İstanbul’un kolera mücadelesi

Fotoğraf
Cengiz Kahraman Arşivi
23 Temmuz 2020 - 14:32

Salgın hastalıklar toplum yaşamıyla birlikte ortaya çıktı. Avcı-toplayıcı atalarımız kısa ömürlü olsalar da bu hastalıklara yakalanmıyorlardı, çünkü bir yerde su kaynaklarını kirletecek veya hastalık yayan böceklerin yaşam alanı olan pislikleri biriktirecek kadar uzun süre yaşamıyorlardı. Yerleşik yaşama geçişle birlikte yalnızca hayvanlarda görülen patojenler insanlara geçti. Örneğin, tarihte insanların kitlesel ölümüne yol açan başlıca hastalıklardan verem, çiçek, grip, kızamık, sıtma, veba ve kolera hayvan hastalıklarının evrimleşmiş halidir.

Bu hastalıklar başlangıçta ortaya çıktığı yeri ve yakın çevresini etkiliyordu. Toplumlar arası ticari ilişkiler geliştikçe, tüccarlar ve denizciler bu hastalıkları gittikleri uzak yerlere taşıdılar ve böylece yıkıcı etkideki salgınlar dönemi başlamış oldu. Asya ve Avrupa’yı birleştiren, birçok büyük ticaret yolunun kesişme noktasında yer alan ve en önemli liman kentlerinden biri olan İstanbul’un da, bir kısmı küresel boyutta etki yaratan salgınlardan etkilenmesi kaçınılmazdı.

Bu yazının asıl konusu olan kolera salgınlarına geçmeden önce, İstanbul’da yüzyıllar boyunca kitlesel ölümlere yol açan veba salgınlarından da kısaca söz etmek gerekir.

Tarihin kaydettiği ilk küresel salgın olan, 540 yılında Mısır’da başlayan veba salgını kısa zamanda İstanbul’u da vurmuştu. Yüzyıllarca Uzakdoğu’ya has bir hastalık olan veba, Mısır’ın önemli liman kenti İskenderiye’ye gemilerle ulaşmış ve burada farelerin üzerindeki pirelerden insanlara geçerek salgına sebep olmuştu. İstanbul’da ilk kez 542 yılında görülen ve dönemin Bizans imparatorunun adıyla “Jüstinyen vebası” olarak anılan salgın, kentte 200 binden fazla kişinin ölümüne yol açtı. Bir hekim olan ve tıp tarihi ile ilgili çalışmalarıyla tanınan Fatma Özlen, salgın sırasında kentte yaşananları şöyle aktarır: “542 yılının ilkbaharında İstanbul’da ölüm çanları çalıyordu. Sokaklar ceset doluydu, mezarlıklar yetmiyordu. Veba kurbanları Haliç’in karşı kıyısında Galata’da açılan dev çukurlara atılıyor, her biri yetmiş ceset alan çukurlar da kısa zamanda doluyordu. Zengin-fakir herkesi etkileyen salgın şehir hayatına büyük darbe vurmuş, ticaret durmuştu; ekmek bulunamıyordu ve insanların bir kısmı da açlıktan ölüyordu. Dört ay içinde şehir nüfusunun yüzde 40’ı yok olmuş, sokaklar ıssızlaşmıştı.”1

İstanbul, Bizans döneminin sonuna kadar, Avrupa’da görülen onlarca veba salgınının hemen hepsinden etkilendi. Bunların en büyüğü, 1346- 1353 arasında tüm dünyada 40 milyon, Avrupa’da ise nüfusun dörtte biri olan 25 milyon kişiyi öldüren ve “kara ölüm” adı verilen salgındı. Evliya Çelebi, Bizans’ın son döneminde İstanbul’a gelen ve vebalı olduğundan şüphelenilen yolcuların şehre sokulmadan Yedikule Kapısı’nda yedi gün bekletildiğini ve buraya bu yüzden “nazarete” (karantina) denildiğini yazar.2

Veba, Osmanlı İmparatorluğu döneminde de zaman zaman çok şiddetli biçimde etkiledi İstanbul’u. Tıp tarihçisi Prof. Dr. Nuran Yıldırım’ın aktardığına göre, kentte 1466-1467’de, 1539, 1573, 1576, 1578, 1591-1592 (günlük ölüm sayısı 325’tir) ve 1596’da veba salgınları görülmüştür. Sonraki yüzyılda da ikisi çok büyük, diğerleri bunlara nispetle daha az hasar veren altı veba salgını kaydedilmiştir. 19. yüzyılda vebadan en çok kaybın yaşandığı 1803’te 150 bin, 1813’te ise 110 bin kişi ölmüştür. Son büyük salgının yaşandığı ve 30 bine yakın insanın öldüğü 1837’den itibaren veba salgınları büyük ölçüde önlenmiştir. 1929’a kadar tek tük vaka görülmüş, bu tarihten sonra İstanbul’da vebaya rastlanmamıştır.3

Balkan Savaşı dönemindeki kolera salgını sırasında, yıl 1911

Günümüzde kolaylıkla tedavi edilebilmesine karşın, özellikle gelişmekte olan ülkeler için önemli bir halk sağlığı problemi olmaya devam eden ve temel sebebi kirli içme suyu kullanımı olan kolera ise 19. yüzyılda milyonlarca insanın ölümüne sebep olmuş, geçmişin küresel veba salgınlarının yerini kolera salgınları almıştır. 1817 yılına kadar yalnızca Hindistan’da görülen hastalık, ilk önce ticaret gemileri ve İngiliz askerleri vasıtasıyla yayılarak 20. yüzyıla kadar tam altı küresel salgına sebep olmuştur.

İstanbul kolera salgınıyla ilk kez 1831 yılında karşılaşmıştır. Bu aynı zamanda kentte karantina uygulamalarının ilk kez başladığı tarihtir. Hastalık gemilerle geldiği için dışarıdan gelen gemilere odaklanan bir dizi tedbir alınmıştı. Padişah II. Mahmud’un emriyle Karadeniz’den İstanbul’a gelecek İslâm gemilerinin Büyük Liman’da, diğer gemilerin İstinye körfezinde beş gün karantina altında tutulması kararlaştırıldı.

1847’de 5275 İstanbullunun ölümüne yol açan kolera, 1854’te Kırım Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin müttefiki olan Fransız askerleri yoluyla girdiği kentte 3500 kişinin hayatına mal oldu. 1865’te Hicaz’da başlayan kolera pandemisi ise İstanbul’da 30 binden fazla can aldı. 1870’te Rusya’da patlak veren salgın, bu ülkeden gelen gemilere sıkı bir karantina uygulandığı halde, İstanbul’a da gelecek ve 15 bin kişiyi öldürecekti. Bunu izleyen 1876 salgınında ise 7000 İstanbullu hayatını kaybetti.4

92 yılında Avrupa’yı sarsan büyük salgında, hastalık Osmanlı İmparatorluğu, Yunanistan, İsveç ve İsviçre dışındaki tüm Avrupa ülkelerine yayılmış durumdaydı. Alınan tüm önlemlere karşın bir yıl içinde salgın İstanbul’a da ulaştı ve 1537 kişinin ölümüne sebep oldu.

Salgının ülkeye geç girmesinin ve diğer ülkelere göre daha az kişinin ölmesinin en önemli sebebi, sağlık konularındaki hassasiyetiyle bilinen Padişah II. Abdülhamid öncülüğünde birkaç yıl boyunca hayata geçirilen sıkı karantina uygulamaları ve en ücra köşeden saraya kadar alınan diğer başarılı önlemlerdi. Tüm sınır kapılarında, limanlarda ve tren istasyonlarında karantinalar kurulmuştu. Fransa, Avusturya ve Almanya’dan bilim insanları İstanbul’a davet edildi. Dışarıdan gelen gemiler dezenfekte ediliyor, su kaynaklarının kirliliğiyle mücadele ediliyordu. Açıkta bulunan lağımlar kapatılmış, İstanbul’un temel su kaynağı olan Belgrad Ormanları’ndaki su bentleri ilaçlanmış, Göksu Deresi temizlenmiş, ölümlerin çok yaşandığı Kasımpaşa’daki bazı evlerin atıklarının toplandığı derenin üstü kapatılmıştı. Panayırların ve meyve-sebze ile kabuklu deniz ürünlerinin satışının yasaklanması, bekârların memleketlerine gönderilmesi ve hastalık çıkan evlerin kordon altına alınması da bu dönemin uygulamalarıydı. En önemli tedbirlerden biri ise hastaların yaşadığı evlerle hastalığa rastlanan diğer yerlerdeki eşyaların dezenfekte edildiği “tebhirhane” adlı merkezlerin açılmasıydı. Tebhirhanelere getirilen eşyalar buharla dezenfekte ediliyordu. Hastalığı önlemek için bunlar yapılırken, çeşitli semtlerde kurulan geçici kolera hastaneleri de tedavi hizmeti veriyordu. Üç yıllık mücadeleden sonra bertaraf edilen bu kolera salgını, alınan sıkı tedbirlerle salgın hastalıklara karşı savaşta başarılı olunacağını kanıtlamıştı.

Gedikpaşa Tedbirhanesi

Salgından çıkarılan dersler sayesinde hekim ve eczacı sayısının artırılması, belediye sağlık teşkilatının güçlendirilmesine karar verilmesi de önemli bir gelişmeydi.

Bunun da etkisiyle, 1899’da başlayıp 1923’te sona eren ve yaklaşık bir buçuk milyon kişinin ölümüne yol açan altıncı kolera pandemisi İstanbul’a nispeten az hasar verdi. 1907’de Rusya’dan gelen gemiler vasıtasıyla kente giren ve ucuz atlatılan salgını, 1910’daki salgın izledi. Tüm salgın hastalıklar gibi kolera da savaş dönemlerinde daha fazla yayılma zemini buluyordu. Balkan Savaşı’nın sürdüğü 1911- 1912 yıllarındaki salgında kayıp sayısı 10 binin üzerindeydi.

1912’de koleraya yakalanan askerler Yeşilköy’de kurulan geçici hastaneye taşınıp burada tedavi edilmeye başladılar. Hayatını kaybeden askerler Yeşilköy İstasyonu yakınına gömülüyordu. 1912’de yaşanan bu salgın, 1831’den beri yaşanan “klasik” kolera salgınlarının sonuncusuydu.

Kolera salgınları bu tarihten yaklaşık 60 yıl sonra bir kez daha İstanbul’un gündemine geldi. 15 Ekim 1970’te başladığı açıklanan salgının adresi Sağmalcılar’dı. Bu defa salgına yol açan hastalık, bilinen kolera hastalığından farklıydı
ve Endonezya’dan 1961 yılında yayılan “vibrio el tor” enfeksiyonuyla bağlantılı parakolera hastalığı olarak adlandırılıyordu.

1950’den sonra gecekondulaşma ve fabrikaların kurulması, Vatan ve Millet caddeleri açılırken evleri istimlak edilen birçok kişinin 1955’ten sonra bölgeye taşınması gibi sebeplerle Sağmalcılar’ın nüfusu artmıştı. Felaketi, yeni yapılan binaların atık su tesisatının yanlışlıkla Mimar Sinan tarafından döşenen su kanallarına bağlanması hazırladı. Bu kanallardan beslenen çeşme sularını kullananlar arasında başlayan salgın resmî rakamlara göre 52 kişinin ölümüne yol açtı. Salgının ardından Sağmalcılar’ın adı hastalığı çağrıştırdığı gerekçesiyle Bayrampaşa olarak değiştirildi.

Dipnotlar

1 Fatma Özlen, “Mikrobun Gazabı”, NTV Tarih, Haziran 2009, Sayı 5, s. 60-65.

2 Evliya Çelebi Seyahatnâmesi: İstanbul 1. Kitap 1. Cilt, Yapı Kredi Yayınları, 2003, İstanbul, s. 352

3 Nuran Yıldırım, “Salgınlar”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi Cilt 6, Kültür Bakanlığı ve Tarih Vakfı Ortak Yayını, İstanbul, 1994. s. 423-425.

4 Nuran Yıldırım, “Kolera Salgınları”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi Cilt 5, Kültür Bakanlığı ve Tarih Vakfı Ortak Yayını, İstanbul, 1994. s. 45-46.

Kolera
Salgın
İstanbul
Sayı 002

BENZER

Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı (KEK) kurucu üyesi Aslı Davaz, “Çeşitli ülkelerdeki kadın koleksiyonlarının tarihini daha iyi anlayabilmek için belirleyici gücün o ülkedeki feminist hareket olduğunu unutmamak gerekir” diyor. Dünyada fazla örneği bulunmayan, Türkiye’de ise bir ilk olan KEK, tam da Davaz’ın altını çizdiği gibi, ’80’lerde ivme kazanan feminist hareketin meyvelerinden, ’90’larda başlayan kurumsallaşmanınsa ilk örneklerinden.
Türkiye’de ilk televizyon yayınını TRT’nin 1968’de Ankara’da başlattığı söylenir. Ancak esasında İstanbul Teknik Üniversitesi tamamen kendi imkânlarıyla 1952’de televizyonu kurmuş, deneme yayınlarına başlamış ve Erkan Yolaç, Halit Kıvanç, Fecri Ebcioğlu, Sezen Cumhur Önal gibi daha sonra ekranlardan hayatımıza girecek pek çok isme okul olmuş, Âşık Veysel’den Zeki Müren’e, Ajda Pekkan’dan Cem Karaca’ya pek çok müzisyeni ağırlamıştı.
İBB'nin girişimiyle hayata geçirilecek "Sahnede Bir Hayat" projesi kapsamında ekim ayı boyunca usta tiyatrocular sahnede olacak.