetlerimizi özgürce ortaya koyabileceğimiz güzel ortamlar olsun, hastalıktan ve maddi yoksunluklardan uzak olalım. Bunu diliyorum.

Zuhal Olcay
Tiyatro
Sinema
Türk Sineması
Ankara
İstanbul
Sayı 011

BENZER

Çünkü toprak onlar, hava onlar, su onlar... Dedem İstanbul. Memleket onlar. Bu toprağın mayası Anadolu insanı, taşı toprağı anı içre anı...
Dergimize ev sahipliği yapan İstanbul’un en eski pazarlarından Perşembe Pazarı’nı, Hırdavatçılar Çarşısı’nı mercek altına alıyoruz. Şehrimizin tarihinde çok önemli bir yere sahip olmasının yanı sıra sabahın erken saatlerinde başlayan, bitmek bilmeyen tantanası ve rengârenk esnafı ile günümüze neşe katıyor
İstanbul’un Olimpiyat Oyunları’na resmî adaylık süreci 1990’larda başladı. 2000 Olimpiyatları’na adaylığı 2004, 2008 ve 2012 adaylıkları takip etti. Büyük umutlar beslenen 2020 Olimpiyat adaylığı ise oyunların son anda Tokyo’ya verilmesiyle sonlandı. Aslında tüm bu adaylık sürecinin fitilini, dünyada da bir ilk teşkil eden 1992 tarihli Olimpiyat Yasası ateşlemişti. Bu büyük düş, İstanbul’un 2032 Olimpiyat Oyunları’na adaylığı ile halen gündemde. Gazeteci, spor yazarı Mert Aydın şehrin olimpiyat macerasını yazdı.